İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Tevhid-i Tedrisat’ın iddiası ve akibeti(miz)

2020-02-29
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Eğitimdeki  düzensizliği ve yetersizliği Osmanlı’nın yıkılmasının en büyük sebebi denilebilir. Her ne kadar bu sistem ile yaklaşık 350  yıl  dünyaya  öncülük etmişse de, 17.YY’dan itibaren batıyla rekabet edebilecek bir alt yapı, öngörü, müfredat ve sistemden yoksundu ve kendini yenileyemedi. Batı’nın baskısıyla Tanzimat döneminde revizyona gittiyse de tamamen batının isteklerine boyun eğen bir mahiyet taşıyordu ve sadra şifa  değildi. Bu yetersizlikle birlikte önemli genç zekalar batıya eğitime gidiyorlardı/gönderiliyorlardı bugün de olduğu gibi. Dönüşlerinde, çoğu Batı  hayranı ve bir İslam ve Osmanlı düşmanı olarak faaliyet gösteriyordu. Bunların bir kısmı önemli makamlara da geliyordu. Dini azınlık ve mason okulları da olabildiğince yıkıcı ve masonik faaliyetler yürütüyordu. Avrupa’dan destekleniyor olmaları onları güçlü ve diğer öğrenciler için cazibe  merkezi kılıyordu. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte 2. Meclis nerdeyse hiç tartışmadan ve bir oldu  bittiyle “gerici, çağdışı  ve dağınık” mevcut eğitim siiteminin yerine Tevhidi Tedrisat Yasası’yla günümüze değin neredeyse özü hiç değişmeden süregelen bir eğitim sistem ve modeli getirdi. Geri kalmışlığımıza sebep olan gerici/dinci ve devlet kontrolünde olmayan medreselerden ve Hristiyan ve Yahudi okullarından oluşan azınlık okullarından müteşekkil eğitim sistemi modern, çağdaş, bilimsel ve laik bir sisteme dönüştürülecekti. Akabinde biz de batılılar gibi bilimde, sanatta, ekonomide muassır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacaktık.  Bu büyük bir iddia ve  büyük bir “proje” idi. Uğruna tüm geçmişimizi silecek, karalayacak ve yasaklayacak kadar önemliydi. Ama  medreseler ve şeriye mektepleri Evkaf ve Şerait Vekaleti’nden alınıp Maarif Vekaleti’ne devredilip arkasından  her türlü irticai/dini! eğitim yasaklanarak bunların  varlıkları, mülkleriyle birlikte din eğitiminin yasak olduğu modern okullara devredilerek kapatılıp din eğitimine son verilirken, azınlık (Yahudi, Rum ve Ortadoks ) okulları sözüm ona devlet denetimi ile olduğu gibi devam ettiler. Bir itiraza ve dini terbiye talebine binaen  İ. İnönü “biz dini terbiye değil, milli terbiye istiyoruz” diyerek bu kanunun hedeflerini de açık açık ortaya koymuş  ve irade beyanında bulunmuştur. Ancak bütün özenmişlik, bezenmişlik ve benzemişliğimize rağmen bir türlü ilerleyemiyorduk. Artık, Batı’yla  yasamız tasamız aynı, atamız âtimiz aynı, sıramız-masamız aynı, büstümüz  üstümüz aynı, şanımız şarabımız aynıydı ama tık yok. Bir adım ilerleyemiyoruz. Hiçbir icadımız yok. Hiçbir markamız yok. Türk Tarih Kurumu’nun hocaları da olmazsa hiç bilim adamımız da olmayacaktı. Olmuyor işte! Ne yapsak olmuyordu! Adamlar büyük yıkıma rağmen gelip bizi fersah fersah geçtiler. İlk İmam Hatibin açılma mücadelesini veren Mahmut Celalettin Ökten Hoca “köylerde cenaze kılacak adam kalmadı. Cenazeye bir kova su dökülür ve yıkanır. Biz kafaları bu çamurdan yıkıyacak adamlar yetiştirmeliyiz” diyerek durumun vehametini ve gelinen noktayı 1940 yılında ortaya koymuştur. Daha sonra Menderesin Başbakan olduğu öğrencisi Tevfik İleri’nin Milli Eğitim Bakanı olduğu 1951’de Ankara’da kamp kurup bitleninceye, parası bitinceye kadar; arsası, binası, hocası, parası, öğrencisi ve hizmetlisini kendi imkanlarıyla karşılamak kaydıyla İstanbul’da bir İmam hatip okulu açma mücadelesi veriyor. Başbakan ve bakanın talimatına rağmen Talim ve Trebiye Kurulu Başkanı(Celal Hoca’nın tabiriyle, sarı dönme mason adam) “kanunlara aykırıdır”  gerekçesiyle müsaade etmiyor. Parası “bit”miş Celalettin Hoca son gün Başbakanın bir mizanseni ile, Bakan  Talim Terbiye Kurulu’nun odasındayken Başbakan baskın  yapıp senaryo gereği Bakan’ı oradan çıkmadığı gerekçesiyle azarlıyor. Başbakan’a meseleyi anlatıyor. Menderes’te bütün sorumluluğu üzerine alıp gerekli yazıyı çıkartıp imzalıyor. Tabi ki adamı asarlar! Eğitimlerini model aldığımız gelişmiş batılı ülkeler bizim devrimimizden 20 yıl sonra büyük ve kahredici bir yıkım ve 50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan  2. Dünya savaşına girişmiş ve yerle yeksan olmuşlar. Fransa, Almanya, İtalya, Japonya bunlardan bir kaçı. 1924’te devrimini tamamlamış Türkiye 20 yıl önde ve avantajlı olmalıydı. Bugün, tarihimizi, inancımızı, kültürümüzü yok sayarak ve gerileme sebebi sayarak yasakladığımız ve yerine batıyı mutlak referans ve ölçü alarak, Tevhid’i Tedrisat ile yasalaştırdığımız, 1738 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ile tornadan çıkacak gençleri şekillendirdiğimiz, 1928 Harf İnkılabı(transferi) ile 15 milyon insanı  bir gecede okumaz yazmaz(cahil) kıldığımız ve sonrasında Türk(latin) harfleri ile geçmişi ile bütün bağını, adeta ağacı  dibinden baltalayarak  bütün kökleri ile bağını koparır gibi kopardığımız, sonra bu köksüz ağacı Batı aşısıyla aşıladığımız,  ağaç kuruyunca da kuru ağacın güzelliğinden dünya kadar mana ve mani ürettiğimiz, “çağdaş, bilimsel, laik ve ilerici eğitim sistemimiz” bizi, model aldığımız ve bizden yirmi yıl sonra büyük ve yıkıcı bir savaştan çıkmış ve sıfırdan başlamış ülkeler seviyesine çıkarmış mı acaba ona bakmak ve kararı size bırakmak lazım. Almanya 2.Dünya Savaşından sonra çalıştıracak işçiyi bulamamış da bizden işçi almıştır. Osmanlıya bir güzelleme olsun diye demiyorum ama Cumhuriyet Türkiye’si asla Osmanlı’nın kendi zamanındaki dünya sıralamasına ve etkinliğine  ulaşamamıştır. Herşeye rağmen büyük yedi düvelle savaşacak ve bir dünya savaşını çıkaracak ve atlatacak kadar güçlüydü. 1950’lerde kardeş kavgasında kendisine asker gönderdiğimiz günün en geri  kalmış ülkesi Kore bile bugün teknolojide, eğitimde dünyanın sayılı ülkelerinden biri ve model alınıyor. Onlarca dünyaca ünlü teknolojik markaları var ve dünyaya satıyor. Ama bizde yine tık yok. Onca “devrim”e rağmen projemiz bir türlü işlemiyordu. Sonra, CHP’den ayrılmış, “Kral çıplak” diyemezse de “Kral iyi giyinik değil” diyen Menderes açık ara önde geldi ve büyük bir sanayileşme ve şehirleşme hamlesi başlattı. Ulaşım, eğitim, enerji, sağlık ve diğer alanlarda geçmiş 25 yılı dörde katlayacak hamleler yaptı. Batı’yı belirleyici olarak benimsiyorsa da biraz “gericiliği” olduğu, halkın bu yüzden ona teveccüh ettiği gibi bir tenakuzden de  bahs edilmiyor değildi. Tabi devrim şüphe kabul eder mi? Bir darbe ile ipe götürüldü tabi ki. Tekrar başa döndük. Olmuyordu işte! “Asrın altında kalmak” kader gibiydi adeta. Yine bir darbe sonrası biraz “ilerici” biraz “gerici” harmanlanmış Özal, yine açık ara önde geldi. Hay aksi bu da çok yetenekliydi ama biraz gericiydi maalesef. Dünya için küçük ama bizim için çok büyük sanayi hamlesi yaptı. 75 yılda yapılanın birkaç katı kadar işi çok kısa sürede çıkardı. Ancak o da gericiliğine müsebbip kim vurduya gitti. Biz yine “devrimlerimizle” ve “devrimcilerimizle” başbaşa kaldık çok şükür! derken birden Erbakan çıktı ve kısacık iktidarına hayalleri ve ümitleri besleyen dev işler sığdırdı. Bizim için büyük, dünya için küçük  tabi. Ama adam sarıklı ve cübbelilerle oturacak kadar gericiydi. Hemencecik alaşağı ettik bir 28  Şubat günü. Ve artık “devrim” bin yıl garanti altına alınmıştı. Aç kalır, geri kalır ama “devrimlerimize” dokundurtmazdık. Çünkü onlar olmazsa biz “asrın üstüne” çıkamazdık. Ama 2003’te bu halk nasıl olduysa ilk fırsatta Erbakan’ın  talebesini tekrar iktidar yaptı. Talebesi ondan geri kalır mıydı gericilikte. Yağ, un, şeker  kuyruklarından dünyaya tank satacak düzeye getirdi. Yüzyılda yapılanın onlarca katı kadar bir ilerleme kat etti. Artık ilerlemede “muassır medeniyetin” ortalarına doğru  yol almaya başlıyorken onun da başından birkaç muhtıra ve darbe teşebbüsü geçti de adam hem çok yetenekli hem de çok şanslıydı da yakasını anca kurtardı. Ve bu adam bize ait bir otomobil yaptı; tam yüz yıllık rüya. “Devrimcilerin” bile ağzı açıkta kalmıştı. Dünya için  küçük ama bizim için çok  büyük bir adım. Şimdi sorarım size dostlar arada Menderes, Özal, Erbakan ve Erdoğanı çıkarırsanız geriye “Cumhuriyet Projesinde”  ilerleme adına ne kalır?   -Eğitimde  PİSA’da (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Proğramı)  37 OECD ülkesi içinde (model aldığımız ve uğruna bütün geçmişimizi  ve inancımızı yakıp yıktığımız  batılı ülkeler içinde) 31.yiz. -Ekonomide ilk yirmiye ancak girmekle beraber kıble edindiklerimizin tamamının  gerisindeyiz ve ayakta kalmamız iki dudaklarının arasında veya  bir Tweetlik sağlamlıktadır maalesef. -Teknolojide ve sanayide bir tek markamız yoktur. İnşaat yapma maharetimiz dışında. Onu da zahmetli diye uğraşmadıkları için bize bırakmışlar. -Onların gündeminde ve okullarında yapay zeka varken bizim çakma bilgisayarımız bile yok. -Bir kısmı ithal malzemeden de olsa bir otomobil üretecek olmamız büyük bir heyecan  yaratıyor halkta.  Oysa rehber ve önder kedindiğimiz batı, otomobil üretmeyi bizdeki leblebi üretme tesisleri kadar sıradan görüyor. Ama hakkını da yememek lazım. Yeme ve içmede, giyinme ve eğlenmede selamlaşma ve tokalaşmada, gösteriş ve nümayışta, şarapta ve plajda, model aldığımız ve benzemeye çalıştıklarımızı da aşmış durumdayız el hak. Bazı köy okulları ile veya varoş okulları ile zengin semt okulları arasındaki makas mederseler ve modern  okullar arasındaki  farktan çok daha büyüktür ve geridedir. Zenginlerin gittiği özel okul ile, kafası çalışmasa da babasının  parasıyla özel üniversitede tıp, hukuk, mülkiye okuyan  ve bizleri ekonomik gücün kaçınılmaz gereği olarak sonradan yöneten ayrıcalıklı  zümre ve okulları, zenginlerimizi gocundurmama adına gündemleştirmemek gerekir haddi  zatında. Özel kurs merkezlerini nereye koyacağımı  hiç bilmiyorum. Uğruna alyansını satan yoksul  da gidiyor,  caka satan zengin de… Yani neresinden bakarsanız bakın model aldıklarımızın bir tekine bile yaklaşmamışız. Neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor. İşin garip tarfı ise hala  “gerici eğitim” naralarıyla kendilerini aklamaya ve bu işten sıyırmaya çalışıyorlar. Öyle ise uğruna bütün geçmişimizi feda ettiğimiz “devrimin” “muasır medniyet seviyesi” iddiası sorgulanmalı değil mi? Hesap vermesi gerekmez mi? Hesabını siz yapın gayri…
Mehmet Gülsever

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS