İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Tekfirde İhtiyat ve Selametli Duruş - 3

2013-12-25
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Önceki konumuza devamla bu yazımızda bazı somut ve önemli şeylere değinmek istiyorum. Bu yazı bir nevi konumuzun neticesini teşkil etmektedir. Şöyle ki:
Bismillahirrahmanirrahim.

Allah-u Teâlâ’ya layıkıyla hamd; Efendimiz Muhammed’e, tüm müminlerine salât ve selam olsun.

Kıymetli okuyucular!

Önceki konumuza devamla bu yazımızda bazı somut ve önemli şeylere değinmek istiyorum. Bu yazı bir nevi konumuzun neticesini teşkil etmektedir. Şöyle ki:

İslam devletlerinde veya İslam coğrafyasında yaşayan halk ve toplumlar, genel manada -istisnalar kaideyi bozmaz- “Müslüman mıdır?” ki biri mürtedlikle suçlanırsa bunu iddia eden kişi ispat etmek zorunda kalacaktır; yoksa “mürted midir?” ki birine Müslüman denildiği zaman Müslümanlığına dair ispat gerekecektir?

Usulu’l-Fıkıh bu sorumuza açık bir şekilde cevap vermektedir. Zira usul’da “istishab” ve “beraet-i asliye” diye iki kaide ve kural vardır. Onların izahatı şöyledir:

İstishab’ın lügat manası, birinin arkadaşlığına talip olmak ve arkadaşlığının sürdürmesini istemektir.

Istılahta ise müspet olan bir şeyin aksi ispatlanmadıkça müspet kabul edilmesidir. Menfi olanın da aksi ispatlanıncaya kadar menfi kabul edilmesidir.

Ya da bir şey hangi durumda ise o durumdan çıkıp değişmesi ispatlanıncaya kadar öyle kabul edilir.

Beraet-i asliye ise (ki o da istishabın bir çeşididir) bir insanın suç işlediği ispatlanıncaya kadar suçsuz sayılmasıdır.(1)

Usulün bu kuralına binaen bir insanın Müslüman olması kesin ise İslam’dan dönüş yaptığı ispatlanmadıkça Müslüman sayılır; yok birinin küfrü kesinse Müslüman olduğu ispatlanmadıkça kâfir sayılır.

İslam coğrafyasında yaşayan toplumların genelinin hiç şüphesiz Müslüman olduğu ve bin yıldan fazla Müslüman olarak yaşadıkları kesindir. O zaman aksi, yani İslam’dan dönüş yaptıkları ispatlanmadıkça bu toplumların Müslüman sayılmaları gerekmektedir.

Bu İslam coğrafyaları ister dar’ul harb ister dar’ul küfür ve isterse dar’ul ridde sayılsın bu hakikat değişmemektedir. Zira bir Müslüman kâfirlere esir düşmekle kâfir olmamaktadır ve bu durum riddetin bir maddesi değildir. Hiçbir alim böyle bir iddiada bulunmamıştır. Hatta dar’ul İslam’da mazeret sayılmayan ve ruhsatı olmayan bazı durumlar bile dar’ul harpte mazeret sayılır ve ruhsatı vardır.

Şu anda bazı İslam coğrafyalarını dar’ul harp sayan âlimler de oralarda yaşayan toplumları kâfir saymamakta, bilakis Müslüman saymaktadırlar. Ancak elinde güç bulunduran muktedir ve egemen yöneticilerini tekfir ediyor ve onlardan dolayı bu coğrafyaları dar’ul harp saymaktadırlar.(2)

Zira durumun hakikatinden haberdar olanlar biliyorlar ki bu coğrafyalarda iktidar ve gücü ele geçirenler halka rağmen değişik oyun ve hilelerle veya emperyalist küfür devletlerinin desteğiyle iktidara gelmiş ve gücü ele geçirmişlerdir. Müslüman halk ise onlara esir mustaz’af ve çaresiz durumdadırlar. Hiçbir Müslüman halk, kendi mürted yöneticileriyle barışık değildir. Hatta defalarca kıyam etmişler ancak değişik nedenlerden dolayı galip gelememişlerdir.

Ancak mürted muktedir yöneticiler, verdikleri eğitim ve öğretimle kendileri gibi birçok mürted yetiştirmişler ve yetiştirmektedirler. Bunun neticesinde ülkenin belirli bir kesimini hiç şüphesiz mürtedler teşkil etmektedir. Fakat ülkede asıl olan Müslümanlık olduğundan müşahhas olarak birine mürted diye bilmemiz için ispat ve delil gerekmektedir. Aksi takdirde zan ve tahminlerle hüküm vermek İslami ve şer’i bir davranış değildir. Dolayısıyla Allah tarafından mesuliyeti de olacaktır.

Bu mürtedlerin çoğunu tespit etmek fazla zor değildir. Zira bunların birçoğu küfürlerini gizlemiyor, dobra dobra ilan ediyorlar. Ve alenen İslam ve Müslümanlara düşmanlık ediyorlar. Ondan dolayı bunlar tekfir edildiği zaman ne kendileri itiraz ediyor ne de başkası… Ancak Müslümanlar iktidarda olmadıkları için veya muktedir olmadıkları için mürtedlere müeyyide uygulanamıyor. Dolayısıyla onları tekfir ederek teşhir etmenin fazla bir faydası da olmamaktadır.

Bu mürtedlerin bir kısmı da açıkça münafıklık ediyorlar. Daha fazla zarar verebilmek için bu yolu seçmişler. Tabiatıyla bunlar öncekilerden daha zararlı oluyorlar. Ancak münafıklar ne kadar nifaklarını gizleseler yine de dıştan sırıtıyor ve dolayısıyla fazla itibar kazanamıyorlar. Zira imandan kaynaklanan feraset, hainleri çok çabuk keşfediyor.

Münafıkların hali onları ele verdiği ve müminlerdeki feraset de çabuk onları keşfettiği için bizim onları müşahhas olarak tekfir etmemize gerek yoktur. Ayrıca Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, kendi dönemindeki münafıkları vahiyle kesin bir şekilde bildiği halde onları teşhir etmiyordu. Hatta vefat ettiği zaman dahi onları sadece Hz. Huzeyfe’ye tanıtmıştır.(3)

İslam toplumdaki mürted ve münafıklara karşı en uygun ve verimli mücadele kanaatimce müşahhas ve muayyen tekfir ve tenfik yerine İslam akidesinin anlatımına ağırlık vermekle beraber insanı küfre sokan, riddetine sebebiyet veren maddeleri ve münafıkların evsafını sık sık anlatmakla olur. Zira bu mürted ve münafıkların en aşırı mürtedleri bile Müslüman toplumun gazaplarını kendi üzerlerine çekmemek için ufak bir tehlike sezdikleri anda hemen münafıklığa bürünüyorlar ve dindarlıktan dem vurmaya başlıyorlar. Başka bir tabirle bukalemun gibi her ortama göre renk değiştiriyorlar. Onun için onları muşahhas olarak tekfir etmek toplumun nefretine ve onları savunmasına sebebiyet veriyor. Böylece davetin ve tebliğin önü de kapanıyor. Onun için İslam davetçileri, müşahhas tekfirle uğraşmasalar daha faydalı ve verimli olurlar.

Ayrıca tekfir davetçiler arasında yaygınlaşırsa tekfiri hak etmeyen bazı kişiler de zamanla tekfir edilir. Bu sefer uhrevi mesuliyet devreye girer ve tekfircilik, şeytanın teşvikiyle alevlenerek davetçiler arasında bir hastalık halini alır. O zaman da hem madden hem de manen kaybedilir. Nitekim bu hataya düşen davetçilerin nefret ve hüsrandan başka bu hatadan bir şey biçemedikleri malumdur.

Ancak Müslüman halkın güvenini kazanan âlimler, münafıkların maskesini düşürecek ilmi çalışmalar ve mürtedlerin itibarını kıracak şer’i fetvalar verseler ve bu hususta aktif ve cesur davransalar çok hikmetli bir davranış olur. Zira mürted ve münafıklar, âlimleri hedef aldıkça halkın nefretini kazanırlar; âlimler de korkmadıkça kahramanlaşırlar ve Müslüman halk onları sahiplenir. Âlimler bu hususta cesur ve hikmetle direndikçe münafık ve mürtedlerin ayağının altındaki zemin sallanır ve Allah’ın tevfikiyle akıbetleri hezimet olur. Tabi bu hezimet âlimlerin ilim derecesine, takva derecesine, cesaret derecesine, hikmetle hareket etme derecesine, feraset ve uyanıklık derecesine; azim, sabır ve sebat derecesine bağlıdır. Bu hususlarda âlimlerin derecesi ne kadar yüksekse münafıkların hezimeti de o kadar çabuk olur.

Eğer her davetçiler kendilerini bir kadı veya müftü konumunda görürlerse, fetva vermeye ve ahkâm kesmeye kalkışırlarsa, etraflarındaki insanları tekfir ve tenfik etmeye başlarlarsa hele hele iplerini onların eline vermeyen âlimleri ve dindar şahsiyetleri hedef ederlerse işte o zaman Müslüman halkın nefretini kazanmaya, kendilerini yalnızlaştırmaya, halkın mürted ve münafıkların etrafında toplanmasına sebep olmaya, onları güçlendirmeye, kendi hezimetlerine ve İslam düşmanlarının zaferine sebebiyet verirler. Zaten şu ana kadarki Müslüman davetçilerin hezimeti ve İslam düşmanlarının galibiyeti bu tür hataların neticesi değil midir? Acaba…

Davet ve tebliğ, başka bir tabirle marufu emretme ve münkiri nehyetme her müminin vazifesidir. Ancak fetva verme ve hüküm beyan etme âlimlerin işidir ve emir verme de Müslüman siyasilerin ve yöneticilerin hakkıdır. Bu düzen Müslümanlarda muhafaza edildiği ve buna uyulduğu dönemlerde Müslümanlar hâkim, kâfirler mahkûmdu. Ancak bu düzen bozuldukça Müslümanlar mahkûm ve esir, İslam düşmanları hâkim ve galip duruma geldiler.

Büyükleri kendileri gibi vurup kırmadığı veya kendileri gibi temkinsiz hareket etmediği için büyüklerini tavizkarlık ve korkaklıkla suçlayıp itaatten çıkanlar ve alimleri kendileri gibi pervasızca fetva vermedikleri ve insanları tekfir ve tenfik etmedikleri için cehaletle veya belamlıkla suçlayanlar hiçbir zaman muvaffak olamazlar ve olamamışlardır. Bir gün küçükleri de onları aynı muameleye tabi tutar. Zira amelin misliyle ceza vermek adetullah ve sünnetullahtandır.

Eskiden Müslümanlar, büyüklerinin ve âlimlerinin her yaptığına ve söylediklerine hikmet gözü ile bakarlardı. Mutlaka bir bildikleri vardır diye düşünerek ve hüsn-ü zan ederek teslimiyet gösterirlerdi. Böylece birlik ve beraberliklerini muhafaza ederek kâfir ve şer güçlere galip gelirlerdi. Biz müminler eski teslimiyetimize dönmedikçe eski zaferlerimize dönemeyiz.

“Ey iman edenler Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan yetki sahiplerine de… eğer Allah ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir şeyde ihtilafa düştüğünüzde, onu Allah’a ve peygambere götürünüz. Sonuç olarak en hayırlı ve en güzel olan budur.”(Nisa: 59)

Ayetin tabiri “Ulu’l-emr” (yetki sahipleri) müfessirlere (tefsir âlimlerine) göre Müslüman yöneticiler ve alimlerdir. Ayette Allah ve peygamberden gaye de kitap ve sünnettir. Zira Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin vefatından sonra ihtilaflar durumunda Müslümanlar ancak kitap ve sünnete müracaat edebilirler. Kitap ve sünnetten de ancak âlimler gerçek manada anlıyor ve onlarla fetva ve hüküm verebiliyorlar. Ondan dolayıdır ki Allah-u Teâla, Kur’an’da defalarca âlimleri övmüş ve âlim olmayan Müslümanlara onları merci göstermiştir. Bir örnek verelim:

“Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” (Nahl: 43, Enbiya: 7)

Bu ara tavsiyeden sonra tekrar konumuza dönüyoruz.

Yönetimleri tağutî olan İslam coğrafyalarındaki Müslüman halk, zikrettiğimiz gibi bazı kıyam ve birçok değişik girişim ve mücadelelerine rağmen tağutların iktidarı son bulmayınca ve esaret hayatı uzayınca kısmi de olsa dinlerini muhafaza etmek ve yaşadıkları mazlumiyeti hafifletmek için bazı şer’i ruhsatlara dayanarak bazı yeni girişimlere başvurdular.

Bazıları, İslam ve Müslümanlara karşı aşırı düşmanlık edenleri iktidardan düşürmek için seçimlerde usul ilminin “zarurette ehven-i şer tercih edilir”(4) kaidesini uyguladılar.

Bazısı da imam İbn-i Teymiyye’nin Hz. Yusuf’un Mısır’ın tağutî yönetiminde maliye bakanlığını talep etme delili ile beraber daha birçok şer’i delillere dayanan fetvasından(5) cesaret alarak resmi siyasete atıldılar, bir nebze de olsa var olan küfür ve zulme engel olabilmek için takiyyeye bürünerek siyaset yolunu da denemek istediler. Ancak hiçbir zaman tağutî rejime razı olmadılar. Ve hep yıkmasını hedeflediler.

Sonra İslami hassasiyete sahip olanlar, bu İslami hassasiyete sahip olan siyasetçileri desteklemekte umumiyetle birleştiler. Tabi bu siyasi girişim yavaş yavaş meyvesini vermeye başladı. Tağutlardan birçok mevzi kazanmış ve tağutların egemenliklerini zayıflatmış duruma gelmiş oldular.

Bir kesim Müslümanlar da tağutî meclislerde siyaset yapmanın veya siyaset yapanları hiçbir şekilde desteklemenin veya oy vermenin caiz ve meşru olmadığını söyleyerek tamamıyla bu işten uzak duruyorlar ve hatta bunu yapanları da istisnasız tekfir ediyorlar.

Şimdi bakalım. Bu üç hususun şer’i hükmü nedir ve Müslümanlar için en doğru davranış nedir?

Usul’ul Fıkhın bazı kuralları vardır. O kurallar dikkate alınırsa mesele kolaylıkla anlaşılacaktır. Mesela o kurallardan biri şudur: “Elde edilmesi gereken bir şey tümüyle elde edilmiyorsa tümüyle terk edilemez.”(6)

Usulün başka bir kaidesi de şudur: “İki şer arasında insan mecbur kalırsa en ehvenini (en hafifini) tercih etmelidir.”(7) Zira az zararla işten çıkmak, insanın daha fazla kârınadır.

Başka bir usul kaidesi de şudur: “Kolay olan, zor olanla beraber vacibiyetten düşmez.”(8) Yani vacip olan bir şey insana zor gelip gücünü aşarsa onun için vaciplikten düşüyor. Zira “Allah, hiçbir kişiyi gücünün yetmediği bir şeyle sorumlu tutmaz.”(Bakara 286) Ancak onunla beraber yapabildiği diğer vacipler vaciplikten düşmezler. Yani insan yapabilmekle sorumludur. Yani bir insan küfrün bir hükmüne mani olabiliyorsa mani olmalıdır. Veya Allah’ın bir hükmünü toplumda hakim kılabiliyorsa hakim kılmak zorundadır. Madem küfrün bütün hükümlerine mani olamıyorum mani olabildiğimin bir kıymeti yoktur ve mani olmama gerek yoktur, denilemez. Zira herkes yapabildiğinden sorumludur. Yapamadığından sorumlu değildir.

