İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Şubatta Baharı Müjdeleyen Kardelenler

2013-02-27
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Ne garip bir ikilidir ve ne garip bir ilişki vardır Şubat ile şehadet arasında… Yılın en soğuk aylarından biri olan Şubat ayı, şehidlerin bir bir toprağa düştüğü bir zaman dilimidir ve bu nedenle kaskatı bir bürudet kaplar yüreklerimizi her Şubat ayında…
Ne garip bir ikilidir ve ne garip bir ilişki vardır Şubat ile şehadet arasında… Yılın en soğuk aylarından biri olan Şubat ayı, şehidlerin bir bir toprağa düştüğü bir zaman dilimidir ve bu nedenle kaskatı bir bürudet kaplar yüreklerimizi her Şubat ayında… Tabiatın ölümü anlamındaki kış mevsiminin en soğuk aylarından olan Şubat ayı, manevi bir ölüm kokusu serper bu yüzden üzerimize… Ölüm ve Şubat ihtiva ettiği manalar itibariyle birbirileriyle ilintili olsalar da, hakikaten çok uzak düşüyor şehadet, bu zaman dilimine… Çünkü şehadet, fiziki olarak bir ölüm sayılsa da, hayatın ta kendisidir gerçek manada…

Bütün soğukluğu karı, ayazıyla yeniden yaşadığımız Şubat ayı, hatıra getirdiği şehitlerle bir kez daha acıtacak içimizi… Üşüyen bedenimiz, ayrılık hüznüyle titreyecek yine hasret acısıyla yüreğimizde kaynayan lavlar bile ısıtmayacak içimizi… Gözlerimizde canlanan anılar, hasret tülünü buğu buğu serpecek kirpiklerimize ve koyu bir bulut gelip oturacak gözlerimizin üstüne bir kez daha… Bir kez daha oluk oluk kaynayacak aradan geçen bunca zamana karşın yüreğimizde açılan onulmaz yara… Hüzün, gam, keder ve ayrılık acısıyla gözlerimizden boşanan yağmurlar, şubatın buzlarını eriten bir sel gibi akacak yine…

Şubatın şehadetle müsemma olması kendisi için bir şeref sayılsa da, ümmetin cengâverlerini, yiğitlerini ve rehberlerini bir bir toprağa verdiğimiz bir zaman dilimi olduğundan, içimizde yer edindiği tarifsiz bir acıyla anarız ismini… Her biri ayrı bir değer ifade eden, her birisinin yokluğu ayrı bir kayıp sayılan ve her birisi ayrı bir acı yaşatan şehidlerimizi bağrında barındırdığı için haklı, ama bir o kadar da buruk bir gurur yaşıyor olmalı bu yüzden Şubat ayı… Aylardan birini, diğer aylardan farklı kılan bir özelliğinin olması, hele de bu farklılığın şehidlerle ortaya çıkması, bir zaman dilimi için gurur kaynağı olmalıdır elbette… Şehidlerle birlikte anılması Şubat ayı açısından gurur, şeref, onur vesilesidir hiç kuşkusuz ancak sırf yaşattığı hüzün, gam, keder ve ayrılıklardan dolayı hep sevimsiz kalacak bu soğuk zaman dilimi bize.

Şubat ayı zaman diliminde kazandığımız şehidleri yâd edeceğiz bir kez daha… Evet, onlar zahiren ayrıldılar aramızdan ama şubatın ayazına döktükleri kanları, ak karları kızıla boyarken, bin bir çeşit rahmet ve bereket tohumları ektiler buzlu karın altındaki kara toprağa… Onlar, bir türlü gelmeyen baharın bir an önce gelmesi, doğmamakta inat eden şafağın dağların ardından tulü’ etmesi ve ümmetin üzerine kalın bir örtü gibi serilen ölüm uykusunun en kısa zamanda sona ermesi için feda ettiler aziz ruhlarını… Onlar bir müjdeci, bir uyarıcı, bir uyandırıcı oldular İslam ümmetine yeni bir ruh vermek için… İslam ümmetini ayağa kaldırmak, üzerine çöreklenen miskinliği, ataleti, ye’si zir-u zeber etmek için döktüler al kanlarını kara toprağa… Dünyayı adalete boğan eski ihtişamlı günlerimizi –eğer istersek- yeniden yaşayabileceğimizi ve –eğer istersek- bir kez daha dünyanın hâkimi olabileceğimizi anlatabilmek için bir tebliğ aracı olarak kullandılar mübarek bedenlerini… Onlar, sadece şubat ayında değil, bütün zaman dilimlerinde baharı müjdeleyen kardelenler gibi, cenneti gören gözleri ve bu gözden de dudaklarına oturan tebessümleriyle baharın uzakta olmadığını, karanlıkları yırtacak şafağın atmakta olduğunu ve içimizi ısıtacak pırıl pırıl İslam güneşinin doğmaya yakın durduğunu haber verdiler bize…

Bugün İslam dünyasında bir takım gelişmelerden bahsediliyorsa ve baharları andıran inkılâplar yaşanıyorsa eğer, aziz şehidlerin toprağa ektikleri tohumların filizlendiğinin en güzel ispatıdır elbette… Şu anda yeni yeni filizlenmiş olan tohumlar güçsüzse ve hayatiyetlerini sürdürmeleri özel ihtimam gerektirse de çok yakın bir zamanda acımasız ve keskin baltaların bile darbelerinden etkilenmeyecek bir güce erişecektir Allah’ın izniyle… Şehidlerimizin mübarek kanları ve aziz bedenleri, karanlılarda önümüzü aydınlatan bir meşale, kaybolduğumuzda yolumuzu gösteren bir rehber ve ümit aşılayan bir deva oldular ümitsiz kaldığımız zamanlarda… Onların yaktıkları meşalelerin aydınlığında yürüyor, onların rehberliğinde sahil-i selamete çıkıyor ve onların damarlarımıza zerk ettiği hayallerle ümitleniyoruz bugün…

Onlar, yaşantılarıyla “iki güzelden birisini” aradılar yıllar yılı… Ya zafer ya da şehadet diye çıktıkları mübarek İslam yolunda, önce şehadeti koydular dualarının başına, hamd ve salâvatlardan sonra… Onlar, şehidliğin ne kadar ulvi ne kadar ulaşılmaz ne kadar büyük bir makam olduğunu biliyordu çünkü… Bu yüzden de şehadeti, zaferin o iç gıdıklayan mutluluk ve gururuna tercih ettiklerini ilan ettiler daha yolun başında iken… Zaferi görmeyi elbette isterlerdi, ancak tahammülleri yoktu asla, şehadetin kendilerinden uzaklaşmasına… Eğer zaferden sonra şehadet rütbesine ulaşmak garanti olsaydı kendileri için, o durumda zamanın uzamasına sabredebilirlerdi belki… Ancak onlar bu riske girmek istemediler ve şehadeti aradılar her yerde, hiç durmadan adım adım…

Kanlarıyla şubat ayına ve tüm zaman dilimlerine taç giydiren şehitlerimiz, Rableriyle olan ahidlerini yerine getirdiler hiç şüphesiz… Çünkü onlar, karşılığında cenneti almak üzere canlarını ve mallarını satmak üzere bir anlaşma yapmıştılar Rableriyle… Tevrat, İncil ve Kur`an-ı Kerim’de yazılmış olan bu anlaşmaya sadık kalmak üzere hiç korkmadan, hiç çekinmeden, hiç pişman olmadan, hiç arkalarına bakmadan savaştılar, öldürüp öldürüldüler Allah yolunda… Ve onlar ahidlerini yerine getirdikleri için Rabblerinin kendilerine verdiği cennetle mükâfatlandırılmışlardır hiç şüphesiz… Var mı bundan daha büyük bir mutluluk, bundan daha büyük bir onur, bundan daha büyük bir ödül dünya üzerinde?!.

Onlar zahiren öldüler, ancak canlarını Rabblerine feda ettikleri için yaşamın kaynağına ulaştılar gerçek manada… “Onlara ölüler demeyin” ferman-ı ilahisi, bizim yaşayan ölüler, onlarınsa gerçek manada diriler olduğunu ispatlamaktadır bize… Hayat, ancak Allah yolunda adandığında anlam kazanır, mal ancak Allah yoluna harcandığında sahibinin olur, can ancak Allah yolunda verildiğinde hayat bulur çünkü… Allah’ın fazl-u kereminden bol bol rızıklanan, göz alabildiğince geniş ve akıl sınırlarının ötesinde bir güzelliğe sahip olan cennet bahçelerinde, yeşil kuşu binek yaparak sevinç içinde dolaşanlara ‘ölü’ denilebilir mi hiç?!. Geride bıraktıkları yakınlarına ve dostlarına, hiçbir korku ve endişe olmadığının, hiçbir şekilde üzülmediklerinin müjdesini vermek isteyenlere kim ölü diyebilir ki zaten?!.

Onların ardından gözyaşı döken ve onların hasretiyle yanıp tutuşan biz yaşayan ölüler, zamanın ve mekânın kayıtlı zincirlerinden kurtulup ötelerin ötesine geçerek özgürlüğüne kavuşmuş şehidlerimize gıpta etmekteyiz aslında… Bizim ağlayışımız kendi halimizedir ve onların ardından hala bu kahredici dünyanın çile dolu, gam, keder ve eziyet dolu hayatını yaşamak zorunda kaşımızadır bir bakıma… Aynı sözleşmeyi biz de yapmıştık Rabbimizle çünkü ve sözleşmenin şartlarını aynı ihlâs ve samimiyetle yerine getirmeye çalışmıştık gücümüzün el verdiği kadarıyla… Onlar, söz verdikleri üzere ahidlerini yerine getirdikleri için sevinç içinde, biz ise üzüntü içindeyiz hem onlardan ayrıldığımız ve hem de hiçbir değişiklik yapmadığımız ahdimizle bekliyor olduğumuz için… Hüznümüzün çoğu, ne kadar bekleyecek olduğumuzu bilmiyor oluşumuzdandır belki de… Allah şahittir ki, sözlerinde duran o yiğit erler gibi yana yakıla istemekteyiz şehidliği ve “ahdini değiştirmeden bekleyen erler” sınıfının mümtaz birer üyesiyiz inşaallah biz de…

Yine bir Şubat ayında, kanlarını ümmete feda eden aziz şehitlerimizi minnetle yâd ediyoruz bir kez daha… Bize kalan anmak, bize düşen gözyaşı dökmek, bize pay edilen sabır göstermektir ne yazık ki… Dileğimiz, duamız ve temennimiz, onların aydınlattığı yoldan ayrılmamak ve hiç gecikmeden onlara kavuşmaktır bir an önce…

Naşit Tutar / İnzar Dergisi – Şubat 2013
 

 


Naşit Tutar

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS