İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Siyer’i Doğru Okumak!

2022-04-19
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Ashâb-ı Kirâm radiyallahü anhüm, Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem ile beraber ve Ona tabi idiler. Dolayısıyla onlar, Siyer’i okumuyorlar; Siyer’in içindeydiler, onu bizzat yaşıyorlardı. Ashâb, Resûl-i Ekrem’in huzurunda iken Onu dinlemekle kalmazdı, aynı zamanda Ondan payına düşeni alır ve aldığıyla amel ederdi. Hz. Musab radiyallahü anh, sonradan şereflenerek Medine-i Münevvere makamına yükselen Yesrib’e İslam’ı anlatmak üzere gönderilmişti. Yesrib ahalisi, Ondan İslam’ı duydukça Resûl-i Ekrem’i merak ediyorlar ve “Acaba nasıl biri?” diye soruyorlardı. Suale muhatap olanlar, cevapta hiç güçlük çekmiyorlardı: Mekke’den gelen şu genci gördünüz mü? Musab’ı? İşte o, Muhammed salallahü aleyhi vesellem’e benziyor, diyorlardı. Siyer’in içindeki Asbab’ın konumu tam da buydu. Onlar, Siyer’in içinde yaşayarak Siyer’in sahibine benzemişlerdi. Resûl-i Ekrem, ruhunu teslim edince Ashab Onunla ilgili hatıraları anlatarak ve dinleyerek Onu sürekli yâd ederdi. Tabiin de onlardan dinlediklerini birbirlerine aktarır ve hayatlarına tatbik ederdi. “Siyer”, yaşam hâlidir, yaşam yürüyüşüdür, kişinin yaşam tarzıdır, hayat gidişatıdır. Ashab, Tabiin ve sair Selef-i Sâlihin için Siyerden söz etmek, bir yaşam tarzından söz etmekti. Resûl-i Ekrem’in yaşam tarzı… Öyle bir yaşam tarzı ki Hz. Aişe validemiz radiyallü anha, Onu yürüyen Kur’an diye tarif etmişti. Dolayısıyla Selef-i Sâlihin için Siyer’i öğrenmek, Kur’an’ın yaşanmış hâlini öğrenmekti, Siyer’i anlatmak da Kur’an’ı izah etmek gibiydi. İslam’ın mükemmel bir yaşanmışlığı nasıl olur? Onu beyan eden Siyer’dir. Selef-i Sâlihin, Siyer’i İslam’ın mükemmel yaşanmış tarzını öğrenmek için dinler, okur ve anlatırdı. Resûl-i Ekrem, bütün insanlığın peygamberi olmakla, çok yönlü bir şahsiyettir. O, dinî bir önderdir. Dinî önderlerin etrafında mitoloji dediğimiz efsaneler oluşur. O, aynı zamanda büyük bir askerdir. Büyük askerler etrafında destansı anlatımlar gelişir. Her iki anlatımın da ortak özelliği hakikatten uzak olmasıdır, abartılar içermesi ve genel olarak tabi olmanın; yani yaşanmışın tekrarlanmasının mümkün olmamasıdır. Selef-i Salihin, Resûl-i Ekrem’in etrafında mitolojik bir anlatımın, destansı bir abartının geliştirilmesine izin vermemiştir. Bu, Resûl-i Ekrem’in sair beşerlerden bir beşer değil, Hakkın hak elçisi olduğuna dair bir mucizedir; Onun Siyer’inden sonra ama Siyer’i ile doğrudan ilişkili olan bir mucizedir. Resûl-i Ekrem, hâşâ hiçbir topluluk tarafından asla tanrılaştırılmamıştır; onun için kanatlı bir asker olma gibi destanlar da asla uydurulmamıştır. Bu, Selef-i Salihin üzerinden yapılan ilahi bir korumadır, bir hak peygamberlik mucizesidir. Kur’an-ı Kerim, nasıl ki ilahi bir koruma altında ise Resûl-i Ekrem’in Siyer’i de Selef-i Salihin vesilesiyle bir tür koruma altına alınmıştır. Yüce Allah’ın Selef-i Salihine bahşettiği ilim, irfan ve hassasiyetle; Resûl-i Ekrem’in Siyer’i ana bağlamında mucizevî bir şekilde korunmuş ve suiistimalden uzak kalmıştır. Siyer’in kaynağı öncelikle Kur’an-ı