Müslüman için iman, hayatına yön verebilen tek yetkili pusuladır. O nedenle iman sürekli aktif ve çok güçlü olmalı. Anında müdahale etmeli ve her an hazır kıta beklemeli.
İmanı imkânından daha güçlü olmayanın hayatına imkânı yön verir. "İmkânı var alıyor." "İmkânı var gidiyor." gibi alude tepkiler bu hakikatin sonucudur.
Sorumluluk bilinci edinmiş her Müslüman iman ve idrak ile hayatına, yaşantısına İslamî bir düzen/intizam yükler. İmkânlarını imanının hizmetinde harcar. İmanını imkânlarının hizmetinde değil...
İmkânın imandan daha güçlü olduğunun en bariz belirtisi "Vehn Sendromudur." Bu sendromun ilk adımı ise nefse/keyfe kafi tatillerdir.
Evvela Vehn Hadisi'ne bakalım:
Hz. Sevban (r.a) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki:
“Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler."
Bir Sahabî : "Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.
Rasûlullah (s.a.v), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak." buyurdu.
Başka bir Sahabî : "Vehn nedir ya Rasûlullah?" diye sorunca:
"Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyurdu.[1]
Ahir zamanın kalabalıklarını açıklayan, hali pür melalimizi en çarpıcı bir şekilde izah eden bu hadisi şerif değil midir?
"Hubbu’d dünya ve kerahetül mevt."
Dünya sevgisi ve ölümü kerih görmek! Bizi bize ne güzel tanıtmış.
Yenilginin başlangıç noktasını teşkil eden vehndir. Vehnin başlangıç noktasını ise tatil teşkil eder. Çünkü; gayesiz, gayretsiz kalarak atıl duruma düşmenin diğer adı da aslında vehndir. Şuursal uyuşukluk...
Vehn demoralize olma, özgüven yoksunluğu, yetersiz/yeteneksiz hissetme, tedirgin olma hâlidir. Bu hâl tatili, tatil bu hâli doğurur.
Sorumluluklardan kaçmayı, sekülerleşmeyi, değerlerden kopuşu ve ötekileşmeyi başlatan tatildir. Bu kavramın süslülüğüyle perdelenmiş virüs, işte bu vehni bulaştırır.
Tatil kavramı mı?
Ataletten türeyen ve atıl olma, işlevsizleşme, çabasız, uğraşsız kalma anlamlarına gelir.
Dünya sevgisine sarılmanın ve ölümü hatırlamamanın en kestirme yolu atalet çıkmazına girmektir.
Nasıl mı?
Atalet yani selin önündeki çerçöp olma durumu, boş olmak, savrulabilirlik... İşte bu nedenle tatil, seküler çağın en fazla rağbet gören kavramı olmuştur.
"Üretim için tüketim, tüketim için üretim." çılgınlığının çığlığı, "Tatil için daha çok çalış, daha çok çalışmak için tatil yap." kısırdöngüsünü beraberinde getirir.
Dünyevileşmiş emekler, emeller, hayaller mekanik olmayan insanı ziyadesiyle yorar, yontar, yıldırır. Bu durum hem üretimde hem de tüketimde verimsizliğe neden olur. Sömürge sistemlerinin para babaları çözümü hiç geciktirmemişler: Tılsımlı çözüm, tatil.
Az âtıl kal nasıl olsa tekrar tekrar yorulacaksın, yontulacaksın, yıldırılacaksın.
Asrımızda arzı endam eden tatil köyleri, tatil sezonları ve tatil tüccarları bu kısırdöngünün motor güçleridirler.
Bu aralar muhafazakâr tatil, İslamî tatil, helal tatil vb. motiflerle süslenmiş farklı tüccarlar da türememiş değil.
İmkânı imanından daha fazla olanlar, bu fırsatı kaçırmayacaklardır. Valizlerine sıkıştırılmış üç beş kitap ile günlerce kendilerinden kaçmışlığın keyfini sürmek için nice israf, nice zahmet ve nice eziyet... Bu eziyete meziyet diyenler bile var. Maalesef…
Hâlbuki hakikat bu olmasa gerek: Düşünelim!
Bir Müslüman zamanını zayi, emeklerini heba, malını israf ederek, sorumluluktan, vazifeden, kendisinden kaçmak ile keyif sürebilir mi? Boş işlerle uğraşabilir mi?[2]
Yokluğa, boşluğa tenezzül eder mi?
İman ile ilmek ilmek dokunan, dopdolu bir hayat hiç boşluk kabul edebilir mi?
Dinimizde “boş vakit” diye bir kavram bile yoktur. Bir iş bittikçe bir başkasına başlanmalı.[3]
Müslüman her anından hesaba çekileceği bilinciyle yaşamalı ve zamanının tüm kademelerini fıtrat eksenli dolu dolu geçirmelidir. Çok iyi bilir ki çabasız, gayretsiz, uğraşsız asla sonuca varılamaz.[4]
Yeryüzüne halife olarak gönderilmiş, en ulvî vazifeler ile donatılmış, her an ölümle(hesapla) burun buruna gelebilen bir görevli, bir an bile olsa bu azim görevinden ayrılabilir mi?
Her an terhis edilmeyi bekleyen ve askerliğinin manasını, ehemmiyetini kavramış bir asker, nöbet mahallini terk edebilir mi? Terk edemez, ayrılamaz... Belki zamanı geldiğinde istirahate çekilir, az teneffüs eder. Gerektiğinde tebdil eder tatil değil...
Öyleyse özünde ruhen rahatlama bulunan istirahat ile özünde nefeslenmek olan teneffüs asla tatil değildir. Modern çağımızın boğucu, bunaltıcı mimarisiyle bizi daraltan betonarme hanelerimizden çıkıp soluklanmak, bağ-bahçe, köy-tarla gibi işlerle uğraşmak elbette ki tatil kavramının dışındadır. Bu minvalde vazifesinin ciddiyetinde olanın tatili değil, nefeslenmek için tahlili, istirahat için tahsili, demlenmek için tefekkürü, başka işe başlamak için tebdili olmalıdır. Evet müslümanın tatili gayret ve ibadet yüklüdür. İtikâf gibi, Hac-Umre gibi, Sıla-i rahim gibi, Mescid-i Nebevi, Mescid-i Aksa ziyaretleri, ibret, ilim, ikaz dolu seyahatler gibi...[5]
O, âtıl olarak değil aktif olarak dinlenir. Uzaklaşmak için değil ulaşmak için... Uyuklamak için değil uyanmak için...
Hz. Ali(r.a) “Namazımı kılar istirahat ederim.” demişti. Kendisini ayıpladılar. O da şu cevabı verdi: “Ben Resûlullah’ı (s.a.v) işittim. Şöyle demişti: “Ey Bilal kalk, bizi namazla istirahate kavuştur.”[6] ( ... “Erihnâ yâ Bilâl=Bizi dinlendir ey Bilâl” derdi.) Bu arada “Terâvîh namazı”, bu manada “dinlendirmeler namazı” anlamına gelmektedir.
Siyer açısından şu tarihi gerçek, konumuz açısından ziyadesiyle önemli olsa gerek:
Nübüvvetten önce Muhammedî tatil, tefekkürhâne olan Hira’ydı. Nübüvvetten sonra gerekli görülmedi ki, tek bir defa bile tekrarlanmadı. Belki de o, her yıl tekrarlanan ve sosyal etkileşimi arttıran itikâfa uruc ettirildi.
Evet, bizim istirahatimiz namazımız, ibadetlerimiz, zikrimiz, tefekkürümüz, sıla-ı rahim edişimiz olmalıdır. İmanımız ile yaşantımıza yön vermeliyiz ve imkânımızı da bu uğurda seferber etmeliyiz.
Batının batık değerlerine özenmişlerin girdabında alternatif tatiller aramak veya bulduğunu sanmak, beyhude bir çabadan hatta nefse direnç yüklemekten öteye geçemez.
Sınırsız yemek, bitmez meşrubat, tükenmez mefruşat, müsrif şatafat, gürültü, patırtı içerisinde nefse amade bir hâl, hiçbir zaman müslümanın hâli olmamalı. Aslında bu şeytani, sinsi bir tuzak, gizli ve ıstırap dolu bir kapandır. Vehn çukuruna düşüren...
Bizatihi dinlediğim ilginç bir anekdot:
Yaklaşık bir yıldır, her gün sabah saat dokuzu beş geçe, teknik servisime gelen bir dilenci var. Üstü başı perişan, ancak eli ayağı düzgün, orta yaşlarda biri. İstisnasız her gün aynı saatte geliyor. Ben de işimin yoğunluğuna rağmen kalkıp kapıya kadar gidiyor ve bir miktar para veriyorum.
Yazın sıcaklar baş gösterince gelmez oldu. Bunu vefat etmiş olabileceğine yordum. Şu ana kadar tek gün şaşmayan adam, tam bir ay hiç uğramadı.
Çok yoğun ve yorgun olduğum bir sabah yine çıkageldi.
Üşenmeden kakıp yine eline para sıkıştırdım. Tam çıkıyordu ki, dayanamayıp sordum: "Şey! Abi bir aydır görünmüyorsunuz. Hasta falan mı oldunuz yoksa?"
Adam az durdu ve derin bir nefes çekti. Yorgunluktan küçülmüş gözlerime manalı manalı bakarak: "Sana bir nasihat edeyim mi?" diye sordu.
Meraklandım ve "Tabii ki" dedim. O kendinden emin, devam etti.
"Bak kardaş! Ben denize nazır, falanca köye yani tatil köyüne gittim. Şunu asla unutma! Ne iş yaparsan yap. Yılda bir ay tatil yap. Unutma haa!"
Kendini hırpalayarak, özünü kemirerek, yüzünün suyunu akıtarak mala tamah eden bu adamın nasihatini hiçbir zaman unutmadım. Çünkü o gün anladım ki, kişi ne iş yaparsa yapsın, sırf dünyalık için yapıyorsa bazen atıl duruma düşmelidir. Kısaca "Sürekli dünyalık dilenenler, illa tatil ederek dinlenmeliler. Yani vehnliyse, tatilsiz tabi ki imkânsız."
Rabbim bizi, vehn bulaştıran tatillerden beri kılsın.
[1] Ebu Davud, Melahim, 5
[2] bkz : Mü’minun, 3
[3] bkz: İnşirah, 7
[4] bkz: Necm, 39
[5] bkz: Ankebût, 20
[6] Ebu Davud, Edeb, 86
inzar
inzar