Bunun aksine Suriye Cumhurbaşkanının Suriye devriminin patlak vermesinden sonra 29 Mart 2011’de parlamentoda yaptığı konuşma belirsiz ve gerilim doluydu. Esed, hitabeti süresince Arap Baharı ile başlayan devrimlerle alay ediyor ve bunun yeni bir dönem olduğunu görmezden geliyordu. Suriye’de olanları bir komplo ve isyan olarak nitelendirerek vatandaşlarına bu çamura bulaşmamalarını, bunun ‘milli, ahlaki ve dini bir görev’ olduğu çağrısında bulunuyordu. Hemen hemen aynı zamanlarda iktidara yükselen genç liderlerin meseleye oldukça farklı perspektiften bakmaları, bilhassa halkın taleplerine ve isteklerine cevap vermedeki bakış açılarındaki devasa farkı ortaya çıkarıyordu. Bu büyük fark geçen yılın başlarından bugüne kadar her iki ülkede de devam etmekte olan gelişmelerle daha da şiddetlendi.
Yaptıkları ilk konuşmanın üzerinden üç ay geçtikten sonra her iki lider de yeniden halklarının önüne çıktılar. Ve yine ikinci kez her ikisinin de yaptığı konuşma arasındaki devasa fark ortaya çıkıyordu. Fas kralı 6. Muhammed 17 Haziran’da Faslılara seslenerek güvenilir bir kurum tarafından takdim edilen bir dizi anayasa değişikliği yapılacağını söyleyerek tarihi bir gün yaşadıklarını ilan ediyordu. Parlamento seçimleri havasına giren halkına da birkaç hafta sonra yapılacak referanduma katılmaları çağrısında bulunuyordu.
Fas monarkının hitabından üç gün sonra Şam Üniversitesinden halkına konuşan da Beşar Esed idi. Tekrardan konuşması tehdit ve içi boş vaatlerden oluşuyordu. Ulusal uzlaşı vaatleriyle ilgili sözcükler anayasal yeniliklere karışarak reform ve değişim talep eden protestoculara yönelik tehditlerle sürüp gidiyordu. Protestocular ülkeyi istikrarsızlaştırma komplosu içinde yer almakla suçlanan sabotajcılar olarak nitelendiriliyordu. Konuşmada verilen bazı sözler de vardı ama Suriyelilerin ta Esed’in babasının yerine geçtiği günden beri, yıllardır duydukları reformların yerine getirilişi için açık bir yol haritasına değinilmiyordu. Suriyeliler son on yılda temelde elle tutulur bir ilerleme görmediler. Tam aksine, Esed’in diyalog ve reforma dair seslenişi, konuşmasındaki diğer bölümler içinde eriyip gitti ve rejimin sokağın mesajını anlamadığını ve halk protestolarına karşı koyarak askeri ve güvenlik kuvvetleriyle bunları bastıracağını teyit ediyordu.
Açıkça görülüyor ki Suriye rejimi krizi çözme hususunda güvenlik seçeneğini ana seçenek olarak belirlemişken, Fas, reform yoluna girmiştir ve verdiği sözleri yerine getirmektedir. Anayasa değişikliği konusunda referandum yapıldı ve parlamento seçimleri de icra edildi. Bu durum Fas’ın seçim tarihinde devrimle eşdeğer bir durumdur. Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Sekreteri Abdelilah Benkirane, siyasal spektrumun her iki ucundaki partilerden tutun merkezindeki partilere kadar tüm aktörlerce paylaşılan koalisyon hükümetinin başına getirildi. Bu hükümet, ülkedeki siyasal çoğulculuğu ve çeşitliliği yansıtmaktadır. Aşamalı bir reform süresi boyunca Fas, hem zaman kazandı hem de şu an diğer ülkelerde tanık olduğumuz ızdırabın üstesinden geldi. Dahası Fas anayasal değişiklikleri yapma ve parlamento seçimlerini gerçekleştirme hususunda Arap Baharı yaşanan tüm ülkelerden hızlı çıktı. Örneğin Mısır ve Tunus hala devrimlerinin sancılı dönemlerini yaşamaktalar ve yeni anayasa hazırlama ve bu anayasaya uygun seçimlere gitme konusunda önlerinde daha uzunca bir yol var. Tunus’un, Fas’tan önce, geçen Ekim ayında seçimlere gittiği doğrudur ama yeni anayasa yapmaya götürecek hazırlıkları yapıyor, ayrıca yeni seçimler ve diğer anayasal aşama için de zemin hazırlıyor. Mısır’a gelince, devrimin patlak vermesinden beri epeyce acı çekti; başkanlık seçimleri hala beklenmekte ve anayasal mücadelenin kolay ve yumuşak bir geçişle sağlanmayacağı değerlendirilmektedir.
Yaptığımız kıyaslamada daha da ileri gidersek Yemen’in çok daha talihsiz olduğu çünkü devriminin orduyla ve politikayla karşı karşıya kaldığı görülecektir. Rejimin gerçekten tepelenmiş mi olduğu yoksa cumhurbaşkanının dış seyahate çıktığı ve bir gün politik sahneye dönerek partisinin başına geçerek yeniden ülkeyi yöneteceği mi konusunda insanların kafasında belirsizliğe neden olan bir algı var.
Öte taraftan Libya da otoriter rejimlerin halklarına karşı ne derece vurdumduymaz olabileceklerinin dikkat çekici bir örneği olarak durmaktadır. Kaddafi ülkesini kan gölüne çevirmiş ve sonunda yabancı müdahalenin yapılmasına neden olmuştu. Tabii Libya’da durumun iyileşmesi, savaşın ve Kaddafi döneminin yok ettiği şeylerin yeniden inşa edilmesi için daha fazla zamana ihtiyaç var. İşin en korkunç yanı ise Libya tecrübesinin birçok açıdan en yakınımızdaki Suriye’de de yaşanmakta olduğu ve rejimin daha fazla işkence ve öldürme girişiminde bulunması, bedeli ve pahası ne olursa olsun rejimin halk ayaklanmalarını bastırmak için kararlı oluşudur.
Fas tecrübesi hak ettiği değerlendirmeyi göremedi, çünkü hak ettiği ilgiyi çekemedi. Ayrıca diğer devrimlerin kanlı olayları ve ayaklanmaları politik alanı kaplamış ve haber bültenlerinde Fas’a yer bırakmamıştı. Buna rağmen Fas deneyimi önemli bir ders vermektedir; reformlar insanları memnun edebilir ve soluklanma mümkündür. Ve bu türden reformlar, sonunda diyalog kapısını kapatan ve barışçıl geçiş şansını ortadan kaldıran dört bir yanımızdaki kan deryalarına ve vahşi bastırma yöntemlerine gerek duymadan hayata geçirilmelidir. Bazı liderlerin dinlemeyi sevmeme gibi bir alışkanlıkları var, hatta dinleseler bile halklarının verdiği mesajları anlamamaktadırlar.
Osman Mirghani
(20 Şubat tarihli Asharq Alawsat’tan Süleyman Kaylı tarafından İnzar için tercüme edildi.)
İnzar / Çeviri Makaleler