Kerim’dir ve Hadis ilmidir. Siyer, sonradan tarih ilminin de konusu olmuştur. İslam toplumu ne zaman bir nitelik kaybına uğradığını fark etmişse Hadis ilmine sarılmış, Hadis ilmini ihya ederek kendini ihya etmeye çalışmıştır. Aynı bağlamda İslam toplumu ne zaman toplumsal ve siyasal ihya gereksinimi hissetmişse Siyer okumalarını artırmıştır. Mevlid-i Nebi okumaları da böyle bir gereksinimle var olmuştur. Mevlid-i Nebi vesile kılınarak aslında İslam toplumuna Siyer-i Nebi anlatılmış, Resûl-i Ekrem’in önderliği ve Ona tabi olmanın kurtuluşa vesile olacağı ifade edilmiştir. Siyer’i dinlemekten, anlatmaktan, okumaktan, yazmaktan gaye; hep Resûl-i Ekrem’in Sünnet’ine tabi olmak, Onun yolundan giderek ihya olmak ve Siratü’l-Müstakim üzere bulunmak olmuştur. Siyer, o gaye ile dinlenir, okunur, anlatılır, yazılır. Ashâb-ı Kiram’ın başı ne zaman sıkışsa soluğu Resûl-i Ekrem’in huzurunda almıştır. Sonraki Müslümanlar da ne zaman daralmışlarsa soluğu Hadis ilminin ve Siyer’in cömert kapısında almışlar ve o kapıya vardıklarında kendilerini Resûl-i Ekrem’in manevi huzurunda hissetmişlerdir. Bu yönüyle Hadis ilmi ve Siyer, Resûl-i Ekrem’in manevi mevcudiyeti gibidir. Bizler, Resûl-i Ekrem’i görmedik ancak Sünnetini; Hadis ve Siyer üzerinden öğrenir, Onun huzuruna onlar vesilesiyle ulaşırız. Siyer ile Sünnet arasında kopmaz bir bağ vardır. Sünnet, hayattır ve Siyer’e varış, Allah katında olması gereken hayat tarzına varıştır. Hadis ilmi ve Siyer, Sünnet için çifte kanat gibidir. Kanatın ağırlığı Hadis’te olsa da uçuş için Siyer’in de payı vardır. Sünnet, elbette Hadissiz olmaz ama Sünnet’e Siyersiz tabi olmak da özellikle toplumsal ve siyasi uçuşa manidir. MÜSLÜMANLAR VE SİYER OKUMALARI Müslümanlar, Haçlı ve Moğol belasını bertaraf ettikten yaklaşık yüzyıl sonra, ihya ve tecdidi genel olarak ihmal ettiler. Dolayısıyla İslam’ın en geç 8. Yüzyılından sonra çok az Siyer çalışması yapıldı; Mevlid-i Nebi dışında bu süreçte Siyer okumaları da çok azaldı. Siyer okumaları, genellikle Hadis ilmi çerçevesinde yapıldı. Sünnete tabi olma yönünde bir hassasiyet oluşurken Siyer’i ihmal etmek, ondan yoksun kalmak gibi bir sorun yaşandı. Farkında olunmadan Sünnet’in Siyer yanı kopuk bırakıldı. Bireysel İslâmî yaşayışlar yaygın olarak görülürken Müslümanlar, sosyal ve özellikle siyasal yapıda sorunlar yaşadılar. Modern çağ gelip çattığında Müslümanlar, karşılaştıkları siyasi sorunlara karşı acilen Resûl-i Ekrem’in kılavuzluğuna gereksinim duydular. Başları sıkışıp da Onun mübarek kapısında seslenen Ashâb gibi “Medet ya Resûlallah!” diye seslendiler. Şanlı Kılavuzlarına kavuşma umuduyla dört bir yandan Siyer okumalarına giriştiler. Oysa ellerindeki Siyer okumaları öz bakımından genel olarak sahih olsa da temel kaynakların dışındakiler, dil bakımından eskimiş; yaşanan günle ilişkilendirme noktasında ise geçmişte kalmıştı. Siyer okumaları konusunda daha büyük sorun ise Müslümanlar tarafından ihya amaçlı yazılmış ve çoğu Hicrî 6 -7. yüzyıllara ait Siyer eserlerinin alternatiflerinin;  Batılı Şarkiyatçıların “Muhammed” veya “Muhammed’in Hayatı” diye yazdıkları eserler olmasıydı. Siyer yazımlarının eskimesi bir tıkanıklık oluştururken Şarkiyatçı anlatımları, Siyer’in Kılavuzluğuna kapanlı bir kapı açıyordu. Şarkiyatçılar, hiç şüphesiz Siyer uydurmuş değillerdi. Selef-i Salihin’in Siyer ilmine yaptığı hizmet, yazının girişinde anlattığımız üzere, bir koruma oluşturmuş ve baştanbaşa uydurulmuş bir Siyer yazımını imkânsızlaştırmıştı. Ancak Kur’an’ın özüyle uyuşmayan bir tefsir yazmak mümkün olduğu gibi, Siyer’den kopuk bir Siyer izahı yapmak da mümkündü. Esasen, temel kaynaklar dışında her Siyer yazımı, bir Siyer tefsiri konumundadır. Temel kaynaklar dışında hiçbir Siyer yazımı, Siyer’in kendisi değildir, bir Siyer açıklamasıdır ve yazarının bakış açısını yansıtır. İslam dünyasını sömürmek üzere örgütlenen Şarkiyatçıların Resûl-i Ekrem’in hayatıyla ilgili yazdıkları da İslam düşmanlarının birer Siyer okumalarıdır, asla Siyer’in kendisi değildir. Aksine Siyer’den uzaklaştırmak üzere yapılmış birer çalışma hükmündedir. Oryantalist Siyer yazımlarının hemen hemen ortak özelliği ise Siyer ile Sünnet’in arasını ayırmaları, Resûl-i Ekrem’in sözde hayatını ortaya koyarken; okurun hayatını o mukaddes hayattan uzaklaştırmalarıdır. Bu, çok titizlikle yapılan bir çalışmadır ve Mekke müşriklerinin Resûl-i Ekrem ile ilgili anlatımlarının “çağdaş/modern” bir tarzıdır. Oryantalistin anlattığı Hz. Muhammed salallahü aleyhi vesellem, sadece Peygamberlikten uzaklaştırılmamış, aynı zamanda Onun peygamberliği etrafında kuşkularla da kuşatılmıştır. Lâkin Oryantalist; şirk ve küfrün tarihteki yenilgisinden dersler alarak bunu doğrudan yapmaz; münafıkça bir yol izler, Resûl-i Ekrem’i övüyor ve takdir ediyor görünür, hakikatte Onun “sıradan insan” yanını övüp takdir ederken Peygamberliğini yok sayar, vahiyle ilişkisi etrafında kalınca bir duvar örer. Neticede okuyucu, Resûl-i Ekrem’le ilgili çok şey öğrenir ama Ona tabi olma, Onun Sünnet’ini sürdürme hissiyatından uzaklaşır. Resûl-i Ekrem’i tanır, Ona yakınlaştığını zanneder, hakikatte Ondan uzaklaşır. İslam dünyasında üniversite denen “modern akademiler”in de kaynağı Oryantalizmdir. Üniversitelerimizde yapılan Siyer çalışmalarının çoğu, Oryantalizmden genişçe “istifade” ile birlikte onun aynı zamanda doğru bulunmayan yanlarını reddetme veya yok sayma tarzındadır. Oryantalist, temel kaynaklara ulaşmakla birlikte daha sonra yazılmış ve onun bulandırma emellerine hizmet edecek ne kadar anlatım varsa o temel kaynakları o anlatımlarla bulandırır. Buna bir de kendisi gibi Oryantalistlerin ve bizzat kendisinin üretimlerini katar. Onun elinden çıkan çalışma hem öz hem biçim bakımından tamamen ifsat amaçlı bir esere dönüşür. Akademisyenimiz onlara teslim olmamışsa dahi onu arındırma çabasıyla hareket eder; Siyer’in tertemiz Kevser havuzuna ulaşmak yerine, bu bulandırılmış izahını arındırma çabasına girer. Bu noktada unutmamak gerekir ki çağın cahiliyesi, insanlığı bilgiden yoksun bırakarak değil, tertemiz bilginin önüne sahte bilgiyi ve yanlış izahatları koyarak aldatır, hak yoldan saptırır. Buradan varılan sonuç şudur: Oryantalist, Siyer’i özünden uzaklaştırarak tercüme eder, izaha kalkışır. Yerli akademisyen ise Oryantalistin yazdığını alıp kendince arındırarak tercüme edip önümüze koyar. Böylece yerli bir akademisyeni okuduğumuzda bizimle Siyer’in arasındaki kapı açılmaz, aksine bizimle Siyer arasına bir engel daha girer. İslam dünyasındaki modern akademilerin Siyer anlatımlarının Oryantalist Siyer anlatımları ile örtüşen bir yanı, Siyer ile Sünnet’in birbirinden ayrılmasıdır. Örtüşen diğer bir yanı ise Siyer’in salt bir bilgi düzeyine indirgenmesi, Siyer’in ruhunun anlatımın dışında tutulması, anlatılanlar Resûl-i Ekrem hakkındaki bilgiler olarak görünse de metinlerin Resûl-i Ekrem’in mübarek kokusunu taşımaması, okuyucuyu manen Onun huzuruna götürmekten uzak olmasıdır. O hâlde Oryantalistlerin yazdıkları çok sayıda sözde Siyer anlatımının alternatifi; İslam dünyasındaki modern akademilerin Siyer anlatımı diye önümüze koydukları ruhsuz “araştırma” metinleri değildir. Onlar, Siyer anlatımı değil, Oryantalistlerin Siyer araştırmalarının birer “akademik/bilgisel” eleştirisi gibidir. Akademisyenin temel gayesi, çoğu zaman, Resûl-i Ekrem’in Sünnetini ihya etmek değildir, Resûl-i Ekrem ile ilgili bir araştırma üzerinden unvan kazanmaktır. Ameller niyetlere göredir ve her metin, yazılış amacına hizmet eder. Pek çok akademisyenin Siyer anlatımları, onların akademide dr, doç, prof unvanlarını almalarını sağlar ama okuyucunun Sünnet-i Seniye’ye tabi olmasını sağlamaz. Müslümanların ihya çabalarının, bölgesel bazı istisnalar dışında en geç Hicri 8. Yüzyılın ilk çeyreğinde son bulmasıyla Hadis ilmi ve Sünnet genel olarak okutuldu ama Siyer okutulmadı. Müslümanlar, özellikle Müslüman çocuklar Kur’an-ı Kerim’i öğrendiler, lâkin Siyer öğrenemediler. Modern çalışmaların özelliği ise Siyer’i ön plana çıkarıyor görünürken Hadis ve Sünnet’i ihmal etmeleridir. Böylece ortaya yaşanmışlıktan ve örnek alma niyetinden uzak bir Siyer bilgi birikimi çıkar. Ki bu bilgi birikimi; amelsiz, çok bilmiş Müslüman tipinin yaygınlaşmasında çok etkilidir, İslam’ı bir tür ideolojileştirme gayretlerinin de bir sahasıdır. Bu, bizim için kurtuluş yolu değildir. Bugünün Müslümanı, Siyer’i Oryantalistler ve onların izahat ve eleştirilerinden oluşan yerel, kuru akademik çalışmalarından değil, Sünnet’e tabi hareket önderlerinden okumalıdır. İslâmî mücadele içinde yeri olmayanların Siyer çalışmalarına itibar edilmemelidir. Bir kimsenin Siyer çalışmasını okumak için, onun yaşam öyküsü mutlaka öğrenilmelidir. Onunla Resûl-i Ekrem’in Sünneti arasındaki bağ sağlam ise ve onun İslâmî mücadelede yeri varsa anlatımına itibar edilmelidir. İmkânı olanlar, son devrin mücadele önderlerince kaleme alınan Siyer anlatımlarını okuduktan sonra, bizzat temel kaynaklara ve İhya önderlerinin anlattıklarına da ulaşmalıdır. Özellikle çocuklara okutulurken Siyer öğrenmekten gaye, çok sayıda kişi ve yer ismini öğrenmek olmamalıdır. Siyer’in Sünnet’le iç içe olan hayat yönü daima, diğer yönlerinin önünde tutulmalıdır. Yine çocuk ve gençlerde Siyer’in tamamen öğrenildiği yönünde bir doyum oluşturan eserler de sorunludur. Siyer, ömür boyu okunan ve okundukça istifade edilen bir anlatımdır. Siyer anlatımı, bize bunu hissettirmelidir. Rabbim, bizi hakkı arayıp hakka ulaşanlardan eylesin!  
Dr. Abdulkadir Turan

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS