Kol saati yoktu. Etrafı kaplayan bembeyaz kar, vakte dair bir tahminde bulunmasını zorlaştırıyordu. Ezan sesini de henüz duymadığına göre acele etmesine gerek yoktu. Cebinde taşıdığı, parçalanmış birkaç bisküvi biraz daha bekleyecekti anlaşılan. Böylesi daha iyiydi aslında. Zira orucunu hurma ile ve ailesiyle oturduğu sıcak sofrada açmaktan daha çok haz ediyordu…
Babasının yüksek sesle çektiği besmele, herkesin kendi içinden ettiği ve dudakların kıpırtısından anlaşılan dua, mutfaktaki kesif rutubet kokusu, pencereyi boylu boyunca kapatan kar kütlesi, harıl harıl yanan kömür sobası, teravih sonrası yapılan uzun ev ziyaretleri, elmalar, portakallar… Ve yaklaşan bayram! Tüm bunları düşündükçe heyecanı katlanıyor, küçük bedeni bu zorlu yolculuğu daha kolay geçiriyordu…
İlkokul üçüncü sınıfta okuyordu. Okulu evlerine epey uzak olduğu için bayağı yürümesi gerekiyordu. Orucun üzerine henüz farz olmadığını biliyordu ama bir günü bile oruçsuz geçirmeyi düşünmüyordu. Öğretmeninin ikazlarına ve bazı arkadaşlarının söylemlerine rağmen oruçtan vazgeçmemişti. Hele de sahur keyfi söz konusuyken! Tahin pekmez karışımı, üzüm hoşafı ve yağlı çörek… Bunlara bir de otlu peynir eklenince sahura kalkmamak, oruç tutmamak düşünülemezdi onun için…
“Anne ne olur beni de uyandır” diye yalvarır “Tamam kızım, zaten oruç tuttuğun için kalkmayı hak ediyorsun” demesine karşılık, her ihtimale karşı uyandırılmayı beklemez, ilk o kalkardı… Mahalle camisinden okunan ilahilere eşlik eder, babasının onu dinlediğini anladığı an susup kaçar, utancından sofraya bile yanaşamazdı… Sabah olunca küçük olduğu için uyandırılmayan kardeşinin sitemlerine “ben kalktım” diyerek adeta nispetle karşılık verir, “büyüdüm” diye hava atardı. Tüm bu duygularla, tam bir şenlik havasında geçerdi Ramazan…
***
Normalde yarım saat süren yolu, kış şartları dolayısıyla yaklaşık bir saattir yürüyordu… Aslında aklına takılan bir konu vardı, onu düşünüyordu. Yaptığı hesap bir türlü içine sinmiyor, ortada bir yanlış olduğu sonucuna varıyordu. Adımlarını hızlandırmak istese de bir türlü kavrayamadığı mesele, onu alıkoyuyordu. Kendi başına işin içinden çıkamayacağını anlamıştı artık. “Eve çabuk varayım da babama sorarım” diyordu…
Önünden geçtiği bir evde çatal kaşık sesleri duyunca bir an duraksadı. Anlaşılan elektrikler kesik olduğu için ezan okunmamıştı. İftar vakti girmiş, herkes orucunu açmıştı. Neyse ki sonraki iki gün tatil olduğu için evde, sofrada orucunu açabilecekti. Bu düşünceyle eve vardığında, neredeyse boşalan sofrada kendisi için ayrılan yemeği yemeğe koyuldu…
***
“Baba, hani bayrama az kalmıştı?”
“Evet kızım, 15 gün kaldı. Merak etme sayılı gün çabuk geçer.”
“Yani iki hafta mı?”
“Evet!”
“Ama bu kadar kısa zamanda bu karların hepsi nasıl eriyecek, ağaçlar nasıl yeşerecek?”
“Kızım, bunların olacağını da kim söyledi? Kış bu yıl erken bastırdı, bu doğru. Ama 3-4 aydan önce de bitmez!”
Aldığı bu cevap koca bir hayal kırıklığı yaşatmıştı küçük kıza. Bir an ‘babam yanlış biliyor ya da yanılıyor’ diye düşündü. Rahatlar gibi oldu...
Doğru ya, bayram demek bahar demekti! Bayram demek güzellik, yeşillik demekti! Bayram demek karın, kışın, soğuğun, çamurun olmaması demekti! Bayram demek, birlik beraberlik demekti! Kışın bir araya gelinemezdi… Şartlar buna imkân vermezdi… Hem kar olsa; ev ev nasıl gezilecek, şeker dolu poşetler nasıl taşınacaktı ki?