İşte bu usul kaideleri bize gösteriyor ki Müslümanların yüzde yüz İslami bir hükümeti iktidara getirip tümden küfür ve zulüm rejimini devirme imkânları yoksa da tümden ülke yönetimine ilgisiz kalmamaları ve her şeyden el çekmemelerini gerekiyor. Müslümanlar, lazım ve rutin İslami çalışmalarıyla beraber ülke yönetimi ve yönetenlerle de ilgilenmelidirler. İmkânları nispetinde müdahale etmelidirler. Müslümanların parti açma ve kendi tayin ettikleri müspet bir liderin etrafında toplanma imkânları yoksa İslam ve Müslümanlar açısından çok zararlı olanı kişilerin iktidarını engellemek için nispeten az zararlı birini desteklemeleri hem meşru ve hem de hikmetli bir iştir. Tabi amaç, az zararı çok zarara tercih etmek olmalıdır. Yoksa Allah muhafaza amaç az zararlının küfrünü (eğer kafirse) ve az da olsa zararını desteklemek ve razı olmaksa bu, neuzubillah küfürdür ve zulümdür. Zira küfre rıza küfür ve zulme rıza zulümdür. Ayrıca niyete göre bazı ameller meşru veya gayr-i meşru olabiliyor.

İmam İbn-i Teymiyye rahimehullah bu niyet meselesi için şöyle bir örnek veriyor: “Eğer bir zalim bir mazlumdan zulmen bir miktar para isterse ve vermediği takdirde öldüreceğini söylerse mazlum da gelip birine danışırsa o da mazlumu az zararla durumdan kurtarmak amacıyla mazluma “Yahu candansa mal gitsin. İstediği parayı ver” derse sevap kazanır. Yok eğer amacı mazlumu kandırıp zalime yardım etmekse o zaman zalim ve günahkar olur. Hz. Yusuf aleyhisselamın da küfür yönetiminde maliye bakanlığına talip olması ve bizzat bu işi yürütmesi, bu niyet ve zikrettiğimiz usul kaidelerinin konusuna ve “gücünüz yettiğince Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının”(Teğabun: 16) ayetinin ruhsatına dâhildir.(9)

Çok zararlı olanından kurtulduktan sonra az zararlı olanın gayr-i meşru icraatlarının karşısına da çıkıp mücadele etmek gereklidir. Hatta sonraki seçimlerde daha az zararlı veya müspet birini bulsalar Müslümanlar onu destekleyip iktidara getirmelidirler. Demokratik ülkelerde oy, büyük bir güçtür. Eğer Müslümanlar bu gücü yerinde ve basiretle isti’mal edebilseler onunla ülke yönetiminde etkili olabilir, birçok zalimi kullanarak birçok İslami hizmetin önünü açabilirler ve birçok küfür ve zulmü engelleyebilirler.

Ancak Müslümanlar, İslami çalışmalarını bununla sınırlandırmamalı ve destekledikleri az zararlı olanı zaruretten desteklediklerini unutmamalıdırlar. Nispi olarak az da olsa zararlı bir partiyi zaruretten desteklemekle beraber kendi partisi saymamalı ve dört elle ona sarılmamalıdırlar. Yaptığı gayr-i meşru icraatlarına kılıf uydurup savunmamalıdırlar. Hatta Müslümanlar bütün imkanlarıyla onun da meşru olmayan icraatlarıyla mücadele etmelidirler. Zira münkir olanı kim yaparsa yapsın o münkirdir. Zaruretten insan domuz etini ruhsat olarak yediği zaman nasıl ki o eti helal sayamaz, karnını onunla dolduramaz, sadece ölmeyecek kadar yiyebilir ve fazlası haramsa bu zikrettiğimiz destekleme de öyle bilinmeli ve öyle muamele edilmelidir. Onun için tamamıyla İslami bir parti çıkmayıncaya kadar hiçbir siyasi partiye tümden sahip çıkılmaması ve kabul edilmemesi gerekmektedir. Hep büyük şerri defetmek için onları kullanmak lazımdır.

