Bismillahirrahmanirrahim.
Yaşam; yanılma, tecrübe, değişim, yenilik gibi birçok olguyla birlikte canlılık bulur. Tüm bunlar yaşamı güzelleştiren, çoğu zaman olmazsa olmaz diyebileceğimiz türden hayatı oluşturan malzemelerdir.
Tıpkı yemek pişiren bir kişinin türlü eksikliklerden sonra yemeğin tam kıvamını bulması gibi. Öyle ya, lezzetli bir yemek pişirmek için çok bilgili bir ustadan ders almanız gerekir. Ya da yıllarca tecrübe edip yanılmalarla ve kullandığınız malzemelerde yaptığınız değişim ve yeniliklerle zirve lezzeti yakalayabilirsiniz.
İşte böyle de insan hayatı, bahsedilen yemek misali ya tecrübeler ışığında şekil alır ya da yaşadığı hadiseler kişiyi kısık ateşte demlenerek pişen yemek gibi kıvama getirir. Esasen ilki daha cazip görünse de insan genellikle kendisi tecrübe etmeyi tercih ediyor. Bu, yemeği kimi zaman çok lezzetli kılsa da belli bir tarif varken tecrübe etmek akıllı insan işi gibi de görünmüyor.
Yanı sıra bu halin Müslümana evirilen yönünde ise genellikle aynı olmakla birlikte üzerinde konuşulması elzem olan kısımlar da mevcut. Öncelikle bilinçli bir Müslüman, diğer insanlardan ayrı değerlendirilmelidir. Zira ikisinin hayatilik arz eden değerleri birbirinden çok farklıdır.
Buradan devamla Müslüman, hayatı yalnızca kendi penceresinden görme lüksüne sahip değil. Hayatı hem kendi penceresinden hem muhatabının penceresinden hem de geniş çerçeveyle toplumsal pencereden görmek zorundadır. Bugün ümmet olarak acısını çektiğimiz uhuvvet eksikliği, empati kıtlığı, ortak bir dine mensup olup ortak hareket edememe zaafı gibi türlü sorunların kaynağı hayata bakılan pencereyle alakalıdır.
Bu kısımdan sonrasını “davetçi” üzerinden değerlendirelim ki amacımıza daha çok yaklaşalım. Davetçi, namı diğer sosyal mühendis; gecesini ve gündüzünü, uykusunu ve uyanıklığını toplumun ıslahı için vakfetmiş bir gönül insanıdır. Davetçinin amacı toplumu içinde bulunduğu özellikle manevi sıkıntılardan kurtarmaya ve ahirette de yakıcı azaptan korumaya çalışmaktır. Yanı sıra kendisi gibi insanlar yetiştirerek böylesi kişilerin sayısını da artırmayı hedefler. Tüm bunları yaparken gerek bireysel gerek toplumsal faaliyetler yürütmekten çekinmez; kınanmaktan, dışlanmaktan, aç ya da susuz kalmaktan korkmaz.
Peki, davetçinin tüm bu ulvi meziyetleri kuşanmasına ve toplumda sayıları azımsanmayacak kadar çok olmasına rağmen neden toplumlar hızlı bir şekilde ifsada sürükleniyor? Bu gerçekten de merak uyandıran, üzerinde özellikle akademik olarak çalışılması gereken ve gelinen aşamada aktif bir çözüm getirilmesi gereken bir konu değil mi?
Davetçiyi yukarıda sosyal mühendis olarak niteledik. Bir sosyal mühendis ise toplumun sorunlarıyla ilgilenirken o sorunun kaynağını, sorunu yaşayanın anlık ve geniş zamanlı psikolojik ve biyolojik durumunu, sorunun çevreyi ne şekilde etkilediğini, hangi toplumsal ve bireysel nedenlerin bu soruna sebep olduğunu araştırır, raporlar ve yetkili kurumlara bildirir. Bununla da kalmaz bir sorunla karşı karşıya kalan kişiyle birebir alakadar olur.
Tüm bu özellikler ve daha fazlası akademik düzeyde ve profesyonel olarak faaliyet yürüten bir sosyal mühendise aittir. Fakat ne ilginçtir ki Müslüman bir davetçi de aynı özelliklere sahiptir. En azından öyle olmalıdır.
Yukarıda sorduğumuz iki sorudan ilkinin cevabına gelecek olursak: Doğru cevabı bulmak için bu noktada bir özeleştiri yapmak gerekiyor diye düşünüyorum. Şöyle ki; günümüzde (istisnalar olmakla birlikte) davetçi toplumla iç içe değil. Toplumun kültürüne, değerlerine ve yaşayışına çok yabancı. Toplumun neye üzülüp neye sevindiğinin genel çerçevedeki davetçi kitlesi için pek bir önemi yok. Günümüz davetçileri toplumla aynı dili konuşmak şöyle dursun sanki aynı gezegende bile yaşamıyor gibi. İnsanlara hakikati taşımak yerine gah kadı gibi gah da haşa Rableri gibi davranıp yargılamaktan kendisini alamıyor. En yanıltıcı olanı ise davetçinin, Hz. Peygamber’in şekline bürünmüşken gayesini hayatına taşımayı unutmasıdır… Acımasız bir eleştiri gibi görünse de bu yazdıklarımız hemen hemen her bilinçli Müslümanın etrafında yoğun olarak cereyan eden durumlardır. Her davetçi böyle midir? Elbette hayır. Fakat camialara, vakıflara, İslami kuruluşlara mensup birçok birey bu doğrultuda hareket etmektedir.
Acımasız gibi görünen bu ifadelerden sonra çözüm önerimiz var mı?
inzar
- Öncelikle davetçi, girişte değindiğimiz deneme-yanılma yoluyla yapılan tecrübeleri bir kenara bırakmalı, geçmişten örnekler ve ibretler alarak davet sahasında öyle bulunmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber (SAV) de kendisinden önceki peygamberlerin yolunu takip etmiş, yaşananlar üzerinden değerlendirmelerde bulunmuştur.
- Akabinde davetçi bulunduğu toplumun bir parçası olduğunu kendisine kabul ettirmeli. Özellikle genç davetçilerde yaşanan “onlar ve biz” kavramı, yerini tamamen “biz”e bırakmalıdır.
- Toplumun kültüründe ayrı düştüğü noktalardan çok ortak noktalara eğilmeli. Böylece muhatabına da “biz” duygusunu verebilmelidir.
- Toplumu benimsedikten sonra toplumun genel bir analizi yapılmalı. Bu, mümkün olduğunca camialar eliyle yapılmalı. Bireylerin fikirlerine başvurarak ortak bir istişare yoluyla toplumun manevi eksiklikleri, psikolojik ve fizyolojik nedenleri, sonuçları ele alınmalıdır.
- Toplum analizi yapıldıktan ve kültürü benimsendikten sonra tüm bunları hakikate kanalize etmek gerek. Davetçi bu noktada üretken olmalıdır. Bulunduğu ortamın fırsatlarını görmeli ve değerlendirmeyi bilmelidir.
- Yaygınlığıyla geleceğe ümit vaat eden medreseler ve İslami yurtlarda ilmi bilgilerin eğitimini veren hocaların yanında psikolojik destek veren eğitimcilerin de yer alması büyük bir ihtiyaçtır. Zira her ilim başlı başına bir eğitimi gerektirir. Her eğitimci kendi alanında faaliyet gösterirse hem daha sağlıklı bir eğitim ortaya çıkacaktır hem de fertler daha sağlam bir bünyeyle geleceğe umut olmak üzere yol alacaktır.
inzar