Bayram güzeldi; oysa kış güzel değildi… Kışın uzak evlere gidilemezdi ki… Eli üşüyeceği için şeker bile alamazdı… Kardeşini yanına alması da mümkün olmazdı hem… O daha çok küçüktü. Ama bayramı o da dört gözle bekliyordu. “Abla beni de bayramlara götür” diyordu. Karlar erimese, bahar gelmese, kuşlar cıvıl cıvıl ötmese ve her yer yeşile bürünmese; bayram, bayram olmazdı ki!
Evet, evet yanılıyor olmalıydı babası! Ya bahar gelecekti 15 gün sonra ya da bayram ertelenecekti bahara…
***
Bu uzun ve sıcak Ramazan gününde nerden estiyse şu meltem; onu yıllar evveline götürmüştü! Orucun hararetini ve sıcak havanın kasvetini bölüp o soğuk kış gününe taşımıştı zihnini. Küçük bir kız çocuğu ve saf, temiz dünyasında kurduğu hayaller… Algıları… Düşünceleri… Ramazan sevinci… Ve ‘bayram’a yüklediği manalar…
“Ya şu an? Büyüdüm ve babamın yanılmadığını anladım. Peki, şu an bayram ne ifade ediyor benim için?”
Derin bir iç çekti gayrı ihtiyari… Çocukluğunun aksine yazın kavurucu sıcaklığına tekabül eden bir Ramazan-ı şerif idi idrak ettiği. Bayrama da yine sayılı günler kalmıştı. Ağaçlar yemyeşil, kuşlar cıvıl cıvıldı… Ne var ki buruk bir sevinç eşlik ediyordu duygularına… Zira gönüllere kış bastırmıştı! Hem de kar, boran ve fırtınanın en çetiniyle…
Evet, bedenler yazı; gönüller ise kışı duyumsuyordu! Zira İslam ümmeti zorluk, sıkıntı ve zulüm içinde inliyordu… Suriye aylardır kan gölüydü… Filistin desen, yıllardır zulüm altındaydı… Arakan’da, Keşmir’de, Bosna’da, Doğu Türkistan’da, Eritre’de ve yine Mısır’da…
“Tamam da neden? Bunca zulüm ve baskı neden -daha çok- Müslümanlar için geçerli? Bizler bunu hak edecek ne yaptık ki? Neden dünya nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturmamıza rağmen ezilen, hor görülen, aşağılanmaya çalışılan, peygamberine hakaretler edilen, zindanlara doldurulan ve türlü zulümlere maruz bırakılan bizleriz? Neden bugün bu perişan haldeyiz?”
O gün bayramın gelişini baharın da geleceğine yoran zihni, bugün; esaret ve zulüm zincirlerinin kırılacağına ve gönüllere bahar yaşatacağına inandıramıyordu bir türlü! O küçük kız yoktu artık karşısında… Bayramı aynı heyecanla da beklemiyordu üstelik… Onun için değişmeyen tek şey; bayram demek birlik-beraberlik demek, algısıydı… Ama ne yazık ki o da İslam ümmetinde yoktu!
Evet, maalesef bölük pörçüktü Müslümanlar! Her bir fırka kendi yanında olanla yetiniyor, bir diğerini hakir görüyordu… Ülkeler ve kıtalar arası bir kopukluk da vardı ki; o bağı ancak Rahman onarabilirdi… İlahi bir nefesle kendine gelebilirdi ancak o ölü ruhlar…
Şimdi, Mısır’ın adeta şaha kalktığı bu dönemde taptaze bir umut belirmişti içinde! İzzetli bir direnişe imza atan Müslüman Kardeşleri, bayram gününü bahara dönüştürebilecekler miydi?
Bu bayram, gönüller de bayram edecek miydi? Dahası, bayramın ruhu olan birlik-beraberlik duygusu ‘vahdet’e dönüşebilecek miydi?
Bu duygularla sorularının cevabını da sunmuş oluyordu zihnine ve gönlüne! Doğru ya! Vahdetin olmadığı hiçbir yerde bahar -layıkıyla- yaşanmazdı! Ve bayram da ‘bayram’ olmazdı…
O ilahi nefesin; en güçlü haliyle üzerimize sirayet etmesi, bir bayram arifesinde boy veren kıyam gülünün; dört bir yanımızı rayihasıyla kuşatması ve bu onurlu direnişin zaferle sonuçlanması duasıyla…
Nur Kılıç / İnzar Dergisi -Ağustos 2013
Nur Kılıç