Aslında Suriyeli deneyim sahibi âlim ve eşraf eş-Şeyh Muhammed Said el-Arafi daha önce İmam’ı uyarmış, ona “İki tür kişiden sakın ve onları kendileri de gelse hiçbir zaman davanın saflarına alma. Bunlardan biri salih bir kişi olsa bile hiçbir inancı olmayan inkârcıdır. Böyle bir kimsenin düzelmesini ummak, akidesiyle tamamen sizden uzak iken imkânsızdır. Diğeri ise otorite tanımayan ve itaatin ne demek olduğunu kavramayan salih bir kimsedir. Böyle bir kişi, münferit olarak faydalı olabilir, tek başına bir işte başarı sağlayabilir, fakat cemaatin ruhunu bozar, salihliğiyle onları aldatır, muhalefeti ile cemaati dağıtır. Bu tür kişilerden cemaatin saflarına sokmadan yararlanabilirsen yararlan. Aksı halde saflar bozulur ve çalkalanır. Halk bir kimsenin safın dışına çıktığını görürse bir kişi ayrıldı, demez de safın kendisi eğridir, der.” demiş. (1)
Ancak İmam o dönemde gençtir, onun yetenekli insanlara ihtiyacı vardır ve sürekli kendisine yeni insanlar gelmekte ya da önerilmektedir. İşte böyle bir ortamın ürünü olan hoca İmam’ın başına olmadık işler getirir.
Şuur hali, bir yücelmedir; ona çıkmak için enerji tüketmek gerekir. Şuursuzluk hali ise bir çukurdur. Kişinin ona düşmesi için “kendisini salması” yeterlidir. İnsan, şuurunu bıraktığı an, şuursuzluk çukuruna yuvarlanır.
Şuurdan uzaklaşmak iki türlüdür:
1-Şuurdan anlık kopuşlar yaşamak
2-Şuur öncesine dönmek
Birincisi “gaflete düşmek” sınırları içinde görülebilir. Gaflet, yaşanılabilir bir haldir, “anlık” bir “kontrolsüzlük”, bir “iç denetim dışına çıkış” problemidir.
Gaflete düşmenin çok sayıdaki sebebinden birkaçı şunlardır:
1.Korku: Ani korku karşısında şaşkınlık yaşayan kişi, insani şuur kaybına uğrayarak bir an için bütün mukaddes değerlerini unutarak sadece kendisini kurtarma derdine düşebilir. Mü`min bir insan Allah (cc) yolunda savaşta, bir anlık dalgınlıkla düşmana sırtını dönmesi gibi… (halini gördüğü an, şeytana lanet okuyacak ve mevzisine geri dönecektir.)
2.Öfke: Kişi öfkelenince (sonradan edindiği şuuru kaybeder) babasının alışkanlıklarına geri döner, derler. Tanıdığınız biri, öfke halinde, ancak şuursuz bir kişinin edebileceği hakaretleri, küfürleri edebiliyor. Bir anda “Bu da ne?” diyecek bir duruma düşüyorsunuz. Çünkü o, asla ondan beklemediğiniz ancak halktan birinin söyleyeceği sözler söylemiştir. (Muhtemelen öfke hali geçince kendisi de utanacak, defalarca özür dileyecektir.)
3.Aşırı Sevinç-Keyifleniş: Nefsanî arzulara kapılma halidir. Esprilere dalan bir kişinin ortamdan keyif aldıkça bulunduğu düzeyden beklenmeyen sözler söylemesi, bu halin bir neticesidir.
4.Haset: Kardeşindeki bir nimete göz dikenin (hırslanma halinin şuur halini bastırarak) onun hakkında iftiralar üretip yayması gibi. Normal koşullarda o iftiraların o kişi tarafından üretilmesi asla beklenemez. Bununla onda işlenilen takva düzeyi arasında ağır bir çelişki vardır. Ama o, bir kez düşmüştür; şuur onda etkisiz eleman olmuş.
Bu hallerde kişinin yaşadığı nedir? Nasıl izah edilebilir onun durumu? En doğrusunu Allah (cc) bilir, şüphesiz ki O, kulları hakkında en geniş bilgiye sahiptir; kullarının içlerinde sakladıklarını da, açığa vurduklarını da bilir. Ancak araştıran kulların bildiği şudur:
Kişide akıl ile nefsanî arzular / duygular arasında bir çekişme vardır. Kişi, duygularına, nefsanî arzularına kapılınca şuurun bağlı olduğu akıl geri plana çekilir.
İnsanın duygu (nefsanî arzu) yanı anlık tatmine bakar. Nefsanî arzunun, geleceğe bakma kabiliyeti yoktur. Bir anlık bir tatmin olma hali, nefis için cennet bahçelerinden tatlıdır.
Denetimsiz duygu coşkusuna kapılan kişi, içinde bulunduğu ortama göre (olumsuz) davranır. Yaptığının doğru olmadığını, ancak korkusu geçtiğinde, öfkesi dindiğinde, espri ortamı son bulduğunda, keyfini bozan bir neticeyle karşılaştığında, hasedin düşük hali ona hatırlatıldığında ve şuur onda yeniden galip geldiğinde anlar.
Anlatılanlardan anlaşıldığı üzere burada ifade edilenlerin “gaflete düşme” sınırları içinde görülmesinin iki koşulu vardır:
1- Bu davranışlar, uzun bir süreye yayılmamalı. Birbirinden kopuk zamanlarda yaşanmalı.
2- Kişi, durumunu kendiliğinden veya emr-i bil maruf, nehy-i anil münker neticesinde fark ettiğinde yaptığından utanmalı, pişmanlık duymalı ve tövbe etmeli.
Bu,
FİKİR DEĞİŞTİRME DEĞİLDİR
“Şuur öncesine dönüş”, kişinin içten veya dıştan gelen uyarılara karşı duyarlılığını yitirerek gafletin onda süreklilik kazanmasıdır.
Şuur öncesine dönen kişi, artık (bazen) gaflete düşen (zayıf) biri değildir; gafilin ta kendisidir.
Ondaki bu hali, inanç veya fikir değiştirmek olarak değerlendirmek de yanlıştır. İnanç, değiştirmek, bir insanlık halidir. İnsanların iman etmeleri mümkün olduğu gibi, irtidat etmeleri de öfkelenilecek-üzülecek bir durum da olsa insanlık gerçeği açısından içinden çıkılmayacak bir durum değildir.
“Fikir değiştirmek” ise dışarıdan nasıl görülürse görülsün kişinin kendisi açısından “bir şuur halinden başka bir şuur haline geçiş”tir. Bu, uygun sebepleri olduğunda ve esintiye göre yön almaya dönüşmediğinde sıradan bir insanlık halidir.
“Şuur öncesine dönüş”, bunlardan farklıdır. Bu hale düşen kişinin inancından veya fikrinden vazgeçmesi söz konusu değildir. Onda inançta, fikirde, hatta bilgide davranış değişikliğini gerektirecek bir değişim izleyemezsiniz. Bu esaslarda geçmişte ne ise bugün de odur. Onun halini irtidat edenin ya da fikir değiştirenin halinden daha şaşırtıcı kılan da bu “ikilik”tir. Onda tam anlamıyla bir iç hapis, bir hücre oluşmuş. O, inancını, fikrini, ilmini kendi içinde oluşturduğu o hücreye tıkamış; orada mahpus halde, pasif halde tutuyor ve etkisizleştirilme başarısından (!) istifade ederek nefsanî arzular koridorunda, duygu boşluğunda” yaşıyor.
İrtidat eden veya fikir değiştiren kendisindeki bir şeyi “nesh” eder, onun yerine yeni bir şey alır. Hâlbuki şuur öncesine dönen, geçmişi hem üzerinde taşır hem ona aykırı davranır.
Şeytan, bir kez onun kalbine girmiş, o da “zikre sarılıp şeytana karşı tedbir almaktansa ona yol vermiş, onun önünü açmış nihayetinde şeytan onun şuurunu mahpus tuttuğu hücreye nöbetçi olmuş, onun kalbi üzerinde oturmuş, orada tahtını kurmuş, onun aklı işlemiyor, duyguları ise şeytani yönde yol alıyor.
Onu bu hale düşüren,
Korku ise, onda zarar verme yönünde hayvansal bir hal yaşanır. Açlıktan ölme korkusundan yavrularını yiyen bir hayvan gibi bu kişi de dünya hayatından kopma korkusuyla kardeşlerine zarar verebilir.
Öfke ise, onda vahşi bir hayvan gibi korkunç bir saldırganlık gözlenebilir. Şuur halinde iken olumlu yönde ne kadar cesur ise bu halde kötülük yapmakta o kadar cesur olabilir.
Haset ise, akla gelmedik desiseler içine girebilir.
Keyiflenme hali ise, en aşağılık nefsanî arzulara teslim olabilir. Hem de eski inanç, eski fikir, eski bilgi onda var olduğu halde…
Şuur öncesine dönenlerin en tehlikesizleri, “arada kalanlar”dır. Onlarda ne bir iyilik var ne de bir kötülük… Bir uyuşma halindeler. Şeytan, onlara o hallerini tatlı gösterir. Onlar, kendilerini o halde mutlu zanneder. Dış ve için uyarılarından tiksinti derecesinde rahatsız olur; dış uyarılara tepki göstererek, iç uyarıları ise haram sınırları – ya da büyük günah sınırları – içine girmeyen ancak düşünceyi uyuşturucu etkinlikler yaparak savarlar.
Gerek dış gerek iç uyarıyı etkisiz hale getirmeyi “şükür bir daha kurtuldum” diyerek sevinçle karşılarlar.
Yüce Allah (cc), kendilerine bir yol göstermeye ya da ecel kendilerini buluncaya kadar bu halde debelenip dururlar.
_________________
1. Hatıralarım, Hasan el-Benna Beka yay. S:171
2. Aynı eser s:208–236
Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Eylül 2012
Dr. Abdulkadir Turan