Birliği sağlaması gereken bu dâhili sorunlar ihtilaflara neden olmakta ve bilhassa farklı düşünce mekteplerinden gelen Müslüman cemaatler arasındaki mezhep anlayışları anlamında nerdeyse ümmet coğrafyasının bulaşıcı hastalığı haline gelmiş bulunmaktadır. Böylesi mezhepçilik Irak, Pakistan ve son yıllarda diğer bazı ülkelerde görüldüğü gibi kanlı bir terörizmle ve dünya çapındaki Müslümanların Irak, İran ve Lübnan gibi ülkelerde de siyasi ve diğer olayları algılayışlarında belirgin eğilimler gibi farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Bununla anlatmak istediğim şu; böylesi yerlerde gerçekleşen siyasi olaylarda taraflardan birine yönelik tavır alanlar ve siyasi konuları ele alırken daha dengeli bir tavır almaktansa otomatikman bağlı oldukları düşünce okulunun tarafını tutanlar, açıkça mezhepçilik yapanlar kadar mezhepçilik suçlusudurlar. Destekçisi oldukları taraf diğer kıstaslarla doğru tarafta olsa bile bu geçerlidir; tutumun nedeni mezhepçi veya benzer kaygılardan kaynaklanıyorsa, doğru duruş sergilemek, alınan pozisyonu ve gösterilen tavrı otomatikman meşrulaştırmaz.
Müslümanların geçmişte yaşanan bu tarz olayları anlamalarına yardımcı olmak tarihsel bir fenomen olan İslami hareketin zaman cetvelinin kendi hayatımızdan veya bu neslin hayatından daha uzun bir geçmişe sahip olduğunu kavramakla anlaşılacaktır. Böylesi bir perspektif, İslami hareketi ümmet ile özdeş gördüğümüz gerçeğini anlamamızı sağlayacaktır, Müslümanlar, İslam’ı yeryüzünde hâkim kılmak için mücadele eden ümmetin parçasıdırlar, süreci nasıl anlıyorlarsa anlasınlar, ister davanın idaresini ellerinde bulundursunlar ister toplumsal reform veya siyasi dönüştürme davası gütsünler fark etmez. Bu anlayışla, ümmeti mahveden sayısız mezhepsel veya diğer türlü iç ihtilafların daimi olarak tanımlayıcı olmalarını ve hareket içerisinde bölen hat işlevi görmelerindense sorunlarımızı çözmeye yönelmeyi öğrenmeliyiz.
Ancak ümmeti veya İslami hareketi bu terimlerle görebilen az Müslüman var. Vahdet kavramına yapmacık bir şekilde bağlı olmamıza rağmen hâlihazırdaki anlayışımız daha da sınırlı. Hepimiz İslami hareketten taraflı görüşler almaya meyilliyiz, görüşlerimiz ‘grupçu’ olarak nitelenebilir, benzer şekilde bazı Müslümanlar ümmet birliği içinde inançlarını mezhepçi veya ulusal tutumlarla örtmektedirler. İslami İran, Cemaati İslami veya İhvan gibi belirli İslami hareketlerle olan bağlarımız ve mensubu veya destekçisi olduğumuz yaygın düşünce okullarıyla tanımladığımız anlayışlarımızla İslam ve İslami harekete dair anlayışlara sahibiz. Sonra da Ümmetin alt dalları olan bu anlayışlarımızı ve algılarımızı sabit ve tapulu olan malımız gibi gerçek İslami hareket olarak kabul etmekte, dolaylı olarak veya açıkça diğerlerini de sapmış veya daha kötüsünü yapmış gibi kapı dışarı etmekteyiz. Böylesi grupçuluk da aslında mezhepçilik veya ulusalcılık kadar Ümmet için tehdittir.
Ümmet veya hareket olarak böylesi sınırlı perspektiflere sahip oluşumuzun yegâne nedeni onu taşıyacak kurumsal bir altyapıdan yoksun olan İslami hareketin ortak bir entelektüel söyleme sahip olmayışıdır. Aksine, hareket sayısız aktivist, grup ve hareketlerden oluşan ve her biri farklı stratejiler geliştirerek kendi öngörüsüne ve yerel şartlara göre ayrı ve bağımsız hareket eden yapılardan oluşmaktadır. Bugün birçok alt dala sahip olan hareket, birbiriyle bağlantılı olan etkin bir çerçeveden yoksundur. Bu alt sistemler, farklı hacimlere sahip bireysel hareketlerden tutun, İslami İran ve İhvan gibi ortak görüşleri, ortak tarihleri ve ortak liderlik anlayışlarını savunan hareketlerden oluşan kolektif hareketlere kadar farklı şekiller alabilmektedirler. Burada bu alt sistemlerin ayrıntılı tahliline değinme niyetinde değilim ancak farklı form ve hacimlere sahip olsalar da, hepsi, değişen farklı faktörlerle bilhassa yaşadığımız çağda gerçekleşen siyasal değişimlerde daimi olarak bir erime yaşama hususunda örtüşmektedirler.
Bu alt sistemler hakkında yapılabilecek bir diğer yorum da şudur ki; her birinin yaptıkları üretimi toplumun dikkatine sunarak tüketilmesini sağlayan birçok yazarı, yorumcusu, analisti ve fikir üreten âlimleri vardır ama maalesef çoğu yalnızca belirli kesimlere ulaşabilmektedirler ve çok azı benzer konumda olanlar gibi etkili bir şekilde anlamlı bir değişime vesile olabilmektedirler. Bunun başlıca nedeni böylesi yazıların yazıldığı platformların sınırlı bir perspektif ve erişime sahip oluşudur ve daha yararlı işler yapma gayesinde olanlar da kaynakların sınırlı oluşundan, kalite ve yönetim eksikliğinden dolayı başarısız olmaktadırlar. İslami hareketin yoksunluğunu çektiği şey fikir alışverişinin devir daimini sağlayan altyapıdan yoksun oluşudur ve bu yoksunluk diğer hareketlerin farklı nedenlerle imrenmekte başarısız oldukları İran’daki İslami İnkılabın yapılmasını sağlayan durumdan daha ileri bir noktaya gitmeyi sağlayacak entelektüel devrimin önündeki en büyük engeldir.
Âlimlerin, düşünürlerin ve aktivistlerin her türden konuyu sahici şekilde müzakere ederek farklılaştığımız noktalardansa hangi ortak hususlara vurgu yapmamız gerektiğine odaklanacakları verimli ve geniş bir entelektüel söyleme sahip olmayışımız sahici bir küresel İslami hareketin ortaya çıkışının önündeki başlıca engeldir. Böylesi bir söylem edinmek, tüm Müslümanların içgüdüsel olarak farkına varacağı Ümmetin ve İslami hareketin vahdetini gerçekleştirmenin birinci adımıdır. Bunu başarmadan, teorik olarak vahdetin var olduğunu onaylamak ve vahdetin gerçekleşmesi için dua etmek, rüzgâra söylenmiş sözcükler hükmündedir.
Crescent International Şubat sayısından İnzar için Süleyman Kaylı tarafından tercüme edildi.
İkbal Sıddıqi
İnzar / Çeviri Makaleler