Yine zikrettiğimiz usul kaideleri, Ğafir Suresinin 34. ayetinin delaletiyle Hz. Yusuf’un kâfir bir kralın yönetiminde ve küfür yasalarıyla yönetilen bir devlette maliye bakanı olması, Necaşi(RA)’nin İslami bazı maslahatlar için Müslümanlığını gizleyerek Hıristiyan bir ülkeyi yönetmesiyle beraber Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin onu Müslüman ve salih sayarak vefat ettiği zaman onun gıyabi cenaze namazını kılıp ona dua etmesi(10) küfür ve zulüm yönetimlerinde Müslümanların bazı maslahatları için bir Müslümanın valilik ve daha üst makam görevlerini kabul edebileceğine dair İbn-i Teymiyye ve İzzeddin bin Abdusselam gibi büyük müçtehitlerin fetvaları bize gösteriyor ki kabiliyetli bir Müslümanın kısmi de olsa İslam ve Müslümanlara faydası olacağına, bazı küfür ve zulümlere mani olabileceğine kanaat ederek tağutî bir rejimde siyasete atılıp bir parti kurması meşrudur.

Ancak siyasetçi, sadece İslam ve Müslümanlara hizmet etmek için siyasete girmelidir; İslam ve Müslümanlara faydası olacak veya bazı zararlara mani olabilecek kabiliyette olmalıdır. Kafirlerin elinde oyuncak olabilecek kadar düşük bir seviyede olmamalıdır. Meşru olmayan sözlere mecbur kalırsa imkan dahilinde tevriyeli sözler sarf etmelidir. Yani müspet ve menfi manalara gelebilen yuvarlak kelimeler kullanmalı ve kendi kalbinde müspet ve meşru manayı kast etmelidir. Hatta böyle menfi şart ve ortamlarda siyaset yapmak isteyenler, çok iyi İslam hukukunu bilmelidir veya bilen bazı danışmanlar edinmelidir. Yoksa Allah muhafaza ebedi saadetine zarar verebilir.

Böyle müspet bir siyasetçiye ve parti başkanına bütün Müslümanlar destek vermelidir ki bu kişi hedeflediği hizmeti yapabilsin. Zira hayır ve takvada yardımlaşmak ilahi bir emirdir.(11) İslam ve Müslümanlar için siyasete başlayan bir parti varken İslam’la alakaları olmayan diğer partilere oy vermek ve desteklemek caiz değildir. Zira masiyette yardımlaşmak caiz değildir, haramdır.(12)

Zikrettiğimiz delillere rağmen İslamî olmayan hiçbir partiyi ve siyasetçiyi desteklememek ve oy vermemek de meşrudur. Zira bazı insanlar desteklediği İslami olmayan bir partiyi ve siyasetçiyi ehven-i şerdir diye zaruretten ve mecburiyetten desteklediğini ve oy verdiğini ve nispi olarak şerri ve zararı az da olsa yine menfi ve İslami olmayan bir parti olduğunu unutuyorlar. Tümden İslami bir parti gibi sahipleniyorlar, menfiliklerini de ya tevil ediyor veya savunuyorlar, hatta bazen koyu mutaassıpları oluyorlar. Tabi bu durum hem onların bozulmasına vesile olduğu gibi iman açısından da büyük bir tehlike arz ediyor. İşte “sedd-i zerai”(13) olarak bu işten uzak durmaları makul ve meşrudur ki şer’i çizgiyi muhafaza etmeyen çok insan vardır. Ya da onlara göre bu işin mefsedeti maslahatına ağır basıyorsa yine uzak durmaları ve bu işi meşru görmemeleri gayet normaldir. Ancak zikrettiğimiz delil ve maslahattan dolayı istisnasız parti destekleyenleri ve parti kuran ve siyasete girenleri mutlak ve istisnasız bir şekilde tekfir etmeleri hiçbir şekilde tasvip edilemez, bu tekfirin hiçbir mesnedi de yoktur. Zira zikrettiğimiz deliller itibara alınmayacak zayıf deliller değildir. En azından o Müslümanlar bir içtihad ve tevilde bulunuyorlar. Herkesin malumudur ki ehl-i sünnetin hiçbir âlimi selef olsun halef olsun ehl-i içtihat ve tevili tekfir etmemişler.(14)

Hasıl-ı kelam bir Müslüman İslami olmayan bir partiyi küfründen dolayı oy verip desteklerse kafir olur. Dünyevi bir menfaat için desteklerse zalim ve fasık olur. İslami bazı maslahat ve endişelerden dolayı desteklerse ne kafir olur ne de fasık olur. Hatta halis bir niyetle yaparlarsa sevapdâr dahi olabilirler.

