Söyleşimizde Hz. Resulullah`ın siyerini, siyerin gelişimini, siyerin bizim hayatımızdaki hem toplumsal olarak hem dava açısından hayatımızdaki misyonunun etkisini konuştuk.
Ali hocam sizinle başlayalım… Sizce siret kelimesi neyi ifade ediyor ve neyi içine alıyor. İslam âlimlerinin terim seçiminde çok özen gösterdikleri bir gerçek. Siyer kelimesini neden diğer kelimelere tercih ettiler.
M. Ali Gönül: Siret kelimesi Mehmet Doğan`ın Türkçe sözlüğünde; Bir kimsenin manevi durumunu, hal hareketlerini, tabiatını, ahlak ve karakterini içine alan bir kelime şeklinde tarif edilmiş ve hal, gidişat anlamındadır. Biyografik olarak hal tercümesi anlamındadır. Meşhur tabirle Hz. Muhammed(sav)’in hal tercümesi diye alınmıştır. İslam terminolojisinde siret kelimesi daha veciz ve kapsayıcı bir kavram olduğu için bugüne kadar yazılan kitap ve bu konudaki derlemelere isim olarak verilmiştir. Ama ilginç bir şeyle karşılaşmıştım bunları araştırırken Hz. Peygamber(sav)`in döneminden ta İmam Zühri`ye kadar yazılan hiçbir eser bu isimle isimlendirilmemiş ve bu kelime kullanılmamış. Bunun yerine daha çok Resulullah’ın savaşları işlendiğinden Meğazi kelimesi tercih ediliyordu. İmam Zühri ilk defa Siret kelimesini kullanmış daha sonra meşhur İbn-i Hişamın ve İbn-i İshak’ın ‘Sireti Nebi’ isimli eserleri ortaya çıkmış. Biz bu kelimeyi Resullulah(sav)’ın hayatını anlatırken, hayatını ve detaylarını yani hal ve tercümesini bu kelimeyle daha veciz bir şekilde ifade ettiğimiz için kullanıyoruz.
SİRETİN TEMELİ HADİS İLMİDİR
Tarih ilmi ta 18. yy’a kadar da bazı şahıs ve milletlerin kahramanlık hikâyeleri ile destanlarını anlatan hikâyeler şeklinde idi. Daha sonra “Geçmişini bilmeyen geleceğini göremez” İlkesine binaen ders ve ibretlerin alındığı eğitimci tarih şeklini almış. Siyeri bununla kıyasladığımız zaman nasıl bir süreç yaşanmıştır.
M. Ali Gönül: Bir bilim dalı olarak siretin kaynağını ilk başlarda hadis ilmi oluşturuyor. Daha çok muhaddisler hadis ilmi çerçevesinde Resullulah(sav)’ın hayatını bir araya topluyor ve bunları birer risale şeklinde arz ediyorlardı.
Hz. peygamber(sav) Kur’an’la karışır endişesi ile bir müddet hadislerinin yazılmasını men etmişti. Fakat bu endişenin ortadan kalkmasından sonra serbest bıraktı. Dolayısıyla o ara Abdullah bin Amr, ‘Es Sahifatü’s-Sadıka’ adında bir hadis risaleciği yapmıştı. İşte Ebu Hureyre, Enes bin malik, Abdullah bin Abbas gibi sahabeler şifahi olarak hadis rivayetlerinde bulundular. Ve dilden dile yayıldı.
Siret, başlangıçta Hadis ilmiyle iç içeydi. Hadis ilminden ayrılması sahabe neslinde bazı eserlerin ortaya çıkması, tabiin neslinde ise bu eserlerin bizzat telif edilmesi ile ayrılmış oldu. Yani siyer, hadis ilminden ayrılıp branşlaşması tabiin döneminde oldu.
Daha sonraları İbn-i İshak`ın (ki hocası Urve b. Zubeyr bu konuda yetkili biridir, bunu Kâtip Çelebi de ifade ediyor) İbn-i Şihab Ez-Zühri`nin çalışmaları kitaplaştığı zaman siyer ilmi tamamen ayrıldı.
Ashab döneminde de Eban bin Osman bin Affan`ın (ki bu İbn-i İshak`ın aynı zamanda hocası İmam Zühri`nin ondan rivayetlerde bulunduğu Medine valisidir.) Abdullah b. Amr’ın çalışmaları vardı ama bir bilim dalı olarak ayrılması tabiin döneminde oldu.
H.1. asırda bu faaliyetler süratli bir şekilde gelişti. Emevilerin son dönemleri ile Abbasilerin ilk dönemlerinde İbn-i Şihab ez-Zühri`nin bir de İbn-i İshak’ın, Mansur’un oğlu Mehdi için hazırladığı Kitab’ul Meğazisi ve İbn-i Hişâm’ın Siretün Nebi eseri gibi… Bunun dışında Yakub bin Utbe, Musab bin Ukbe gibi çeşitli siyer ve megazi müellifleri de bu asırda çeşitli girişimlerde bulundular hatta İmam Şafii, İmam Buhari bunlardan faydalanmıştır. Hal böyle olunca H.1. asırda biz bu işin siyer ilmi olarak ortaya konulduğunu yani siret ilminin mütevazı olarak birinci asırda ayrıldığını söyleyebiliriz.
Hicri 3. asra kadar Taberi`nin Tarihu’l Umum ve’l Muluk kitabı gibi Tabakat kitapları, Ensab kitaplar, Haraç kitapları, Şehir tarihleri -imam tirmizinin Tarih’i Buhara’sı gibi- bunlar hepsi bu ilmin gelişmesine ve kategorize edilmesinde kaynaklık etmişler.
Hicri üçüncü asırda İslam Tarihçiliği İbn-i Haldun’la daha bir ilmilik kazandı yani zirveye oturdu. Kendisi tarih ile ilgili çalışmalarında tarih felsefesini de kullanmıştır. Bir de en büyük yeniliği tenkid metodunu bunun içine koymasıdır. Olayları kendisinden öncekiler gibi sadece rivayet değil dirayet yönüyle de anlatmıştır. Bu özelliğinden dolayı Batılı araştırmacalar İbnu Haldun`u kaynak olarak almışlardır.
SİYER İNSANLIĞI VAHYE UYDURMA PROJESİDİR
Bahaddin hocama dönmek istiyorum. Siz bu konuda neler söylersiniz?
Bahattin Temel: Siyerin tanımı ve önemi ile ilgili değerli bir İslam âlimi aynı zamanda Müslümanların Rehberi olan bir zatın sözüyle başlamak istiyorum, Kendisi siyeri; “Siyer denince akla sadece bir kitap gelmesin, siyer insanlığı vahye uydurma projesidir” diye tanımlıyor. Bu tanım siyer tanımlamalarını özetlemiş.
Resullulah`ın siretinin kaynaklarını anlatırken başta Kur`an-ı Kerimi zikretmemiz gerekecek. Kur`an-ı Kerim yazılan İslam tarihinin ilk belgesidir. Bundan daha sağlam daha sika bir kaynak yoktur. Ondan sonra hocamın da belirttiği gibi hadis kaynakları geliyor. Tedvin edilen hadis kaynakları Kütüb-i Sitte, İmam Malikin Muvatta’sı ve İmam Ahmed’in Müsnedi de bu kaynaklara eklenebilir. Ve bunların sıhhati konusunda bir tereddüt yoktur. Biz bu tanımın ışığında meseleye baktığımızda siret kaynakları sağlam kaynaklara dayanır.
Üçüncü kaynak olarak hocamın da belirttiği gibi Resullulah(sav)’ın gazvelerini anlatan Meğazi kitabları geliyor ki bunların da başında İbn-i İshak’ın, ez Zühri’nin, El Vakidi’nin eserleri geliyor. Bunların yanında İslam tarihi kitabları da Hz. Resulullah(sav)’ın siretinin kaynaklarıdır. Bunların en sahihi de yine İbn-i Sa’d’ın Tabakat’ı, Ebu Cafer et Taberi’nin tarihi, İbn-i Hibban’ın tarihi yani bunlar da sahih kaynaklardır. Beşinci kaynak ise Hz. Resulullah`ın mucizelerini ihtiva eden ‘delail’ adlı eserlerdir. Ebu İshak el Harbi, İbn-i Kuteybe, İmam el-Beyhaki ve es-Suyuti’nin eserleri yine zikredilebilir. Hz. Resulullah`ın siretinin altıncı kaynağı şemail kitaplarıdır. Hz. Peygamber’in ahlakını, adet, fazilet ve amellerini ihtiva eden eserlerdir. Hafız El Munzir’in Kitabu’ş Şemail’i bu kaynaklardandır.
Biz sireti hikâye edilmiş hayat olarak değil örnek alınacak bir hayat olarak algılamalıyız. Zira Resulullah(s.a.v)’ın hayatı ile ilgili gizli kalmış bir şey yok, hatta en mahrem hayatını bile sırf örnek alınabilinsin diye her 9 annemize bu hayatı anlatma izni verilmiş. Ki bu çok garip bir şey… Bu annelerimiz Hz.Resulullah(sav)`ın ailesi ilgili mahrem konuları, gece ibadet ve aile içi iletişimini detaylı bir şekilde anlatmışlar.
Bu Fıkhu’s-Sire usulü hani Resullulah`ın hayatı veriliyor ve ondan sonra çıkarılacak dersler özellikle bu asırda hemen hemen bir çok siyer kitabında bu uslüb göz önünde bulunduruluyor, bu asra has olan bir şey midir yoksa daha önce başlamış ve bizim devam ettiğimiz bir şey midir? Bu asra has ise neden bu asırda?
Ali Gönül: Siyer İbn-i Haldun’la bir bakıma zirveye ulaştı. İbn-i Haldun’dan sonra tarihe farklı tenkitçi, dirayetçi, ondan sonra da ilmilik, tarih felsefesi gibi metodları getiren kimse olmamıştır 19.yy dan sonra bahsettiğiniz şekilde kitaplar ortaya çıkmıştır, bu da biraz daha zamanının ilminin farklılaşması yani bir alanın geniş çapta değil de daha da katogorize edilmesine yönelik ilim algısından dolayı…
Böyle bir dallanma neticesi midir yoksa bu asırda Hz .Resulullah`ın asrına eşit bir şekilde küfür dünyaya hakim olmuş ve İslam’ın geri getirilmesi için Resullulah`ın hayatının Müslümanlar açısından önemi daha iyi fark edilmiş olmasından mı?
Ali Gönül: Belki de 19.yy`da Müslümanların ilmi potansiyeli durağanlığa geçti, hâkimiyet Batılılara geçti. Ondan sonra dünyaya pozitif ilim anlayışı yayıldı. İlmi, tanrı edinme anlayışı… İçinde ruhun olmadığı bir bilim anlayışı... Müslümanların ise buna karşı mücadele ve metotta siyerden alınabilecek dersleri ve mühtevai kategorize etme ihtiyaçları oldu. Sonra böylesi kitaplar ortaya çıktı. Şu bir hakikattir ki küfre karşı İslami mücadelenin çeşitli boyutlara girmesi Mısır’da işte Asya’da ve diğer coğrafyalarda Siyerin bir rabbani bir nebevi metod olarak algılanması böyle eserleri ortaya çıkardı.
Bahattin Temel: Harici/mealci anlayışın Resulullah’ı Kur’an ayetlerine yaklaşımda devre dışı bırakıp sırf akılcı bir mantıkla ayetlere yaklaşıp onları yorumlamaya çalışması ve bu şekilde Resulullah’ı örneklikten çıkarmaya çalışmaları bunun tam zıttı olarak mecrasından kaymış tasavvuf ekollerinin Resullah’a verdikleri ruhani sıfatlarla onu örneklik olmaktan çıkarmaları bu eserlerin ortaya çıkmasının ana nedeni olduğunu düşünüyorum.
Mutlaka hatırlarsınız daha gençlik dönemlerimizde bir sorunla ilgili Resulullah’tan bir çözümü inançlı ve Müslüman olan halkımıza sunduğumuzda; “O resuldür, yapar ama biz kim o kim” diyerek tepki gösteriyordu. Dolayısıyla hem haricilik/mealcilik ve hem de mecrasından sapmış tasavvuf, Resulü örnek alınmanın dışına çıkarmıştı. Buna binaen âlimler bu tip eserlere ihtiyaç duymuşlar.
M. Ali Gönül: Hocam bir kaç şey eklemek istiyorum. Hicri 3. asra kadar da iki şekilde tarih yazıcıları oldu. Yapılan eserleri incelediğimizde ilk olarak Hz. Âdem’den yazarın kendi yaşadığı döneme kadar peygamberlerin hayatlarını bütün olayları içine almış. Diğeri tabakat kitaplarıdır. Hz. Resullulah`ın hayatını, ashabını, ashabın önde gelen isimleri, tabiinden önemli olan şahsiyetlerini içine almış. İbni Sa’d`ın tabakatı gibi. Beş ciltli bu kitabın sadece ilk iki cildi Resulullahla ilgili, şimdi bu kitabın sadece iki cildi bizi ilgilendiriyor demek doğru değil. Zira diğer ciltlerde geçen ashabın, tabiinin hayatından Resulullahla ilintili örnek alınması gereken çok şey var.
Hocam! İbn-i Kayyım’ın kullandığı bir metod var. Tıpkı hüküm hadislerinde kullanılan cerh ve ta’dil metodunu siyer için de kullanmış. Bu metod daha sonra devam ettirildi mi?
M. Ali Gönül: Seyyid Sabık’ın Fıkhüs Süne, Said Havva’nın el-Esas Fi’s-Sünne bu alandaki önemli eserlerdir. Fakat bunlar asridir. Kayyım’dan sonra bu yöntem pek devam ettirilmedi. Kayyım kendisi de bu yöntemi az kullanmış.
KUR’AN GİBİ RESULULLAHIN HAYATI DA MAHFUZDUR
İslami hareket ve dava için siyerin misyonu nedir? Siyer, İslami bir dava için ne anlam ifade ediyor? İslami bir hareket siyeri ilham kaynağı olarak mı görür veya siyere göre mi hareket eder? Örneğin Seyyid Kutup şöyle diyor: Bu din nasıl ilahi bir din ise onun hâkim edilmesi için takip edilmesi gereken yöntem de ilahidir. Bu söz İslami hareket için ne anlam ifade ediyor?
M. Bahaddin Temel: Resullulah (sav)`ın hayatını anlatırken özellikle siretin kaynağından bahsederken, onun birinci kaynağının Kur`an olduğunu ikinci kaynağının ise sahih hadisler olduğunu sonraki kaynakların tümü ise bununla bağlantılı kaynaklar olduğunu söyledik. İslam fıkhının da kaynakları bunlardır. Biz Hz. Resullah`ın hayatına baktığımızda Onun hayatının tüm kareleri neredeyse mütevatir olarak aktarılmış. Hz. Resulullah Mekke`ye gidince beraberinde on-on iki bin sahabe vardı. Tebük seferine otuz bin küsür sahabe ile çıkmış. Veda hacında yüz bin sahabeyi teşkil eden büyük bir kitleyle beraber olmuş. Tüm bunlar Hz. Resullah`ın hayatının sika bir yaşantı olduğunu gösteriyor.
Onun hayatıyla ilgili yazılan kitapları araştırırsanız göreceksiniz ki Hz. Resullah`ın tüm kareleri boş değildir. Mutlaka her bir karesinde Müslümanların ders ve ibret alacağı tablolar görülecektir. Çünkü inancım şu ki Allah (cc) Kitab-ı Kerim`i koruyacağını va’d ettiği gibi Hz. Resullah`ın hayatı da yaşantısı da Onunla beraber mahfuz olunmuştur. Diğer tarihi şahsiyetlerin hayatları insanlara bazı yönlerden örneklik teşkil edebiliyorken Hz. Resullah bir komutan için, bir lider için, bir fakir için, bir işçi için, bir baba için, bir eş için, bir çocuk için, herkes için hayatının kâmil ve şamil olduğunu görüyoruz. Hz. Resullah`ın hayatında bu kadar mükemmellik ve toplumu ihata eden bir durum söz konusu ise o zaman onun bu korunmuş hayatı boş değildir. Zaten bu konuyla ilgili ayetler var: “O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.” (Necm: 3-4) Şimdi burada bir tenakus gibi algılanan bir şey söz konusudur. Peki, her şey vahiy midir? Şu algı oluşuyor o illa vahiyden mi konuşur, denildiği zaman tabii ki her konuştuğunun vahiyden olmadığını ama bir peygamber olarak örnek alınması gerektiğini alimlerimiz ifade etmiş, bunu tasnif etmişlerdir.
Örneğin Bedir esirleri ile ilgili verilen fidye kararında zelle yapmış olması ve bu konuda Allah tarafından uyarılması… Yine aynı şekilde namaz kılarken namazda sehv etmesi... Bu yanılgılar onun bir beşer olduğunu bize fehmettiriyor. Yine Müşriklerin Yahudilerden almış oldukları telkinlerle Hz. Resulullah`a yönelttikleri; “Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn kıssaları ile Ruh hakkında bilgi” gibi sorulara karşılık ‘inşaallah’ demeden ‘size üç gün sonra cevaplarını getiririm’ demesinin akabinde 15 gün boyunca cevabın gelmemesi… Bunlar Onun beşer olduğunu ama Allah tarafından te’dib edildiğini gösteriyor. Ama aynı şekilde Onun vahyin kontrolünde olmayan hayatının da olmadığını gösteriyor. Yine aynı şekilde bunu Abdullah İbn-i Mektum`un kıssasında da görüyoruz. Ki Allah Resulü hayatının son demine kadar Ümmü Mektum`u gördüğü zaman ridasını yere serip; “Gel ey kendisiyle te’dip olunduğum zat gel buraya otur” diyor. Demek ki Resullah`ın hayatında beşeri yanılgıların oluşu bize şunu veriyor ki; o bir beşerdir tıpkı sizin gibi ama vahyin kontrolünde hayatını dizayn ediyor. Dolayısıyla Müslümanlar olarak Onun gibi olmalısınız. Çünkü Allah peygamberi yapmadığı şeyi kesinlikle söylememiştir.
ÖRNEK ALINACAK HAYATIN GERÇEK, KAPSAYICI, KAMİL VE AMELİ OLMALIDIR
Allah ondan razı olsun Süleyman en-Nedvi bir insanın hayatının örnek olabilmesi için şu şartları barındırması lazım olduğunu belirtiyor:
1- Halis ve gerçek bir tarihin Onu tasdik etmesi, Ona tanıklık etmesi.
2- Hayatının kapsayıcı olması. Hayatının bütün karelerini kuşatmış olması gerekir.
3- Hayatının kâmil olması. Yani hayatının halkaları kopuk olmaması. Küçüklüğünden büyüklüğüne kadar tümünün bir karelik arz etmesi.
4- Hayatının ameli olması. Davet ettiği şey teorik olarak değil pratik bir yaşantıyı da kapsamış olması.
Şimdi biz bunlara bakarsak birincisi hayatının tarihsel olması az önce, girişte belirttik. Hiç bir liderin hiçbir rehberin hiçbir önderin hayatı bu kadar sika değildir. Mesela ilkokuldan beri en çok okuduğumuz lider Atatürk`ün hayatının detayları yoktur olan da güvenliği tartışılırdır. Örneğin; soyuna baktığımızda Babası Ali Rıza, annesi Zübeyde hanım ondan ötesini bilmiyoruz. Resullah`ın hayatına bakıyoruz; Onun hayatı, soyu Hz. İbrahim (as)`e kadar dayanıyor. Arapların bir soy bilimcisi diyor ki ben, Hz. Muhammed`in hayatını araştırdım, anaları tarafından yani annesi, nenesi, dedesinin annesi vs. o şekilde araştırdım. Beş yüz nenesine kadar araştırdım, içlerinden fuhşa ve ğayri meşru bir şeye bulaşan bir kadın görmedim. Bu kadar detaylı bir soy ve tarih bilgisi söz konusu.
İkincisi kapsayıcı olmasıdır. Hayatın bütün karelerini kuşatması gerekir. Resulullah`ın hayatı doğumunun öncesinden Onun yaşamış olduğu ortam, atalarının hali, vefat edinceye kadar hayatının tüm kareleri perde perde anlatılmış. Nübüvvet sonrası hayatını kayıt altına almaları doğal, zira önem arz ediyor ama Onun kırktan önceki hayatına baktığımızda da çok detaylı bir bilgi söz konusu. Ve düşmanlarının bile El Emin diye vasıflandırdıkları bir hayat... Hayatında hata bulmak için kılı kırk yaranlar bile kırıntılarla yetinmek zorunda kalmışlardır.
Üçüncü kısım da hayatının kâmil olması... Hakikaten hayatı kemal noktasında Ona benzer yaşantı söz konusu değil. Bakın Kur`an-ı Kerim`de kendisinden en çok bahsedilen Peygamber Hz. Musa`dır. Hz. Musa`nın hayatı bile Hz. Peygamberin hayatı gibi kâmil bir şekilde mevcut değildir. Onun birçok halkası kopuktur. Ne yapmış ne etmiş detaylı bir şekilde bilinmiyor. Dolayısıyla Onun hayatı bu bağlamda da diğer liderlere nazaran çok daha farklı bir hayat söz konusudur.
Hayatının ameli olması da zaten Resulullah, indirilen vahyin tamamına başta kendisi inanmış, kendisi onunla amel etmiş, daha sonra sahabesine tavsiyede bulunmuş. Gelen vahyin ilk muhatabı herkesten ziyade gerekliliklerine sarılmış. Örneğin kendisi örtüye büründüğü zaman Hiradan inip ‘Dessiruni Dessiruni’ dediği zaman (beni örtün beni örtün) bir müddet yorgan altında titrer halde dururken. “Ey örtüsüne bürünen kalk ve uyar” denildiği zaman hemen kalkmış ve inzar etmeye başlamış. Dolayısıyla Resullah`ın hayatı bu kadar kuşatıcı ve kapsayıcı iken, Onun tüm İslami hareketler için asli mihenklerden birisi olması bir esastır. Hatta Onun hayatı anlaşılmadan Kur`an-ı Kerim anlaşılmaz. Onun hayatı anlaşılmadan sünnet anlaşılmaz. Dolayısıyla Allah`ın Kitabı Resulullah`ın sünneti ve siyreti bir bütündür ve beraber anlaşılması lazım.
Buna binaen Müslümanlarda hareket fıkhı olarak kesinlikle bugün istifade edeceklerse Resulullah`ın yaşantısının bütününden istifade etmek zorundadırlar. Nitekim bugün vasat kalan hareketlerin özellikle Resulullah`ın hayatından istifade etmemeleriyle vasat kaldıklarını görüyoruz. İstikrar için kesinlikle her İslami hareket Resulullah`ın siyretini kendilerine rehber edinecekler, küçük çocuklarını Resulullah`ın yaşantısıyla, zevgisiyle büyütecekler, çocuklarımız aynen Resulullah`la oynaşan, Ona hizmet eden, Onunla kalkıp oturan çocuk sahabeler gibi Resulullah`ı tanımalıdırlar.
SİRET, KUR’AN VE SÜNNET OKUNARAK KAMİL MANADA ANLAŞILIR
Huneyn savaşında Hz. Resulullah (s.a.v) Kureyşlilere çok ganimet dağıtıyor diye Ensar biraz içerleniyor, Sa’d b. Ubade Resulullah (s.a.v)’a gelip durumu bildirince Resulullah (s.a.v) ona; sen ne düşünüyorsun, diye soruyor, o da ben de kavmimden birisiyim, diyor. Resulullah ona bir cevap vermiyor, ona kavmini topla diyor. Eğer Resulullah (s.a.v) ona cevap verseydi cemaat içerisinde bir cemaati kabul etmiş olurdu, şeklinde bir istinbat yapılıyor. Resulullah (s.a.v)ın hayatı irdelendiği zaman, her şeye çözüm getirmiş bir hayattır aslında. Belki de bu zamanda İslami cemaatlerin bocalamasının nedeni de İslam âlimleri hükümlerle alakalı hadisleri en ince detayına kadar irdelemişler ama hareketle alakalı olan hadisleri bu hassasiyetle irdelememişler. Dolayısı ile ifade ettiğiniz gibi Hz. Resulullah (s.a.v)’ın hayatı İslami hayatlar için olmazsa olmazdır.
M. Bahaddin Temel: Kesinlikle…
Ama şunun altını çiziyorum Resulullah (s.a.v) hayatını salt okumakla anlayamayız, yani Kur’an’ı ve sünneti okuyarak kâmil manada anlayacağız; yani Kur’an ve Sünnetle bir bütündür. Siret okuyan Kur’an’ı, sünneti anlayacak ve istifade edecek.
M.Ali Gönül: Muhammed Gazali Fıkhu’s-Sire de şöyle demiştir; Sen, doğumundan vefatına kadar tarihi incelediğinde Hz. Muhammed’in hayatını öğrendiğini sanıyorsun. Oysa bu son derece yanlıştır. Sen Kur’an-ı Kerim’i ve temiz sünneti inceleyip okumadan hakkıyla İslam’ı öğrenemezsin ve algılayamazsın. İslam Peygamberi ile bağlantın Kur’an ve Sünnetten öğrendiğin pay kadar olur. Kendi siret kitabında öyle bir tespitte bulunmuş ve dediğinizin özetidir.
Bahaddin Temel: Bir de özelikle şöyle bir şey söyleyeyim; Sirete yaklaşım biçimi de kişinin halet-i ruhiyesi ile yakından alakalı bir durumdur. Bu konuda yaşanmış bir hadiseyi örnek vermek istiyorum. Hz. Resulullah (s.a.v) sahabesi ile yürürken Ebu Cehil ve beraberindekilerle karşılaşır ve Hz. Resulullah (s.a.v)a; Sen ne kadar çirkin, ne kadar uğursuzsun gibi sözlerle hakaret ediyorlar. Allah Resulü ona sesini etmiyor. Sonra Hz. Ebu Bekir’le karşılaşıyorlar. Hz. Ebubekir Ona; Ya Resulullah, Sen ne kadar güzelsin, Allah Seni ne kadar güzel bir yaradılış ile yaratmış” diyor. Allah Resulü ona da sesini çıkarmıyor. Yanındakiler; Ya Resulullah, neden Sana hakaret edilince de, Ebu Bekir seni övünce de sesini çıkarmadın, deyince; Allah Resulü ‘Ben bir aynayım, Bana bakan kendini görür’ Yani Allah Resulünü kendine ayna yapanlar Allah Resulünün şahsını kendilerinde görürler, kendilerinin kıymet ve değerleri Allah Resulünün sünnetini yaşamakla paraleldir, bunu söylemeye çalışıyor. Nasıl ki hatipler, şairler Resulullah (s.a.v)a övgü şiirler yazarken kendi kalemlerine güzellikler katıyorlar ise bir davetçi de yaşantısını yaşamakla kendi davasını güzelleştirecek ve kendi elindeki malzemesini herkes tarafından kabul görülecek hale getirecek. Çünkü Allah Resulü üzerinde insanlığın ittifakı vardır.
Bugün Hz. Resulullah (s.a.v) ve Kur’an öyle kutsal bir kaledir ki düşmanlar bile direk saldırmaya cesaret edemiyor, dolayısı ile Müslümanlar ne kadar o kaleye yakınsalar hareket o kadar muhsan oluyor.
Yukarıda geçen “O ancak vahiyle konuşur” ayeti göz önünde bulundurularak; Hz. Resulullah aleyhi`s-salatu ve`s-selamın mücadele hayatına Kur`an ne kadar müdahale etmiş. Hiç özgür iradesi söz konusu değil miydi?
BAHATTİN TEMEL: Bunun cevabını da önceki soruları cevaplandırırken yeteri kadar verdik kanaatindeyim. Özellikle Ümmü Mektum’un hikâyesini anlatırken… Buna benzer başka bir şey de Resulullah (s.a.v) Bedir savaşında orduyu konumlandırırken; “Bu senin reyin midir, yoksa Allah böyle mi emir buyurdu” diye soran Abdullah Bin Münzir’in görüşünü beğenip onun görüşünü uygulaması…
Yine hurmaların tozlaşması ile ilgili… Allah Resulü bunu niçin yaptıklarını sorunca onlar da hurmaların olgunlaşması için, diye cevap veriyorlar. Allah Resulü de yapmanız gerekmiyor diyor ve onlar da yapmıyorlar. Tabi o sene hurmalar olgunlaşmıyor. Hurmalar olgunlaşmayınca gelip Resulullah (s.a.v)’a diyorlar ki ‘Ya Resulullah, bak hurmalar olgunlaşmadı, bunu yapmadığımız için’ Resulullah (s.a.v) ‘Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz’ diyor. Allah Resulünün bundan kastı; ben teknolojiyi tarımı vb. şeyleri sizin kadar bilmiyorum. Allah resulünün bildiği şey bir davanın İbadi, ameli ve hareket yönünde lazım olan neyse bir insanın hayatının tüm karelerini yaşam olarak gerek ferdi gerek ailevi gerek sosyal olarak kuşatan tüm kareleri için neler lazımsa Allah-u Teala bunların tümünü bize vahiy olarak göndermiştir.
Allah resulü diyor ki; siz benim hayatıma, benim sünnetime, Allah’ın kitabına tabi olun ama yaşamış olduğunuz kendi şartlarınızda teknolojik, sanatsal şeylerde bu işi erbabına bırakın.
SİRET, FARKLI YOL VE YÖNTEMLERLE BELLEKLERE KAZINMALI
M.ZEKİ ERGİN: Resulullah’ın siyerini yeni nesillere aktarırken onlara bakış açısı verme Resulullahın hayatına hangi gözle bakmaları gerektiği Resulullah’ın hayatını onlara anlatırken hangi yöntemler takip etmemiz gerekir.
M.Ali Gönül: Meşhur bir söz vardır, insanlara akılları miktarınca hitap etmek gerek… Siyere yaklaşım tarzını anlatırken; okumaya uygun olanlara farklı, belli bir düzeyi olanlara farklı metod takip etmeliyiz. Kimi yerde sadece hikâyeci bir metodla anlatılabilir. Çünkü karşımızdakinin ihtiyacı neyse ona göre kendi ihtiyacınızı belirtebiliriz. Kimi yerde nebevi hareket metodunun da çeşitli derslerle ibretler çıkararak anlatabiliriz. Bakış açısı olarak Muhammed Gazalinin tesbitinde söylediğim gibi Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselamın sünnetini sadece siyerini bağımsız müstakil bir ilim dalı olarak ele alıp da baştan sona okumakla yetinmek değil. Sünnette Kur’an’ın birleşimi ile bu üçgen içerisinde, sireti bu ikisi olarak da düşünebiliriz ama biz sireti üçgenin bir ayağı yaparsak Kur’an ve sünneti de diğer ayakları…
Bir de ben bu konuya biraz daha farklı bir iki söz eklemek istiyorum. Mesela Sa’d bin Ebi Vakkas, çocuklarına İslam’ı anlatırken diyormuş ki ‘Evlatlarım, bunlar atalarınızın şerefidir, onları unutmayın.’ Çocuklarını dizleri dibine alıyor ve onlara bizzat anlatırken bu şekilde hitap ediyor; ‘Atalarınızın şerefidir, bunları unutmayın, zayi etmeyin. Bir de Ali bin Hasan’dan gelen bir rivayette diyor ki ‘Bize Kur’an’dan sureler öğretildiği gibi Resulullah’ın gazveleri de öğretilirdi.’ Demek ki takip edilen metod o körpe beyinlere Hz. Resulullah (s.a.v)’ın kişiliğini, şahsiyetini, siretini aşılamak… Fakat şu da var günümüzde görsellik çok daha farklı bir boyuta gelmiş, bu görselliği kullanarak bu bilgileri o görsellik çerçevesinde verdiğimiz zaman daha kalıcı oluyor. Çünkü zihin gördüğünü daha iyi alıyor ve gördüğünü daha iyi özümseyebiliyor. Kulak ise duyduğu şeyden dolayı çabuk unutabiliyor. Demek istediğim budur.
Peki müesseseler, halka veya kitlelere ne verebiliriz?
Bahaddin Temel: Eğitimin bütün kademelerinde Resulullahın sireti ile ilgili bir ders olmalı. Ders halkalarının asli derslerinde olmalıdır. Bir de en önemlisi hareketin kendisi, faaliyetlerini seyir çizgisini programını Resulullah (s.a.v)’ın hayatına uyarlamalıdır ki davanın tüm fertleri Resulululah aleyhisselatu vesselamın sevgisi, aşkı ve sünnetiyle büyüsün ve yetişsinler.
Ali Hocam, son olarak sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?
M.Ali Gönül: Şimdi Resulullah (s.a.v) hayatında Kehf suresinin 11. ayeti var. Diyor ki “Deki ben de sizin gibi bir insanım. Ancak bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahy ediliyor.” Allahın Resulü (s.a.v)’nün hayatına baktığımızda Onun hayatını iki kelime ile özetliyebiliyoruz: Birinisi; inşa, İkincisi; ihya… İnşayı Mekke dönemine, ihyayı Medine dönemine eşitleyebiliriz. İnşada Kehf suresinde ‘ilahınızın bir tek ilah olduğu’ şeklindeki vahyin akideyi güçlendirmeye yöneliktir. Resulullah aleyhisselatu vesselam cahiliyede bir inkılâp yaşatmaya yönelik girişimleri bu inşadır ve 13 yıl boyunca sürmüştür. 13 rakamını yıl olarak bağlayıcılığını kast etmiyorum ama bir dönemi yani Resulullahın hayatının yarısından fazlasıdır. Medine de ise bir ihya dönemidir, yani bir medenileşmenin, yerleşmenin ve müşrik hayattan sıyrılıp ta hayat bulacak yeni bir sürece girişin özetidir.
Siz değerli hocalarımdan Allah razı olsun. Allahu Teala, bizleri Muhammed aleyhisselatu vesselamın siretini anlayan ve yaşantısını buna göre tanzim edenlerden eylesin.
İnzar Dergisi - Nisan 2012İnzar Röportaj/Söyleşi