Yeni yetme yazar, sözcüklerin imbiğinden anlam damıtma derdindedir. Sözün gizemine kafayı takmıştır. Sözün büyüsünü çözüp sözcükler arasında sörf yapmaktır muradı.
Önce siyasetçinin kapısını çalar, yazar adayı. Elindeki kalem eğreti durmaktadır. Yılların kurt siyasetçisine sözün gizemini ve en büyük söz ustasının kim olduğunu soracaktır. Laf lafı açar, siyasetçi, gence kitlelere ulaşma yolunu uzun uzadıya anlatır. Genç yazar, bir fırsatını bulup “Sözün büyüsü kimde?” sorusunu araya sıkıştırıverir.
"Kimde derken?" diye şaşkın bakışlarla sorar siyasetçi.
"Demem o ki, sözü siyasetçi mi, sanatkâr mı, derviş mi daha iyi kullanır?"
Tabi ki siyasetçi, der görmüş geçirmiş oy avcısı.
"Siyaset, at eğitimi; söz, atı mahmuzlayan sihirli bir aparattır. En durağan toplulukları üç beş sözün birbirine göz kırpmasıyla hareketlendirir, bu sözlere ses tonumu da kattım mı, cinneti cennet gibi sunarım. Söz, bende karanlıkta görüntüyü sunan bir aynadır. Söze, biraz simya, biraz ilm - i kimya kardım mı koca koca toplulukları barındıran meydanlar, el hareketimle hara olur.
Yosunu efsunlar; papatya, zambak, lale, orkide, karanfil, mimoza diye pazarlarım.
Hem söz insana bahşedilmişse, kullanımı da elbette insan için olmalı. Fildişi kulesine çekilmiş sanatkâr veya iki çift lafı bir araya getiremeyen dervişle beni mukayesen, söze de bana da saygısızlıktır.
Benim de elbette birtakım kusurlarım vardır. Belki de kalp sancısı, yürek sızısı olan en büyük kusurum, yakınımdakinin yanlış sözünü muhalifimin doğru sözüne tercih etmemdir."
Kalem talimine niyetlenmiş çaylak yazar, siyasetçinin konuşması karşısında şaşırıp kalır, etik değerler beyninde uçuşmaya başlar.
Merak ve endişe sarmalında gelgitler çize çize sanatkârın kapısını çalar bu sefer.
Sanatkârın odasındaki cilt cilt kitaplar ve renkleri sararmış, yaprakları pörsümüş eski baskı dergiler, şaşkın yazarın şaşkınlığını bir kat daha artırır.
Gayri ihtiyari sorar:
Bunlarını hepsini okudun mu?
Sanatkâr istihza içeren bakışlarla muhatabını şöyle bir süzer.
“Soru soranın sorusu darasını ele verir.” der.
Genç yazar; siyasetçide hara, burada dara, sonumuz hayrola diye mırıldanır.
“Sözü soracaktım.” diye araya girer genç yazar, kalemini nasıl tutacağına bir türlü karar veremeden. Sonra ses kayıt cihazına sanatkârın sesini kaydetmeyi düşünüp cihazı çantasından çıkarır.
Sanatkârın alayvari bakışları genç yazarı adeta yerin dibine sokar.
Sanatkâr:
“Mecnun’u bilmeden aşktan söz etmek nicedir evlat?” der. Söylediklerimi yazmaktan aciz biri bir de yazarlığa mı soyunur?
Kekemeden hatip olur, göbekliden balet olur; amma ses kayıt cihazıyla röportaj yapandan yazar olmaz. Yol yakınken dönmek icap eder.
Genç yazar, bin bir özürle ve yüzündeki gökkuşağının renk cümbüşüyle soruyu araya sıkıştırır:
“Sözü en iyi kim kullanır; siyasetçi mi, sanatkâr mı, derviş mi?
Gülümser sanatkâr.
Sarrafı altınla imtihan etmek hangi aklın ürünü?
Söz membaından sözünü kullanımını sormak nice bir safdillik?
Sözcüklere diz çöktüren, herkesin kullandığı söze büyülü anlam yükleyen ben sanatçıya, sözün kimin tarafından daha iyi kullanıldığını soruyor, beni iki lafı bir araya getiremeyen meczup bir dervişle karşılaştırıyorsun. O da yetmediği gibi içindeki kiri fikir diye pazarlayan, sıkışınca koca toplulukları sürü gibi azarlayan siyasetçi ile kıyaslama bedbahtlığında bulunuyorsun.
Konuşma, toprak ve kum iken onun içindeki sözü elmasa dönüştürmek sarraf olmayı gerektirir.
Dil bir derya, sözcükler istiridye… Onların içindeki inciyi çıkarmak için sanatçı olmak icap eder.
Sözün gizemi yaratımsallığında, yoksa papağan gibi ezber yapan siyasetçi ile bakışlarına gizem katan dervişte söz büyüsünü aramak için alık olmak gerek.
….
Genç yazar, heyecanlı ve yorgun; ezik ve bitkin bir halde dervişin kapısını çalmak ister bu sefer.
O da ne?
Derviş’in odasının girişinde kapı yok. Zili arar, duvarda ses çıkaracağı, “ben geldim” diye haber vereceği hiçbir işaret bulamaz.
Bir iki öksürür gibi yapıp içeri girer.
Yüzündeki şaşkınlığı gören derviş, gencin konuşmasına izi vermeden söze girer.
“Gönül kapısı açık olmak icap eder.”
İyi de hırlısı var, hırsızı var, der yazar adayı.
“Tedbir ehli olmak değil, aşk ehli olmak gerektir. Aşk soyunmaktır dünyeviliklerden, arınmaktır dünyevi korkulardan.
Konunun uzayacağını anlayan genç ani bir manevrayla:
“Sözü soracaktım, sözü ya da başka bir ifadeyle kelimenin gücünü kim daha iyi kullanır?” der.
Derviş, gülümser ve “sorunun benimle ne ilgisi var?” der gibi bakar. Bir süre karşılıklı bakışma devam eder, genç utana sıkıla Derviş’in bakışlarındaki saldırıdan bir salvoyla bakışlarını yere indirir. Ayaklarına bakar, hayret ayakları zangır zangır titremektedir.
Derviş:
Biz hal ehliyiz evlat, kal ehli olanlar, sözün cafcaflı büyüsüne kapılır. Biz söylemeyiz, yaşarız; başkası kendi penceresinden bizi anlatır. Aslında biz o anlatılan değiliz. Anlatıcının anlatımındaki kişi, bizim izdüşümümüzdür. Aynalar asla gerçeği göstermez, en etkili ayna, sadece gerçeğe en yakın aynadır. Aynaya yapılacak en küçük müdahale ile aynada sunulan, farklı farklı görünüyorsa aynalar yalancıdır.
Siyasetçi, sözün ses değerinden yararlanır, sanatkâr duygu değerinden. Her iki ayna da yalan söyler zinhar. Zaten “şair sözü yalandır”daki hikmetten bîhabere halk sözünün Hak sözü olduğunu anlatamazsın. Maddeye iman eden, mananın sırrına ermez. Yaşamı duyularıyla anlamlandırana duygudan söz etmek, boşa kürek çekmektir. Mumdan gemilerle ateş denizini yarmaya kalkışmayan, aşk ehli olmaz.
Sanat okumaktır, okumak için görmek gerek. Okumak için söz değil, göz gerektir. Hem her göz görmez evlat, mana denizinde yunmak ve gönülde yara gerek.
Bulunduğu fanusun ihtişamına kapılıp okyanusu göremeyen bedbaht, sanatkâr sanılıyorsa, fazla söze ne hacet:
"Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış”
Hamdullah Yıldız / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
Hamdullah Yıldız
Yeni yetme yazar, sözcüklerin imbiğinden anlam damıtma derdindedir. Sözün gizemine kafayı takmıştır. Sözün büyüsünü çözüp sözcükler arasında sörf yapmaktır muradı. Ancak bu alanda oldukça toydur ve toyluğundan da bihaber. Kalemi de ağzı gibi süt kokmakta. En iddialı yazıları bile acemi bir çaylağın mırıltılarını andırır. Boyundan büyük bir işe kalkışmıştır, cüce boyuna aldırmadan. Söze hâkim olmak için söz ustalarına danışmak en doğru yol diye düşünür. Söz ustaları... Kimisi laf cambazı, kimisi akılmend...
Önce siyasetçinin kapısını çalar, yazar adayı. Elindeki kalem eğreti durmaktadır. Yılların kurt siyasetçisine sözün gizemini ve en büyük söz ustasının kim olduğunu soracaktır. Laf lafı açar, siyasetçi, gence kitlelere ulaşma yolunu uzun uzadıya anlatır. Genç yazar, bir fırsatını bulup “Sözün büyüsü kimde?” sorusunu araya sıkıştırıverir.
"Kimde derken?" diye şaşkın bakışlarla sorar siyasetçi.
"Demem o ki, sözü siyasetçi mi, sanatkâr mı, derviş mi daha iyi kullanır?"
Tabi ki siyasetçi, der görmüş geçirmiş oy avcısı.
"Siyaset, at eğitimi; söz, atı mahmuzlayan sihirli bir aparattır. En durağan toplulukları üç beş sözün birbirine göz kırpmasıyla hareketlendirir, bu sözlere ses tonumu da kattım mı, cinneti cennet gibi sunarım. Söz, bende karanlıkta görüntüyü sunan bir aynadır. Söze, biraz simya, biraz ilm - i kimya kardım mı koca koca toplulukları barındıran meydanlar, el hareketimle hara olur.
Yosunu efsunlar; papatya, zambak, lale, orkide, karanfil, mimoza diye pazarlarım.
Hem söz insana bahşedilmişse, kullanımı da elbette insan için olmalı. Fildişi kulesine çekilmiş sanatkâr veya iki çift lafı bir araya getiremeyen dervişle beni mukayesen, söze de bana da saygısızlıktır.
Benim de elbette birtakım kusurlarım vardır. Belki de kalp sancısı, yürek sızısı olan en büyük kusurum, yakınımdakinin yanlış sözünü muhalifimin doğru sözüne tercih etmemdir."
Kalem talimine niyetlenmiş çaylak yazar, siyasetçinin konuşması karşısında şaşırıp kalır, etik değerler beyninde uçuşmaya başlar.
Merak ve endişe sarmalında gelgitler çize çize sanatkârın kapısını çalar bu sefer.
Sanatkârın odasındaki cilt cilt kitaplar ve renkleri sararmış, yaprakları pörsümüş eski baskı dergiler, şaşkın yazarın şaşkınlığını bir kat daha artırır.
Gayri ihtiyari sorar:
Bunlarını hepsini okudun mu?
Sanatkâr istihza içeren bakışlarla muhatabını şöyle bir süzer.
“Soru soranın sorusu darasını ele verir.” der.
Genç yazar; siyasetçide hara, burada dara, sonumuz hayrola diye mırıldanır.
“Sözü soracaktım.” diye araya girer genç yazar, kalemini nasıl tutacağına bir türlü karar veremeden. Sonra ses kayıt cihazına sanatkârın sesini kaydetmeyi düşünüp cihazı çantasından çıkarır.
Sanatkârın alayvari bakışları genç yazarı adeta yerin dibine sokar.
Sanatkâr:
“Mecnun’u bilmeden aşktan söz etmek nicedir evlat?” der. Söylediklerimi yazmaktan aciz biri bir de yazarlığa mı soyunur?
Kekemeden hatip olur, göbekliden balet olur; amma ses kayıt cihazıyla röportaj yapandan yazar olmaz. Yol yakınken dönmek icap eder.
Genç yazar, bin bir özürle ve yüzündeki gökkuşağının renk cümbüşüyle soruyu araya sıkıştırır:
“Sözü en iyi kim kullanır; siyasetçi mi, sanatkâr mı, derviş mi?
Gülümser sanatkâr.
Sarrafı altınla imtihan etmek hangi aklın ürünü?
Söz membaından sözünü kullanımını sormak nice bir safdillik?
Sözcüklere diz çöktüren, herkesin kullandığı söze büyülü anlam yükleyen ben sanatçıya, sözün kimin tarafından daha iyi kullanıldığını soruyor, beni iki lafı bir araya getiremeyen meczup bir dervişle karşılaştırıyorsun. O da yetmediği gibi içindeki kiri fikir diye pazarlayan, sıkışınca koca toplulukları sürü gibi azarlayan siyasetçi ile kıyaslama bedbahtlığında bulunuyorsun.
Konuşma, toprak ve kum iken onun içindeki sözü elmasa dönüştürmek sarraf olmayı gerektirir.
Dil bir derya, sözcükler istiridye… Onların içindeki inciyi çıkarmak için sanatçı olmak icap eder.
Sözün gizemi yaratımsallığında, yoksa papağan gibi ezber yapan siyasetçi ile bakışlarına gizem katan dervişte söz büyüsünü aramak için alık olmak gerek.
….
Genç yazar, heyecanlı ve yorgun; ezik ve bitkin bir halde dervişin kapısını çalmak ister bu sefer.
O da ne?
Derviş’in odasının girişinde kapı yok. Zili arar, duvarda ses çıkaracağı, “ben geldim” diye haber vereceği hiçbir işaret bulamaz.
Bir iki öksürür gibi yapıp içeri girer.
Yüzündeki şaşkınlığı gören derviş, gencin konuşmasına izi vermeden söze girer.
“Gönül kapısı açık olmak icap eder.”
İyi de hırlısı var, hırsızı var, der yazar adayı.
“Tedbir ehli olmak değil, aşk ehli olmak gerektir. Aşk soyunmaktır dünyeviliklerden, arınmaktır dünyevi korkulardan.
Konunun uzayacağını anlayan genç ani bir manevrayla:
“Sözü soracaktım, sözü ya da başka bir ifadeyle kelimenin gücünü kim daha iyi kullanır?” der.
Derviş, gülümser ve “sorunun benimle ne ilgisi var?” der gibi bakar. Bir süre karşılıklı bakışma devam eder, genç utana sıkıla Derviş’in bakışlarındaki saldırıdan bir salvoyla bakışlarını yere indirir. Ayaklarına bakar, hayret ayakları zangır zangır titremektedir.
Derviş:
Biz hal ehliyiz evlat, kal ehli olanlar, sözün cafcaflı büyüsüne kapılır. Biz söylemeyiz, yaşarız; başkası kendi penceresinden bizi anlatır. Aslında biz o anlatılan değiliz. Anlatıcının anlatımındaki kişi, bizim izdüşümümüzdür. Aynalar asla gerçeği göstermez, en etkili ayna, sadece gerçeğe en yakın aynadır. Aynaya yapılacak en küçük müdahale ile aynada sunulan, farklı farklı görünüyorsa aynalar yalancıdır.
Siyasetçi, sözün ses değerinden yararlanır, sanatkâr duygu değerinden. Her iki ayna da yalan söyler zinhar. Zaten “şair sözü yalandır”daki hikmetten bîhabere halk sözünün Hak sözü olduğunu anlatamazsın. Maddeye iman eden, mananın sırrına ermez. Yaşamı duyularıyla anlamlandırana duygudan söz etmek, boşa kürek çekmektir. Mumdan gemilerle ateş denizini yarmaya kalkışmayan, aşk ehli olmaz.
Sanat okumaktır, okumak için görmek gerek. Okumak için söz değil, göz gerektir. Hem her göz görmez evlat, mana denizinde yunmak ve gönülde yara gerek.
Bulunduğu fanusun ihtişamına kapılıp okyanusu göremeyen bedbaht, sanatkâr sanılıyorsa, fazla söze ne hacet:
"Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış”
Hamdullah Yıldız / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
Hamdullah Yıldız