Küfür yasalarıyla yönetilen bir ülkede siyasete giren ve parti açan bir Müslümanın hükmü şöyledir:

Eğer gayesi imkanları miktarınca İslam ve Müslümanlara fayda vermek, zulüm ve İslam’a aykırı yasaları kaldırmak veya engellemekse velev ki bazı takiyye ve tevriyelere mecbur kalsa da meşrudur ve inşallah sevapdâr olacaktır.

Eğer dünyevi menfaatler için yaparsa meşru olmadığı gibi küfre kadar yolu vardır.

Eğer herhangi bir beşeri sistemi Allah-u Teâlâ’nın dininden ve şeriatından üstün olduğuna inanarak ikamesi veya idamesi için siyaset yapıyorsa bu da hiç şüphesiz küfür ve riddettir.

Siyer kitaplarında zikredilen üç devlet yöneticisi vardır. Bizim konumuza çok güzel bir şekilde ışık tutmaktadırlar.

1- Rum kralı Heraklius’tur. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem ona mektup gönderdi. O da Resulullah’ın durumunu Ebu Süfyan’a sordu. Yeterince durumdan haberdar olunca Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin hak peygamber olduğunu anladı. Müslüman olmak da istedi. Hatta Rum halkının Müslüman olmasını kabul edip etmeyeceğini de denedi. Ancak Rum halkının Müslüman olmasını kabul etmeyeceğini anlayınca geri adım attı. Müslüman olmadı ve var gücüyle İslam ve Müslümanlarla mücadele etti. Kraliyet ve makamını Allah’ın hak dinine tercih ettiği için kafir olarak kaldı ve öyle sayıldı.(15)

2- Habeşistan kralı Necaşi’dir. Necaşi, sahabeler radiyallahu anhum Habeşistan’a hicret ettikleri sırada Hz. Cafer (RA) aracılığıyla Müslüman oldu. Başta imanını ilan etti. Ancak Habeşiler ona isyan edince imanını gizlemek zorunda kaldı ve bir tevriye ile Müslümanlığını gizledi. Ancak dünyevi makam için değil ülkeyi İslam’a kazandırmak için imanını gizledi ki yavaş yavaş kendine taraftar çoğaltmaya çalışabilsin. Yeterince güç kazandığı zaman da devrim yaparak ülkeyi İslamlaştırsın. Bu niyet ve durumunu Resulullah’a bildiriyor. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem de “Habeşliler sizinle savaşmadan siz onlarla savaşmayın” diyerek onun durumunu kabul ediyor ki vefat ettiği zaman da sahabelere “Bugün salih bir adam vefat etti. Kalkın kardeşiniz Ashame üzerine namaz kılın” diyerek salih olduğuna hem şahitlik ediyor ve hem de gıyabi cenaze namazını kıldırıyor. Tabi Necaşi ülkeyi eski yasalarla yönetiyor ve hedefine varamadan hicretin sekizinci yılında vefat ediyor. Allah rahmet etsin. Necaşi menfaati için değil Allah için koltuğu ve makamında kalıp uzun bir zaman ülkesini eski yasalarla yönettiği halde icmaen Müslüman ve salih bir Müslümandır. Zira Resulullah buna şahitlik etmiştir.(16)

3- Me’an valisi olan Ferve bin Amr El-Cuzami’dir. Bu zat, Rumlar tarafından Me’an ve civardaki Şam bölgesine atanan bir validir. Müslüman oluyor ve elçisini Resulullah sallallahu aleyhi veselleme gönderiyor. Müslüman olduğunu Ona bildiriyor. Rumlar durumu duyunca onu tutuklayıp hapsediyorlar. Rum kralı ona “Muhammed’in dininden dön, tekrar seni makamına iade ederiz” deyince o da “Ben Muhammed’in dininden ayrılmam. Sen de biliyorsun Hz. İsa aleyhisselam onun müjdesini vermiştir. Lakin sen krallığına kıyamıyorsun” diyerek cevap veriyor. Ondan sonra da Rumlar onu şehid ediyorlar.(17)

İşte bu üç yönetici de Resulullah’ın gerçek peygamber olduğunu biliyorlardı. Birincisi, krallığına kıyamadığı için iman etmedi, İslam ve Müslümanlara olan düşmanlığına devam etti.

