Üstad Bediüzzeman’ın İslam aleminin geri kalmışlığına sebep olarak gösterdiği bir diğer hastalık da “Çeşit çeşit sâri(bulaşıcı) hastalıklar gibi intişar eden istibdad” dediği hastalıtır.
İstibdad; zulüm ve tahakküm, idaresi altındakilerin istemediği şeyleri yalnız kendi keyfine göre zorla ve zulümle yaptırmaya çalışmak, kanun namına kanunsuzluk yapmak, keyfi emirlerini kuvvet ve cebir kullanmak suretiyle yaptırmaya çalışmak, Allah’ı ve adaletini unutarak dinsizdarane bir zulümle hüküm ve idare etmek anlamlarına gelir. Üstadımız, istibdadı çeşit çeşit bulaşıcı hastalıklara benzeterek, bu hastalığın sadece devlet yönetimiyle sınırlı olmadığını, çeşit çeşit olduğunu ve de yaygın olduğunu da vurgulamaktadır.
Başta yönetim olmak üzere İslam aleminin içindeki yaygın istibdad Müslümanların gerileyip, gayri Müslümlerin ilerlemesine neden olmuştur. Halkı istibdadla yöneten bu zalimler, yaptıkları bu zulme, dini dayanak yaparak zulümlerine meşruiyet kazandırmaya çalışmışlardır. Öyle ki, zulüm sistemlerinin meşruiyeti için insanlara yalan hadis rivayet ettirecek kadar alçalabilmişlerdir. Özellikle bu dönemde saray uleması denilen bir ilmiye sınıfı doğmuştur. Bu dönemde bir âlimin ya sarayın emrinde olmak ya inzivaya çekilmek ya da hakkı söylemek için, ölümü göze almak dışında başka bir seçeneği yoktu. Dört mezhep imamının maruz kaldığı işkenceler bunun en güzel örneğidir. Bu dönem saray uleması; sarayda yaşadıkları ve halktan kopuk olmaları hasebiyle yazdıkları kitapların çoğu faraziyeler üzerinedir. Bu tür kişililerin kitaplarında çoklukla, eğer bir adam şunu yaparsa ya da şöyle bir şey olursa, şöyle yapmak caizdir ya da caiz değildir, şeklinde cümlelere çokça rastlanır. Oysaki gerçek âlimlerin ders halkalarına binlerce insan iştirak etmekteydi. Bu sohbetlerde, sohbete iştirak eden insanların sordukları sorulara ve onların ihtiyaçlarına göre cevaplar verilir, kitaplar yazılırdı. İmam Ebu Hanife’nin Türkçeye de çevrilen beş risalesinde bunu görmek mümkündür. Ahmed İbni Hambel’in ders halkasına beş bin kişinin katıldığı rivayet edilmektedir.
Yönetimdeki bu istibdad halka da sirayet etmiştir. Üstadımızın sözünü ettiği bu istibdad, bulaşıcı bir hastalık gibi devletin tüm kademelerine nasıl sirayet ettiyse, toplumun da her kademesine sirayet etmişti. Bu sistem güçlünün zayıfı ezmesi üzerine kurulmuştu. “İstibdat: Tahakkümdür, keyfi muameledir. Cebirdir, tek kişinin görüşüdür, su-i istimale açık bir zemindir. Zulmün temelidir. İnsaniyetin mahisidir. Kuvvete istinad ile zorbalıktır. Tek kişinin görüşüdür. İslam alemini zillet ve sefalete düşürttüren, kin ve düşmanlığı uyandıran, insanlığı esfel-i safiline yuvarlandıran her şeye sirayet ile zehirlendiren ve ihtilaflara yol açan, öldürücü bir zehirdir.”[1] Bu zulüm rejiminde kuvvet hakta değildir. Hak kuvvettedir. Kim güçlüyse hak ondadır.
Günümüzde adı İslam devleti olan devletlerde devam eden bu istibdad nedeniyledir ki, sahip oldukları zenginliklere rağmen geri kalmışlıktan kurtulamamaktadırlar. Ülke onlar için vardır. Ülkenin tüm zenginlikleri onların şahsi menfaatleri için kullanılmaktadır. Maddi imkanlar olduğu gibi din de onlar için vardır. Ülkelerindeki meşhur din adamları, önemli yerlerde, fetva merciinde olan alimlerin hepsi ya o aileden ya da onlara yakın kişilerden oluşmaktadır. Konjonktüre göre fetva verirler. Devletin diğer kurumları gibi, bunlar da dini olarak bu istibdad rejimini ayakta tutma gayreti içerisindedirler. Darbeyle yönetime el koyan Kenan Evren’in, “Bu ülkeye şeriat gelecekse, onu da biz getiririz” demesi gibi, bu alim kılıklı insanlarda da, bu devlette dini hizmet yapılacaksa biz yaparız, fetva verilecekse biz veririz mantığı vardır. Sahabe devrinde dahi, dini anlamda tek tipçi bir uygulama yokken, bunlarda tek tipçi bir uygulama vardır. Çünkü bunun fazlası kendi kurdukları bu zulüm rejimine zarar teşkil edecektir.
Bu ülkelerde halkın da bir önemi yoktur. Basit bir gerekçeyle insanların hayatlarına son verilebilmektedir. Adı şeriat kanunu olan kanunları sadece halka uygulanır. Yüzyıla yakındır devleti aynı kişiler yönetmektedir. Bu devletlerin her birinin yönetim şekli farklıdır. Hepsinin amacı aynıdır. Aynı amaç için farklı araçlar kullanmaktadırlar. Bazı yerlerde sandıkla seçime gidilir. Ama sonuç bellidir. Sandık sonuçları her seçim dönemi birbirine yakındır. Oyunu kuralına göre oynarlar.
Zulüm ve istibdad kalkmadan, gücünü Kur’an’dan alan adalet temelli bir düşünce gerek yönetimde gerekse de halk tabakasında yerleşmedikçe, İslam ümmeti olarak, halen hüküm süren bu geri kalmışlıktan kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Rabbim Müslümanların aralarında adaletin, hayatın her alanında tecelli ettiği günleri görmeyi bize nasip etsin. Satırlarıma üstadımızın sözleriyle son verirken, dualarınızda bizleri de unutmamanız dileğiyle sizleri Allah’a emanet ediyorum.
“Şefkaten ve İslamiyetten gelen sırr-ı adalet ile burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tamme (adalet-i mahza) lehinde, zulüm ve tegallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim."
[1] İctimai dersler
Mühacid Haksever
Mühacid Haksever