Şu kısacık ömründe büyük-küçük, beklenen, aniden gelen nice sıkıntıya düçar oluyor insan.
Aslında biraz da insan fıtratının ihtiyacı gibi duruyor bela, sıkıntı ve musibetler. Yani yaşam formatımızın en temel unsuru ve en çok enerji harcadığımız alan gibi adeta. Yani yıkmayan her bela ve sıkıntı daha güçlü kılıyor bünyeyi. İradeyi çelikleştiriyor. Direnme kabiliyetimizi zirvelere taşıyor.
İlk insandan bu yana hayatında bela ve musibetin eksik olmadığı bir tek insan yoktur herhalde; krallardan kölelere değin… Dolayısıyla sıkıntısız ve sorunsuz bir hayat için mücadele etmek beyhude olduğu gibi, asla kavuşulamayacak bir hayata angaje olmanın bizatihi kendisi de zihin ve ruh aleminde meydana getireceği tahribattan ve insana harcatacağı beyhude enerjiden ötürü büyük bir bela ve musibettir aynı zamanda.
Hele ki insana ve insanlığa dair kaygınız var ise o zaman da kaçınılmaz olarak karşılaşacağınız bela ve musibetler nitelik ve nicelik açısından da artacaktır. Yani daha çok ve daha büyük sıkıntılarınız olur.
Bela ve musibet istenmez tabi; yasaklanmıştır. Zira zaten kendinize ve başkasına ya da topluma yönelmiş veya yönelmekte olan belalara karşı olduğunuz içindir çoğu kez kapınızı çalan musibet. Yani belayı def etmeye çalışıyorken onu istemek akla da asla uygun değildir. İnancımızda da kültürümüzde de, öngörülen beklenilen bela ve musibetlere karşı tedbir almak farz derecesindedir ve yerine ve özelliğine göre birinci sırayı alır. Tehlikeyi defetmek birinci farz olduğu ve diğer farzları geçici izale ettiği zamanlar da vardır elbette. Zira insan hayatını korumak ve insanın kendi hayatını koruması her türlü ibadet, inanç ve değerin üstündedir. Faraza ölmemek için çaresizlikten insan leşini yemek bile mubah, meşru ve hatta elzem kılınmıştır inancımız tarafından. Tedbirden ziyade, sadece mutlu, müreffeh, huzurlu, kedersiz, dertsiz bir hayata angaje olanlar da vardır ki esas tehlikenin ve musibetin büyüğü bu olsa gerek. Zira asla kavuşulamayacak bir hayata kavuşmak için zihinsel, bedensel ve çevresel bütün enerjilerini ve kabiliyetlerini bu alana harcayan ve paranoyaya dönüşen nice insanlar ve topluluklar vardır ki yaşayabilecekleri mutluluk ve huzuru da ıskalamış olurlar.
Hayatın geçiciliği ve ebedi bir hayatın varlığına olan inanç bizi tedbir- tevekkül dengesinde tutmalı. Dengeyi tevekkül lehine bozanlar da; tedbir lehine bozanlar da insan fıtratını zedelemiş ve esasında günah işlemiş olurlar. Bütün olacağı “tevekküle” havale etmek gaflettir ve kendisine tevekkül edilen Allah’ın men ettiği bir özelliktir. Hatta bu “tevekkül”, tembellik, kaygısızlık ve “gericilik” getirir beraberinde. Hakeza tevekkülü unutup iradeyi de aşan oranda tedbire başvuranlar da men edilmiş bir davranış sergilemeleri hasebiyle; günah işlemiş olmalarının yanında kendi irade ve kabiliyetlerini aşan bela ve musibetler, onlarda çok daha yıkıcı olur.
Hayatı bu dünya ile sınırlı tutmak ve bittiğinde her şeyin bittiğine inanmak ne kadar büyük bir bela tahmin edebiliyor musunuz. O bitince herşeyin biteceği dünya… Günümüz toplumlarını sadece zevk ve eğlenceye sevk eden en büyük paranoya bu olsa gerek. Bitince bitecek olan dünya… Ne korkunç bir hezeyan… Ne büyük bir felaket… Tatminin bir doruğunun ve doyumunun olmadığı ve elde ettikçe tatminsizliğin arttığı bir fıtrata sahip insanın, aceleyle ve heyecanla olabildiğince tatmin olmaya çalışması; olabildiğince dertsiz, sorunsuz bir hayat yaşamaya çalışması… Ne büyük bir felaket Allah’ım! Zevk ve eğlencede insan fıtratını zedeleyen ilişki biçimleri dahil her türlü haz ve hızı besleyen modern dünyanın, sınırsızlığı, engelsizliği, kanunsuzluğu ve kuralsızlığı savunması en büyük handikaplarındandır.
Ancak bela ve musibet istemek ne kadar yasaklanmış ise; geldiği zaman ona göğüs germek de bir o kadar emredilmiştir. Göğüs germede bizi güçlü kılacak en temel unsur, onu zihin ve duygu dünyamızda küçültecek bir donanıma sahip olmak lazım ki; onun adı tevekkül ve ahiret inancıdır. Allah’ın “Yoksa siz, sizden önce geçip giden milletlerin başlarına gelen sıkıntılar, sizin başınıza gelmeden Cennet'e gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, "Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?" diye niyaz etmişlerdi. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.”(Bakara/214). Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.(Bakara 155) buyruğu, bu dünyanın, insan için bela ve sıkıntılar arenası olduğunun açık bir beyanıdır.
Bela ve musibetlere karşı motivasyonu sağlayan en önemli unsur Rahman’ın öneri ve tavsiyeleridir. “Sabrediniz! Allah sabredenlerle beraberdir. (8/46), Allah sabrdenleri sever. (3/176), Sabredenleri müjdele! (2/155)” tavsiyesi de bela ve musibetlerin insan hayatında kaçınılmaz olacağı ve onlara sabretmenin ne büyük bir Yardımcı’yı edineceğimizi de müjdeliyor. O’na sığınma, O’na dayanma, O’na tevekkül etme, direncimizi ve başarma azmini kamçılar, daima canlı tutulması gereken bu azmin esin ve besin kaynağı olur.
Hele ki sabretme ve direnmenin bizi götürdüğü başarı iklimindeki mutluluk başka bir haz verir insana. Bir de Allah’ın mükafatlandırmasını eklediniz mi; kendisine direnildikçe bela ve musibetin birer moral motivasyon aracına dönüştüğünü de söylemek mümkündür.
Tabii ki çok büyük bela ve musibetlerde öyle zor imtihanlar vardır ki Allah herkesi ondan uzak tutsun ve direnme, dayanma gücü versin.
Bela ve sıkıntılara sabretmeyince ne oluyor ki? O bela ve sıkıntı defedilmiş mi oluyor? Bilakis sabırsızlık, bela ve musibeti hissetme ve etkilenme oranını kat be kat artırıyor. Hatta günümüz toplumlarında olduğu gibi kalıcı psikolojik travmalara ve hastalıkllara sebep oluyor. Yanı sıra ailevi ve toplumsal huzursuzluklara ve ruh hastalıklarına sebep oluyor. Tesiri azaltacak başka yöntem ve arayışlara itiyor kişiyi, dirençsizliği. Rahatlamayı fıtri olmayan bir yerde ve şeyde aramak da; ancak kişiyi fıtratından uzaklaştırır. Alkol ve uyuşturucuya; hatta sigaraya bağımlılığın başlangıcında çoğu kez bela ve musibetlere sabredememe ve tevekkül etmeme hikayeleri yatıyor. Yani manevi yetersizlik ve zaaftır çoğu kez bela ve sıkıntılara karşı bireysel ve toplumsal direnç ve dayanıklılığı zaafa uğratan şey.
Bir şey, ona biçtiğiniz değer kadar önemlidir ve hakettiğinden fazla bir değer biçtiğiniz değersiz bir şeyin noksanlığı veya izalesi, biçtiğiniz ama hak etmediği büyüklükte sizi etkiler ve üzer. Bu dünyaya hakettiğinin üstünde veya altında değer biçmemek gerekir.
Allah’ın en sevgili kulları olan peygamberlerin yakasından bela ve musibet hiç düşmemiştir. Çok çetin imtihanlara tabi olanları da olmuştur. Yakup ,Yusuf, İbrahim, İsmail, İsa, Musa, Muhammed aleyhisselamın yaşadıkları eza ve cefa, hikayeleriyle birlikte aklımıza bir çırpıda gelecek olanlardır. Hele Eyyüp aleyhisselam bedeniyle de emsali olmayan ağır bir imtihandan geçerek ve insan üstü sabır göstererek tüm insanlığa sabır örneği olmuştur.
Çelik iradeleri ve tevekkülleri yüzlerine yansımış güçlü, müşfik şahsiyetler ne de güven verirler insana. Gücünü inancından, tecrübesinden, tevekkülünden, bilgeliğinden alan koca adamlarımız vardı bizim. Ne oldu onlara bilen var mı? Küstüler mi, bittiler mi? Onlara sığınmak… Gölgelerinde gölgelenip huzur bulmak ister insan. Her bir sıkıntımızda soluğu yanlarında aldığımız, dertlerimizi unuttuğumuz, tevekkül ve tefekkürleri kadar büyük adamlar…
Hiç bela ve musibetin kapılarını çalmadığını; bu nedenle çok güçlü ve mutlu durduklarını zannedersiniz. Oysa bela ve musibetlere dirençleri, çelikleştirilmiş yürekleri, kanaya kanaya güç kazanmıştır. Başlarına dünyaya dair bir bela geldiğinde Rabbine dönüp “Allahım benim ne büyük bir derdim var” dememişler. Dertlerine dönüp; “Benim ne büyük bir Rabbim var” demişler de ondan kendilerine de topluma da birer sığınak olmuşlardır.
İla nihaye hayat ve dünya ne uğrunda büyük dert ve kederlere sahip olunacak bir yar ne de lakayıt kalacağımız, kaçacağımız bir vebadır. İfrat ve tefritten kaçınarak, bela ve musibetlere yenilmeden mücadele etmek, sevgisinin seline kapılmadan muhabbet ve münasebetimizi devem ettirmektir dünya yurdunun ederi. Yukarısı da aşağısı da eza ve cefadan başka şey getirmez.
Dünya ne yârdır ne de neyâr! Bir günlük handır sen de biraz oyalan.
Mehmet Gülsever
Mehmet Gülsever