“Her nefis ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi şer ile de hayır ile de deniyoruz. Sonunda ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 35)
“Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: “Cebrail (a.s) bana geldi ve şöyle dedi; ‘Ya Muhammed (s.a.v)! İstediğin kadar yaşa, (sonunda) mutlaka öleceksin! İstediğini sev, (sonunda) mutlaka ayrılacaksın! İstediğin şeyle amel et, (sonunda) onun karşılığını göreceksin! İyi bil ki, müminin şerefi, geceleri kaim olmasında; izzeti de insanlardan müstağni kalmasındadır.” (Hâkim, 4-360 – 361 – 7921)
Ekseriyetle insanlar için ömür müddeti hayali yolculuklardan ibarettir; birisi biter, diğeri başlar; insan ömür boyu hayallerin peşinde koşar… Bugün bu olur, yarın şu olur; ardı arkası kesilmeyen hayaller insanın gönlünü doldurur. Ama bu hayallerin içinde umumiyetle hiç ölüme yer yoktur; hayalleri yıkan ve lezzetleri bozan ölümü hatırlamak istemez insan, kolayca unutur… Hayallerine kavuşmak arzusuyla sabah-akşam nice hesaplar yarar; sebeplerle uğraşır durur; hadiselerin rüzgârına kapılarak sağa sola savrulur… Çoğu zaman da gündelik hadiselerin girdabına kapılıp akıntıda kaybolur… Nereye ve niçin gittiğini düşünmeden günler, aylar ve yıllarca işte böyle şuursuzca netice ve akıbeti meçhul hayallerin ardında koşar durur… Bazen da Dimyat’a pirinç almaya giderken, evdeki bulgurdan olur. İnsan ömür boyu nice sukut-u hayaller yaşar; üzülür, ağlar ve aldandığını anlar. Sonra yine hayaller kurar; hayal atına binip bir takım serapların peşinden koşar.
“Ömür boyu sürer bu, gidiş-geliş, bekleyiş.
Derken bir gün aniden, son saat gelivermiş…”
Şu üç günlük yalan dünyada, hayal kurup da sukut-u hayale uğramayan bir fani hiç yoktur! Çünkü dünya fanidir; zevale mahkûmdur; bekası yoktur… Bekası olmayanın vefası da yoktur… Sonsuz ahiret yurduna nispetle bir gecelik rüyadan farksız şu yalan dünyanın üzerine kurulan bütün köprüler eninde sonunda yıkılmaya, dünya eksenli bütün hesaplar sukut-u hayale mahkûmdur. Dünya, metau’l-ğurur’dur… Aldanış yurdudur... Kimisi malına, kimisi makamına pek çoğu metaına aldanır…
Dünyada aldanışın sonu yoktur; insan bir defa kapılmaya görsün; kapılır ve aldanır gider de nereye ve niçin demeden ömür boyu bir takım hayallerin peşinde koşarak miadını doldurur.
“Enes ‘(radiyallahu anh) şöyle dedi: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yere bir takım çizgiler çizdi. Sonra da çizgileri göstererek şöyle buyurdu: ‘Bu, insan; şu da onun ecelidir. İnsan bir takım hayaller içinde yaşayıp giderken, bir de bakar ki en yakın ölüm çizgisi karşısına gelivermiş.” (Buhari, Rikak, 4; Ayrıca Tirmizi, kıyamet, 22; İbn-i Mace, Zühd, 27)
Aldanış, bir şeye kapılmakla veya tutkuyla sarılmakla başlar… İnsan aşkla bağlandığı şeye karşı kör ve sağırdır… “Denize düşen, yılana sarılır” misali, dünyada herkes netice ve akıbetini düşünmeden bir şeylere sarılır; uzayıp giden emellerle yıllarca oyalanır… Bazen bu emeller insanın bütün ömrünü ipotek altına alır; nadide ömür sermayesi bir hiç uğruna harcanır. Dünya nice seraplarla dolu, aldatıcı bir metadır. Ayet-i kerimede işaret buyurulduğu gibi: “… Her susayan onu su sanır aldanır…” (Nur: 39) Aynı minvalde Kehf Suresi (103-104) de: “De ki; ‘Yaptıkları işler itibariyle en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Bunlar, kendilerini iyi bir iş yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çalışmaları boşa giden kimselerdir!”; “(dünyada) çalışmış, boşuna yorulmuştur.” (Qasiye: 3) ayet-i kerimelerde iman nimetinden mahrum olanların hali haber verilmekle birlikte, iman ehlinin alacağı ibretlik derslere işaret buyurulmakta ve onlar gibi dünyaya aldanıp kapılmaktan sakındırır…
Bu açıdan bakıldığında, dünya hem serabistan hem de bu seraba kapılıp aldananlarla dolu bir ibretler diyardır… Dünya sahnesinde arz-ı endam eden suretlere netice ve akıbet nazarıyla bakanlar, ibret alırlar; zevale mahkûm, gelip geçici, fani güzelliklere, üç beş günlük yalancı makam ve mevkilere aldanıp gönül bağlamaktan sakınırlar… Şu vefasız ve bekasız dünya serabına aldanıp gönül bağlayanların sonu acıklı bir hüsrandır; hayal kırıklığıdır… Zira alışıp bağlandığı şeylerden ayrılmak, sevdiklerinden uzak kalmak ve sukut-u hayale uğramak insan için acı ve ıstıraptır. Dünyada ise hicran kaçınılmazdır… İnsan ne kadar severse sevsin, bu dünyaya aid hiçbir şey insana kalmayacaktır. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, ister istemez sonunda bir gün ondan ayrılacak; gönül bağladığı her şeyi yine dünyada bırakacaktır. Ecel kapıya gelince, hayaller sukut olacaktır…
“Ayrılacağı şeye insan nasıl bağlanır,
Akıbeti görür de bile bile aldanır…
Dünya aldanış yurdu, son durağı kabristan
Şu yalancı dünyada, insana en son mekân…”
Hadis-i şeriflerde;
“Dünya sevgisi her hatanın başıdır!” “Lezzetleri bıçak gibi kesen – ölümü– çokça hatırlayın!” (Tirmizi, Zühd, 4; 1861 – 1862; Nesei, Cenaiz, 3; İbn-i Mace Zühd, 31) buyurularak, kalplere yerleşen dünya sevgisi marazından kurtuluşun ilacı haber verilmiştir; dünyevi fani lezzetleri altüst eden ölümü hatırlayıp gaflet uykusundan uyanmak ve kendini kabir ehlinden saymak ve kabirde huzur ve sürur duyacağı şeylere (salih amellere) sarılmaktır. Mademki ölüm, her faniyi bekleyen kaçınılmaz bir hakikattir ve her nefesin ardında da bir ölüm ihtimali vardır; akıllı kimseye düşen, kendini bu gerçeğe hazırlamak, mümkün olsa, her anını ölüm şuuruyla yaşamaya çalışmaktır. Çünkü insan ölümü unutsa bile, ölüm insanı unutmayacaktır.
“Ebu Said el-Hudri (r.a) şöyle dedi: “Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem minbere oturmuş, biz de onun etrafına oturmuştuk. Şöyle buyurdu; ‘Benden sonra size dünya nimetlerinin ve ziynetlerinin açılmasından ve onlara gönlünüzü kaptırmanızdan korkuyorum.” (Buhari, Zekât, 47, cihad, 37)
İnsan, tabiat-ı nefsi itibariyle bir şeye kapılmaya, etkilenip aldanmaya ve mahiyeti ne olursa olsun iyi kötü alıştığı her şeye ünsiyet edip bağlanmaya son derece müsaid bir yapıdadır. Alışmak, insanın en güçlü ve zayıf noktasıdır; aynı zamanda imtihanıdır… İnsanın sebepler dünyasında hayırla ve şerle imtihana tabi tutulacağı, imtihanlar karşısında haline ve tavrına bakılacağı ayet-i kerimelerde bildirilmiş; geçmiş ümmetlerin kıssalarıyla imtihanların ipuçları da verilmiştir… Rabbimiz, âlemleri kuşatan sonsuz rahmetiyle kullarını imtihan ederken, imtihan sorularının cevaplarını da önceden haber veriyor… Hak ve batıl (doğru ve yanlış) aşikâr olduktan sonra, tercih insana bırakılıyor… Her şey bu kadar açık ve net olarak ortaya konulduktan sonra, herkes tercihinin sonucuna katlanacak; dünyada seçtiği yolun serencamını bulacaktır… Kim anlamış, kim kazanmış orda belli olacak; belki milyonlarca insan sukut-u hayale uğrayacak; hatalı tercihlerinden dolayı milyonlarca kez hasret ve nedamet duyacaktır.
Hâlbuki insan şu kısacık dünya hayatında da binlerce defa sukut-u hayale uğramakta; hayalleri yıkılan uzak-yakın binlerce insana şahid olmakta, duymakta veya okumaktadır. Bunlardan yeterince ibret alsa, belki ebediyen sukut-u hayale uğramaktan kurtulmuş olacaktır…
Dünya, haliyle ve tarihiyle tam bir ibretler tablosudur; madde ve manada insanın hayatına şamil binlerce ibret levhası dünyayı doldurur…
Ayet-i kerimede;
“Hiç yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, bu sayede düşünen kalpleri, yahut (olanları) duyacak kulakları olsun. Gerçek şu ki, (sadece) gözler kör olmaz, fakat sinelerde olan kalpler (basiretler) kör olur.”(Hac, 46) buyuruluyor.
Geçmişte ve günümüzde milyonlarca insan konaklar; köşkler ve saraylar yapmış; servetler toplayıp yığmış; nice hayallerle taşa toprağa sarılıp, fani güzelliklere ve anlık lezzetlere aldanıp gönül bağlamış ama netice ve akıbette hep sukut-u hayale uğramış… Ne aradığını bulmuş ne de umduğuna kavuşmuş; belki çoğu “çalışmış, uğraşmış ama boşuna yorulmuştur.” (Ğaşiye, 3) Her ne kadar insan, dünya narkozunun tesiriyle uyuşmuş olduğundan, yaşadığı sukut-u hayallerin ıstırabını şu anda tam olarak duyamasa da, narkozun kesildiği ölüm esnasında, bütün zerreleriyle ve hücreleriyle bu acıyı duyacak ve nedamet ıstırabını yaşayacak…
Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere; “Ölüp de pişmanlık duymayan hiç kimse yoktur. Şayet ölen iyi kimselerden ise, daha fazla salih amel yapabilseydim diye pişman olur. Şayet ölen kötü kimselerden ise, tevbe edip kurtulabilseydim, diye pişman olur.”
Bir nefeslik sıhhate mukabil, bütün varını feda edebilecek kadar aciz, gafil ve muhtaç olan insan, üzerine nice hayaller kurduğu yalan dünyanın büyüsünden kurtulmak için, bir müddet zaman dahi olsa dünyaya, yatağında ıstırap çeken ağır bir hasta veya kabrinde yatan çaresiz bir mevta gözüyle bakması lazım… Gafletten uyanmak ve dünya sarhoşluğundan ayılıp kendine gelmek için emelleri geriye atıp eceli gözünün önüne getirmek, her vesileyle ölümü ve akıbeti düşünmek lazım… “Günde yirmi (veya şu kadar) defa ölümü hatırlamayan, gafiller defterine yazılır!” buyurulmuştur. Dünya zevkleri afyon gibi, insanı uyutur ve uyuşturur… Ölümü ve akıbeti unutan insan, dünyalık emellerin peşine takılarak ömür boyu deli danalar gibi sağa sola koşturur durur… Sonunda aradığını bulamadan ve hayallerine kavuşamadan kafayı mezar taşına vurur!.. Sonu mezarlıkta biten fani dünya rüyasına aldanan her gafilin akıbeti budur; yalan dünyanın hayalleriyle yatıp kalkan herkes sukut-u hayale uğramaya mahkûmdur…
Ama geç kalmış bir feryadın hiç kimseye faydası yoktur! Gafletten kurtulmak ve işi vaktinde anlamak için birkaç saatlik tefekkür; Hakk’ın inayetiyle belki uyanmak nasip olur…
Yusuf Akyüz / inzar Dergisi – Haziran 2014 (117. Sayı)
Yusuf Akyüz