İkincisi, ülkesini tedrici olarak Müslümanlaştırmak için imanını gizledi ve gizlice taraftar kazanmaya çalıştı.

Üçüncüsü, hem canını ve hem de koltuğunu İslam’a feda etti ve mertçe şehadete koştu.

Şimdi birincisini örnek alan hiç şüphesiz kafirdir. İkincisini örnek alan hiç şüphesiz Müslümandır. Üçüncüsünü örnek alan da hiç şüphesiz doğru bir yol izlemiştir. Aynı akıbete maruz kalırsa şehittir.

Allah-u Teâlâ hakkı hak olarak bize göstersin ve onunla yaşamayı nasip etsin ve batılı da batıl olarak bize göstersin ve ondan uzak durmayı bize nasip etsin.

M. Beşir Varol / İnzar Dergisi – Aralık 2013 (111. Sayı)

KAYNAKLAR:

1- El-Veciz Fi Usulu’l-Fıkhi/Abdulkerim Zeydan s: 267
2- El-Cihadu ve’l-Kitabu Fi’s-Siyaseti’ş-Şer’iyye/Dr. Hayr Heykel C.1 S: 662-681
3- Tefsiru’l-Kasımi Tevbe 84. Ayetin tefsirinde
4- El-Mecelle S: 32, El-Kavaidü’ş-Şer’iyye rakam 28,29-30 El-Kavaidü’l-Fıkhıyye/Ali Ahmed Nedevi s: 170-276 Usulü’l-Fıkhı’l-İslami/Dr. Muhammed Mustafa Zuhayli s: 98
5- Mecmuatü’l-Fetava/İbn-i Teymiyye C: 20 S: 30-36
6- El-Cihadü ve’l Kitalu Fi’s-Siyaseti’ş-Şer’iyye/Hayr Heykel C: 1 S: 283
7- El- Cihadu ve’l Kitalu Fi’s-Siyaseti’ş-Şer’iyye C: 1 S. 66, El-Mecelle s: 32, Usulu’l Fıkhı’l-İslami/Dr. Muhammed Mustafa Zuhayli s: 98, Mecelletü’l-Ahkami’l-Adliyye madde rakamı 27 s: 14,28
8- El-Eşbahu Vennezair/Suyuti s: 159/El-Cihadu ve’l Kitalu Fi’s-Siyaseti’ş-Şer’iyye c: 1 s: 735
9- Mecmu’u’l-Fetava/İbn-i Teymiyye c: 20 s: 34
10- El-Cihadu ve’l Kitalu Fi’s-Siyaseti’ş-Şer’iyye/Dr. Hayr Heykel c: 1 s: 796-801, Es-Siretü’l-Halebiyye c: 3 s: 279-780, Buhari Hadis no: 2877-3881, Fethu’l-Bari c: 7 s: 191, Kastalani c: 6 s: 192
11- Maide Suresi 2. Ayet
12- Maide Suresi 2. Ayet
13- El-Veciz Fi Usuli’l-Fıkh/Dr. Abdulkerim Zeydan s: 245
14- Tefsirü’l-Kasımi c: 5 s:340 Nisa 48. Ayetinin tefsirinde
15- El-Bidaye Ve’n-Nihaye c: 4 s: 262-268’e kadar
16- El-Cihadu ve’l Kitalu fi’s-Siyaseti’ş-Şer’iyye/Dr. Hayr Heykel c: 1 s: 796-800
17- a.g.k aynı cild aynı sayfa

 


Mehmet Beşir Varol

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS