İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Siyer merkezli düşünmek

2020-05-02
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Toplumsal zihniyet, kimi zaman inancın önüne geçiyor. Kimi insanlar, toplumsal zihniyeti sorgulayacak bir iradeye sahip değiller. Bu yüzden toplumsal zihniyet neredeyse orada dururlar. Kimileri ise güçlü bir iradeye sahiptirler. Ama zikirsizliğin getirdiği gaflet, onları sorgulamaktan uzaklaştırır ve zamanla inandıkları gibi değil, toplumun algıladığı gibi inanmaya başlarlar. Kur’an-ı Kerim, bize hikmetli bir tekrarla ve sözün önündeki duvarları aşan bir ısrarla düşünmeyi ve akletmeyi emrediyor. Kur’an-ı Kerim, tarif ettiği pratikle de bizi gafleti aşıp düşünmeye, akletmeye sevk ediyor. Mü’mince düşünmek, Kur’an ve Sünnete göre şekillenmemiş toplumsal algı ve onun arka planında yer alan zihniyeti aşarak iradeyi mü’mince murada sevk eden bir düşünceyle düşünmektir. Bu, bakmakla yetinen, baktığı hâlde görmeyen, anı görse de feraseti açılmayan sıradan insanın düşünmesi değildir. Mü’mince düşünmek, varlığı olması gerektiği gibi algılayıp anı ve geleceği anlamak ve anladığını amele dökmeden tatmin olmayan üstün bir düşünme biçimidir. Bu düşüncenin Kur’an ve Sünnet merkezli sabitleri ve geleceğe bakan bir sınırsızlığı vardır. O sabitler ve sınırsızlık bir araya gelince ortaya ilkeli bir istikbal çıkar. Mü’min için mazi, zevk alınacak bir hikâye, gurur duyulacak bir destan değildir. Mü’min için mazi, ancak anı ve geleceği kurmaya dönük inanç, amel ve dolayısıyla ders için vardır. Mü’min, siyeri okumaktan zevk alır, Hz. Muhammed Mustafa’nın İlahi emirlere itaatindeki başarısından övünç duyar. Lakin Siyeri salt zevk alınacak bir hikâye diye okumak, Siyeri sadece gurur duymak için anlatmak mü’mince bir tutum değildir. Siyer, geçmişin bugün yaşatılması hiç değildir. Siyer, kıyamete kadar yürürlükte kalacak olan Kur’an-ı Kerim’i anlamak, Ahirzaman Peygamberinin buyruklarını öğrenmek ve pratiklerini titizce kavramak için okunur. İçinde bulunulan çağda Kur’an ve Sünnete uygun bir hayat kurmak için siyer öğrenilir. Siyer öğrenmek; insana davranma ve çağın gerçekliği içinde doğru tutumu geliştirme sorumluluğu yükler. Bizim bakışımızda dünya, sürekli bir değişim hâlindedir. Siyer merkezli düşünmek, o değişimi sabitlerimiz etrafında yönetmek için yol bulmaya çalışmaktır ve âlimlerce bulunmuş yolu sıkıca takip etmek için kavrayışı harekete geçirmektir. Yüce Allah Hz. Muhammed Mustafa salallahü aleyhi vesellem için “Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağırıcı ve etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik.” (Ahzâb Sûresi 45-46) diye buyuruyor. Şahit, müjdeci ve uyarıcı; toplumsal algı ve zihniyette göz ve söz sahibi olmak ile sınırlı olarak tasavvur edilmiştir. Toplum, şahidi olaya karışan kişi olarak değil, olayı gözleri ile görüp kayda geçiren kişi olarak bilir. Toplum için şahit; gezen ve gören ve nihayet gördüğünü kaydeden bir gözdür. Toplum, müjdeci ve uyarıcıyı ise söylemekle, haber vermekle yetinen; vazifesi söz söylemekle sınırlandırılmış kişi olarak düşünür. Dolayısıyla müjdeci ve uyarıcıdan pratik beklemez; pratiği onun vazifesi içinde görmez. Böyle bir peygamber tasavvuru, onu örnek alanlar için de böyle bir vazife sınırlılığı oluşturur. Onu bu şekilde tasavvur edip örnekliğini bu şekilde kabul eden, kendi vazifesini de şahit olmak, müjdelemek ve uyarmakla sınırlandırır. Toplumsal algı ve zihniyet, yanlışları için delil bulmakta pek de mahirdir. İnsanlar, rahatlarını bozmamak için ilkeleri rahatlarına göre yorumlama konusunda şaşılacak bir kabiliyete sahipler. “Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” (Yasin Sûresi 17) ve benzeri ayet-i kerimeleri bağlamından kopararak şahit, müjdeci ve uyarıcı olma ile ilgili toplumsal algı ve zihniyetin doğruluğuna delil diye sayar. Nitekim, üzerinde âlimlik sıfatı bulunan nice şahsiyete “Lütfen, bu topluma ulaşın ve onu değiştirmek için harekete geçin!” dendiğinde söz konusu ayet-i kerimeleri okumuşlar, hakkı batıl algı ve zihniyete delil yapmışlardır. Gelin, bir daha Bismillah diyerek Siyer iklimine girelim: Hz. Muhammed Mustafa salallahü aleyhi vesellem Mekke’de Din-i Mübin İslam’ı tebliğ etmeden önce o şehirde Hanifler vardı; Tevrat ve İncil’den nasiplenmiş insanlar da vardı. Onlar, simge tağutu Ebû Cehil olan nizam ve nizamın sürdürücülerinin yaptıklarına toplumsal algı ve zihniyet bağlamında fazlasıyla şahitlik ediyorlardı. Ebû Cehil, toplumu nereye sürüklüyor, bunu görüyorlar ve onun hâlinden Yüce Mevla’ya sığınıyorlardı. Onların hepsi suskun kişiler değildi. Onlar da zaman zaman iyileri cennetle müjdeler, kötüleri cehennemle uyarırlardı. Ancak Mekke’deki hâli değiştirmek için bir mücadele programları yoktu. Onlar, müşriklerin tuttuğu Mekke kabında, Mekkece yaşamayan kişilerdi. Mekkece yaşamamak, din ve ifade özgürlüğüne büyük değer veren Mekke nizamı açısından asla suç değildi. Bunun için onların şahitliği kınanmadığı gibi müjde ve uyarıları da ceza konusu olmazdı. Hz. Peygamberin vazifesi de bu hâl içinde tamamlanmış olsaydı, Hz. Peygamber, müşriklerin elinde tuttuğu Mekke kabı içinde Mekkece yaşamayan bir Hanif olarak yaşar, nihayetinde haşa izbesinde düşünce üreten bir Yunan-Roma filozofu misali düşüncelerini aktarır ancak kabı kimsenin elinden çıkarmaya çalışmaz, bundan dolayı da tutumları Mekke düzeni içinde ceza konusu olmazdı. Peygamberce şahitlik, müjdeleme ve uyarma; bir dış seyir ve ortama yapılmış salt bir duyuru değildir. Yaşayanın şahitliği, müdahale edenin müjdelemesi ve uyarısıdır Peygamberce şahitlik, müjdeleme ve uyarı.  Dolayısıyla ancak münafıklar, Hz. Peygamberi salt bir kulak gibi düşünmüşler ya da öylesine söz söyleyen bir adam… Hz. Peygamber, bir yaşamdır. Bunun için siyer, söz değildir, sünnettir. Sünnet, tariktir, yol tutmaktır. Kur’an’ın bir emri nazil olduğunda onu ilk uygulayan Hazret-i Nebiyi Zişandır. Namaz, oruç ve diğer ibadetler… Toplumsal algı ve zihniyette dini önderler toplumla cedelleşmezler, savaşa çıkmazlar. Hz. Peygamber, müşriklerle hem mücadele etmiş hem kılıç kuşanıp bizatihi onlara karşı savaşmıştır. Çünkü Onun Hanifliği, öylesine bir yöneliş değil, İbrahimce bir Hanifliktir. Hz. İbrahim aleyhisselam, Nemrut çağı putperizmini eleştirmekle kalmamış, ona karşı harekete geçmiş ve ona karşı muvahhidce bir yaşamın inşasının önderi olmuştur. Hz. Muhammed Mustafa salallahü aleyhi vesellem de çağın ne Mekke nizamını ne Bizans ve Sasani nizamlarını eleştirmekle yetinmiş, onlara karşı yeni bir dünyanın önderliğini yapmıştır. Hz. Peygamber demek, çok düşünmek değildir. Hz. Peygamber demek, çok söylemek de değildir. Hz. Peygamber demek, düşünce ve sözden asla uzaklaşmayan bir pratik demektir. Ashab, Hz. Peygamberin ne düşündüğünü öğrenmek için Ona gitmezdi, ne yaşadığını ve ne yaşatmak istediğini öğrenmek için Ona giderlerdi. Ondan her duyduklarının kendilerine yaşamlarında bir sorumluluk getirdiğini bilir ve bunu göze alarak Ona giderlerdi. Hz. Peygamber, onların düşünürü ya da hatibi değil, bizatihi imamı idi. O metbu, kendileri tabi idi. Cemaatle namazın kabulü için tabi olmak zorunlu olduğu gibi günlük yaşamdaki sair amellerin kabulü için de Hz. Peygambere tabi olmak zorunludur. Ashab, Allah hepsinden razı olsun, bunu böyle anlamış ve bize böyle duyurmuşlardır. Öyleyse Siyer merkezli düşünmek, amel merkezli düşünmektir. Siyer merkezli düşünmek, Siyerde yer alan sabitlere sıkıca bağlanarak içinde bulunulan çağın gerçekliğinin yeniden inşası için yol aramaktır. Siyer merkezli düşünmek, siyerde yer alan sabitler doğrultusunda o yolu bulup onun üzerinde sabit kadem olmaktır. O yolda yakin sahibi oluncaya kadar iç dünyada veya yüksek sesle düşünmek değil, amel etmektir. “Ve Sana yakin gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (Hicr Sûresi 99) İslam’ın özgün bir hâlidir ki kişi amel ettikçe onun üstünlüğüne, güzelliğine erer… Tek başına hiçbir düşünce İslam’ın yüceliğinin tam olarak anlaşılmasına yetmez…
Dr. Abdulkadir Turan

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS