Dinler,fikirler ve rehber karekterlerin düşünceleri tarih sahnesinden silinirek yok edilmezler genellikle. Çoğunlukla var olan tağyir yani değiştirme değil tahrip yani asli kimliğinden soyutlayarak yeni anlamlar yüklemektir. İslamında tarih sahnesindeki seyri bu genel ilke dışında değerlendirilemez. İslamı tağyir edemeyeceğini, Kuranı kaldıramayacağını iyi bilen zalimler onun asli manalarında değişiklikler oluşturma yoluna gitmişlerdir. Bazen bunu anlamı daraltmak, bazende olduğundan daha geniş manalara taşıyarak asli kimliğinden soyutlamak suretiyle bu eylemlerini gerçekleştirmişlerdir.
Şüphesiz ki bugün İslami kavramlar içerisinde en fazla tahrip edilmiş kavram olarak karşımıza çıkar tebliğ ve cihad. Her iki kavramda asli manası üzerinde müslümanların aksiyoner ruhunu, mücadeleci kimliğini ifade eder. Tebliğ ve cihad ümmetin yeryüzünü yeniden Hakkın öğretileri çerçevesinde inşa etmesinin yolunu açtığından olsa gerek küfür ehli ve onların yerli işbirlikçileri bu iki kavrama adeta savaş açmışlardır. Tebliğin gerçek manasıyla yapılabilmesini engellemiş, cihadı ise törer olarak lanse etmişlerdir. Tebliği sadece söz ile iyiyi ortaya koyma şeklinde tanımlayarak gerçek anlamını daraltmış veya onu zamanın ruhuna uymayan bir ilke olarak müslümanın önüne çıkarmaya çalışmışlardır. Cihadı ise anlam daralması ile beraber bir de Kuran ayetlerinden uzak bir manada sadece tebliğ boyutu içerisinde değerlendirmişleridir.
Evet tebliğ Kur’an ve sünnetin öğretisinde emr-i bil maruf, nehyi anil münkerdir. Yani iyiliği söyleme değil emretme, kötülüğü sadece ortaya koyma değil yasaklama sözkonusudur. Eğer şartlar bu ilahi emri tam anlamıyla yerine getirmeye uygun değilse, kamil manasıyla bu ilahi emir ortaya konulamıyorsa müslümanın bu defa görevi şartların uygun hale gelmesi için çaba sarfetmesidir. Bu noktada beklemek, işi oluruna bırakmak ve sabır adı altında zillet ve meskeneti kabullenmek İslami bir tavır değildir. Belki müslümanın bu noktada görevi uygun zeminin oluşabilmesi için normalden daha fazla enerji sarfetmesidir. Çünkü unutulmamalıdır ki vacibi gerektiren şeyde vacib, farzı gerektiren şeyde fıkhen farzdır. Nasıl ki abdest fıkhen vacib hükmünde olmadığı halde namaz için olunca vacib oluyorsa, aynen öylede normal zamanlarda gerekmeyen bir çaba küfrün hakim olduğu toplumlarda gerektiğinden dolayı şart olur.
Tebliğ konusunda Kuran-ı Kerim’de geçen:
Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler ( Tevbe:71)
Onlar (o müminlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah`a âittir.( Hacc:41)
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah`a inanırsınız.( Al-i İmran:110)
İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.( Âl-i İmran:104)
Şimdi sen emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir.( Hicr:94)
Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir.(Zariyat:55)
Şeklindeki ayetler tebliğin farziyetini ortaya koymaktadır.
Bu konuda Allah Resülü(a.s.v.) da:
Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: Nefsimi kudret elinde tutan Zat´a kasem olsunki , ya ma´rufu emreder ve münkerden de yasaklarsınız veya Allah´ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez-Tirmizî, Fiten: 9, (2170) şeklinde buyurmaktadır.
Cihad ise sadece mistik bazı argümanlarla nefislerin ıslahı ile uğraşmak değildir. Evet nefislerin ıslahı cihadın zirvesidir. Nefs ile cihad en büyük cihadtır. Ama o zirveye ancak Kur’anın ortaya koyduğu mücadele yollarıyla ulaşılabilir. Yani nefs ile cihad ancak küfre karşı yapılacak cihadla tekmil olur, kemal bulur. Küfre karşı zillet ve meskenete bürünerek, zalimlere, despotlara boyun eğerek nefislerin ıslahından söz etmek havanda su dövmektir. İşte cihad her daim despotların karşısında dikilmek, toplumları Allah ve Resülü ile diriltmektir denilirse yanlış bir tanımlamada bulunulmamış olur. Kuranda bahsi geçen kıtal- savaş emride bu mücadelenin kendisidir.
Cihad, cephelerde elde edilen bir mücadele şekli olarak Kuran da karşımıza çıkmaktadır. O yüzden cihadı bu manasının dışında tanımlamak Kurana karşı su-i edeptir. Fakat cihad ufkunda bu manayı inkar etmeden ve bu hükmü belli bir zamana hasretmeden yapılacak zamanın şartları içerisindeki tanımlamalar da anlamı daraltmamış olur. Belki bazen bir kelime, bir söz, islami bir tebliğ, bazen bir susma, bazen sadece yüzünü ekşitme ve benzeri davranışlar kısaca her işi Allah rızasını kazanma maksadıyla serd etme bir nevi cihadtır. Bugün kü şartlarda İslamın güç olması için gösterilen her çabayı, atılan her adımı cihad kapsamında değerlendirebilmek gerekir. Çünkü tarihin her diliminde cihad bayrakları dalgalanmaz, savaş ateşleri tutuşmaz. Bazı dönemler barış ve emniyet dönemleridir. Bu noktada karar mercileri İslami toplumun yöneticileridir. İşte savaş yoluyla cihadın olmadığı veya olamadığı veyahutta bu cihada hazırlık dönemlerinde Allah için gösterilen her çaba cihad kapsamında değerlendirilmelidir.
İslami tebliğ kula kulluğa son verip tüm kulları sadece yaratıcıları olan Allah’a kul yapma gayesiyle yapılır. Tebliğin amacı insanlar ile Allah arasındaki tüm engelleri kaldırmaktır. İslami cihadın gayeside aynıdır. Yani insan ile Allah arasındaki engellerin kalkması için cihad edilir. Cihadın asıl felsefesi budur. Öyleyse tebliğ ve cihad aynı maksat ile yapılan eylemlerdir. Birbiri içerisinde, birbiriyle bağlantılı davranışlardır. Cihad tebliğin önündeki engellerin kalkması maksadıyla yapılır. Tebliğde cihadın zeminini oluşturur. Madem ki durum budur öyle ise tebliğ ve cihad birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmemelidir. Belki biri diğerinin basamağı olarak ele alınmalıdır. Tebliğ yapılırken türlü türlü engellemeler ile karşılaşılır. İşte cihad o engellerin kaldırılmasını sağlar, böylece tebliğin önü açılır.
Cihadı tebliğden ayrı, tebliği de cihadtan gayrı düşünmek mümkün değildir. Cihad ve tebliğin asli kimlikleriyle anlaşılıp, dirilen bir ümmet olmak dilekleriyle…
Zülfikar Fırat / İnzar Dergisi – Aralık 2013 (111. Sayı)
Zülfikar Fırat