Müslümanlar daha önce de küçük seriyyeler çıkarmışlardı, ancak bunlar işi yeni bir boyuta taşıyacak seviyede değildi. Oysa bu birlik küçük bir ordu idi ve başında Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem vardı.
Mehmet Zeki Ergin
وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّٓائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُريدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرينَ ﴿٧﴾لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ ﴿٨﴾
Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va`d ediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. ﴾7﴿ Bu, suçlular hoşlanmasa da Allah`ın hakkı ortaya çıkarması ve batılı ortadan kaldırması içindi ﴾8﴿
Enfal Sûresinin girişi olan bu ayet-i kerimeler Müslümanların dahil oldukları yeni sürece ve bu yeni sürece karşı bazı Müslümanların takındığı olumsuz tavrı, psikolojik sorunu konu edinmektedir.
Yeni süreç; Kureyş’e askeri alanda da meydan okumadır.
Hedef;
1- Kureyş’i iktisadi olarak zayıflatmak…
2- Can damarları olan Mekke ile Şam arasındaki ticaretlerini sekteye uğratmak…
3- Çevreye yeni bir gücün sahaya indiğini kabul ettirmek.
Müslümanlar daha önce de küçük seriyyeler çıkarmışlardı, ancak bunlar işi yeni bir boyuta taşıyacak seviyede değildi. Oysa bu birlik küçük bir ordu idi ve başında Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem vardı.
Bazı Müslümanlar işin kontrol edilemez noktaya varabilme ihtimali üzerinde düşünüyordu. Bu Müslümanlara göre İslâm toplumu kesin bir zafer için henüz yeterli askeri donanıma sahip değildi. Silahları da silahşörleri de azdı. Oysaki karşı taraf, Kureyş, güçlü olduğu günden beri zilleti(yenilgiyi) tatmamıştı. Arabistan’ın tartışmasız gücüydü ve Arabistan’ın değil neredeyse dünyanın dini bakımdan en stratejik merkezine hükmediyordu.
Allahu Teâlâ mesbuk ayetlerde bu halet-i ruhiyeyi; “Sanki göz göre göre ölüme sevk ediliyorlardı.” Şeklinde özetlemiş.
Allah (cc)’ın iki taifeden birini; Ebu Süfyan’ın ticaret kervanını ganimet olarak almayı ya da Kervan bahanesiyle Müslümanlarla savaş için yola çıkmış orduya karşı galibiyeti onlara va’d etmiş olmasına rağmen bu düşünceyi taşıyorlardı.
Allahu Teâlâ Resulünü hakk ile evinden çıkardıktan ve çıkması gereken Müslümanlar da kerhen de olsa Resulle beraber çıktıktan sonra yeni bir tercih ortaya çıkıyor; Ebu Süfyan’ın kervanı mı? Yoksa Kureyş ordusuna karşı kazanılacak bir zafer mi?
Müslümanlardan büyük bir bölüm; ‘biz kervan için yola çıktık, bizim ordu ile savaşmamız olacak şey değil’ diyorlardı. Oysa bu psikolojinin devreye koyduğu savunma reflekslerinden başka bir şey değildi. Hâlbuki Allah ya kervan ya da orduya karşı zafer seçeneklerini onlara bırakmıştı. Bu seçeneklerden en sehl olana meylediyordu fıtrat… Zira savaşta ölüm neredeyse kesindir. Yaralanma, sakat kalma olasılığı yüksektir. Zafer elde etsen bile, sen de mutlaka bir yara alırsın. Ve zahiren bir kazancı da gözükmüyor. Ama kervan böyle mi? Hem kervanda tehlike olasılığı çok düşük hem de büyük bir kazanç söz konusu… Tabi bu, yüzeysel bir değerlendirme ile böyledir. Ki nitekim Bedir savaşının kazanılmasından sonra kervanın peşine de düşme konusu konuşulmuş, bazı Müslümanlar, Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve selleme; “Sana her ikisi değil ikisinden biri va’d edildi.” Diyerek bu konunun kapanmasını sağlamışlar.
İbn-i Kesir’in tefsirinde kervan’ın uzaklaşıp Mekke ordusunun geldiğini haber aldığında Müslümanları toplayıp onları savaşa teşvik etmek için ashap ile Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem arasında geçen şu diyaloğa yer verilmiş.
Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem ashaba yönelerek; “İşte Mekke! Ciğerparelerini önünüze atmış. Bu konuda bana görüşlerinizi söyleyiniz” dedi. Hz. Ebubekir kalktı ve güzel konuştu. Ardın Hz. Ömer kalktı ve o da güzel konuştu. Allah Resulü onlara hayır duada bulundu. Sonra (Bin yiğide bedel olan) Mikdad bin Amr kalktı. Ve dedi ki; “Ya Resulallah! Allah’ın sana emrettiği hususa tereddütsüz dal. Şüphesiz seninle beraberiz. Allah’a andolsun ki biz, peygamberleri Musa’ya; “Sen ve Rabbin gidin savaşın biz burada oturanlarız.” Diyen Beni İsrail gibi demeyeceğiz. Tam aksine; “Sen ve Rabbin gidin savaşın biz de sizinle beraber savaşanlarız” diyeceğiz. Allah’a yemin olsun ki; eğer bizi Berkü’l-Gammad’a yönlendirirsen bizler seninle beraber oraya kadar savaşır.” Dedi ve oturdu. Allah Resulü ona da hayır duada bulundu.
Eba Eyyüb el-Ensari der ki; “Biz yolda gelirken, Allah Resulü bizi yokluyordu. İster misiniz Allah bize kervanı değil de Kureyş ordusunu nasip etsin, diye… biz de; hayır ya Resulallah! Biz kervan için yola çıkmışız. Savaş hazırlığımız yok diye kervana meylederdik. Ancak Mikdad bin Amr’ın söylediklerini işittikten sonra hepimiz söylediklerimizden dolayı utanç duyduk. Hepimiz onun söylemiş olduğu sözleri söylemeyi diledik. Ve bu sözlerinden dolayı hepimiz ona gıpta ettik.
Daha sonra Allah Resulü tekrar ashabına döndü. Dedi ki; Ey insanlar bana görüşlerinizi söyleyin. (Allah Resulü ensarı kast ediyordu. Zira Ensar Onu Medine’de koruyacaklarına dair Onunla anlaşmıştı.) Ensar’dan Sa’d bin Muaz kalktı ve dedi ki; Ya Resulallah! Anlıyorum ki Sen “Ey insanlar!” hitabınla bizi kastediyorsun. Allah Resulü; “Evet” dedi. Sa’d bin Muaz dedi ki; “Biz Sana iman ettik ve Seni tasdik ettik. Ve sana ahdettik. Emrolunduğun şeyi yap. Seni hakk olarak gönderene yemin olsun ki, eğer Sen şu denizi hedef göstererek dalsan hiçbirimiz geri kalmaksızın seninle beraber dalarız. Senin yarın düşmanla karşılaşmanı kesinlikle kerih görmeyiz. And olsun ki bizler; savaş anında çokça sabredenleriz, düşmanlarımızla karşılaştığımızda sözümüzün eriyiz. Ey Allah’ın Resulü! Bizler yarın düşmanla karşılaşmamızda Allahu Teâlâ’nın bizim elimizle sana bir göz aydınlığı vereceğini umuyoruz. Öyleyse bizi bereketin üzerine sür.
Bu sözler üzerine Allah Resulünün yüzü açıldı ve ashabına dedi ki; Size müjdeler olsun! Hiç şüphesiz ben iki taifeden biriyle müjdelendim.”
Daha kolay olana meyil insanın fıtratında olan bir şey… bir de zahir olan menfaati gizli olana tercih etme… hem herkes gizli olan menfaati göremeyebiliyor. Bu doğal meyil etrafında ashaptan bazıları Kureyş ordusuna karşı zaferi kervana tercih etmeyebiliyordu. Oysa kervanda olan menfaat geçici bir şeydi. Hem zaferle kıyaslandığında çok cüzi kalıyordu. Zaferde ise; menfaatleri daha şümullü ve toptancı değil peyderpey zamana yayılan bir kâr söz konusu idi. Üstelik uhrevi menfaatleri daha fazla olan bir şeydi. İşte bunu herkes göremiyordu. Görememesi yadırganacak bir şey değil, ama görenlere itimad etmek gerekir. İtimatları artsın diye bizzat Allahu Teâlâ onlara, orduyla karşılaşmayı tercih etmeleri halinde zaferi kendilerine nasip edeceğini beyan etmişti. Ve üstelik orduya karşı zaferin, hakkın o coğrafyada oturması, hesaba katılan bir güç olarak sahnede yer alması ve bununla beraber batılın da giderek güç kaybetmesi manasına geldiğini onlara beyan ediyordu.
Öyle ise görülmesi gereken buydu. Külli zafer idi. Hakkın hak olarak gerçekleşmesi batılın ise zelil olması idi. Bu Allahu Teâlâ’nın iradesiydi de aynı şekilde…
Müslümanlar olarak savaş manyağı, şiddet ve kan taraftarı değiliz. Cihad etmeyi severiz. Ama hiçbir zaman savaş manyağı olmadık ve şiddet taraftarlığını yapmadık. Görülen o ki bundan sonra da bu ahlakımızı değiştirecek değiliz. Ama sürekli barışı, selameti, sükuneti tercih etmemize rağmen şiddetle karşı karşıya gelebilir. Kervan için yola çıkarken ordu ile karşılaşabiliriz.
1- Kesinlikle bu durumu kendimiz için şer olarak görmemeliyiz. Çekingen tavırların karşılığı bazen sadece nedamet olmayabilir. Üstelik bazen de bizim çekingen tavırlarımıza karşılık Mikdad bin Amr gibi kahramanların tarihe altın harflerle geçen sözleri karşısında savaşın ezici gücünden daha şiddetli bir şekilde ezilmemize neden olabilir.
2- Savaş manyağı olmak başka şey savaşa hazır olmak, savaşçı bir millet olmak başka şeydir. Dinimizin adı barış(İslâm)tır. Öyle ise kök itibariyle bizler barış taraftarıyız. Ve doğal olarak savaşı sevmeyiz. Allahu Teâlâ da; “Savaş sizlere farz kılındı, ama sizler onu sevmezsiniz.” Diye buyuruyor. Ama bu bizim her an savaşa hazır olmayacağımız manasına gelmiyor, gelmemeli… kesinlikle can, mal, nesil, akıl ve dinin dış unsurlardan korunması savaş yeteneği dışındaki bir şeyle değildir.
Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Ekim 2015 (133. Sayı)
Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va`d ediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. ﴾7﴿ Bu, suçlular hoşlanmasa da Allah`ın hakkı ortaya çıkarması ve batılı ortadan kaldırması içindi ﴾8﴿
Enfal Sûresinin girişi olan bu ayet-i kerimeler Müslümanların dahil oldukları yeni sürece ve bu yeni sürece karşı bazı Müslümanların takındığı olumsuz tavrı, psikolojik sorunu konu edinmektedir.
Yeni süreç; Kureyş’e askeri alanda da meydan okumadır.
Hedef;
1- Kureyş’i iktisadi olarak zayıflatmak…
2- Can damarları olan Mekke ile Şam arasındaki ticaretlerini sekteye uğratmak…
3- Çevreye yeni bir gücün sahaya indiğini kabul ettirmek.
Müslümanlar daha önce de küçük seriyyeler çıkarmışlardı, ancak bunlar işi yeni bir boyuta taşıyacak seviyede değildi. Oysa bu birlik küçük bir ordu idi ve başında Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem vardı.
Bazı Müslümanlar işin kontrol edilemez noktaya varabilme ihtimali üzerinde düşünüyordu. Bu Müslümanlara göre İslâm toplumu kesin bir zafer için henüz yeterli askeri donanıma sahip değildi. Silahları da silahşörleri de azdı. Oysaki karşı taraf, Kureyş, güçlü olduğu günden beri zilleti(yenilgiyi) tatmamıştı. Arabistan’ın tartışmasız gücüydü ve Arabistan’ın değil neredeyse dünyanın dini bakımdan en stratejik merkezine hükmediyordu.
Allahu Teâlâ mesbuk ayetlerde bu halet-i ruhiyeyi; “Sanki göz göre göre ölüme sevk ediliyorlardı.” Şeklinde özetlemiş.
Allah (cc)’ın iki taifeden birini; Ebu Süfyan’ın ticaret kervanını ganimet olarak almayı ya da Kervan bahanesiyle Müslümanlarla savaş için yola çıkmış orduya karşı galibiyeti onlara va’d etmiş olmasına rağmen bu düşünceyi taşıyorlardı.
Allahu Teâlâ Resulünü hakk ile evinden çıkardıktan ve çıkması gereken Müslümanlar da kerhen de olsa Resulle beraber çıktıktan sonra yeni bir tercih ortaya çıkıyor; Ebu Süfyan’ın kervanı mı? Yoksa Kureyş ordusuna karşı kazanılacak bir zafer mi?
Müslümanlardan büyük bir bölüm; ‘biz kervan için yola çıktık, bizim ordu ile savaşmamız olacak şey değil’ diyorlardı. Oysa bu psikolojinin devreye koyduğu savunma reflekslerinden başka bir şey değildi. Hâlbuki Allah ya kervan ya da orduya karşı zafer seçeneklerini onlara bırakmıştı. Bu seçeneklerden en sehl olana meylediyordu fıtrat… Zira savaşta ölüm neredeyse kesindir. Yaralanma, sakat kalma olasılığı yüksektir. Zafer elde etsen bile, sen de mutlaka bir yara alırsın. Ve zahiren bir kazancı da gözükmüyor. Ama kervan böyle mi? Hem kervanda tehlike olasılığı çok düşük hem de büyük bir kazanç söz konusu… Tabi bu, yüzeysel bir değerlendirme ile böyledir. Ki nitekim Bedir savaşının kazanılmasından sonra kervanın peşine de düşme konusu konuşulmuş, bazı Müslümanlar, Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve selleme; “Sana her ikisi değil ikisinden biri va’d edildi.” Diyerek bu konunun kapanmasını sağlamışlar.
İbn-i Kesir’in tefsirinde kervan’ın uzaklaşıp Mekke ordusunun geldiğini haber aldığında Müslümanları toplayıp onları savaşa teşvik etmek için ashap ile Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem arasında geçen şu diyaloğa yer verilmiş.
Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem ashaba yönelerek; “İşte Mekke! Ciğerparelerini önünüze atmış. Bu konuda bana görüşlerinizi söyleyiniz” dedi. Hz. Ebubekir kalktı ve güzel konuştu. Ardın Hz. Ömer kalktı ve o da güzel konuştu. Allah Resulü onlara hayır duada bulundu. Sonra (Bin yiğide bedel olan) Mikdad bin Amr kalktı. Ve dedi ki; “Ya Resulallah! Allah’ın sana emrettiği hususa tereddütsüz dal. Şüphesiz seninle beraberiz. Allah’a andolsun ki biz, peygamberleri Musa’ya; “Sen ve Rabbin gidin savaşın biz burada oturanlarız.” Diyen Beni İsrail gibi demeyeceğiz. Tam aksine; “Sen ve Rabbin gidin savaşın biz de sizinle beraber savaşanlarız” diyeceğiz. Allah’a yemin olsun ki; eğer bizi Berkü’l-Gammad’a yönlendirirsen bizler seninle beraber oraya kadar savaşır.” Dedi ve oturdu. Allah Resulü ona da hayır duada bulundu.
Eba Eyyüb el-Ensari der ki; “Biz yolda gelirken, Allah Resulü bizi yokluyordu. İster misiniz Allah bize kervanı değil de Kureyş ordusunu nasip etsin, diye… biz de; hayır ya Resulallah! Biz kervan için yola çıkmışız. Savaş hazırlığımız yok diye kervana meylederdik. Ancak Mikdad bin Amr’ın söylediklerini işittikten sonra hepimiz söylediklerimizden dolayı utanç duyduk. Hepimiz onun söylemiş olduğu sözleri söylemeyi diledik. Ve bu sözlerinden dolayı hepimiz ona gıpta ettik.
Daha sonra Allah Resulü tekrar ashabına döndü. Dedi ki; Ey insanlar bana görüşlerinizi söyleyin. (Allah Resulü ensarı kast ediyordu. Zira Ensar Onu Medine’de koruyacaklarına dair Onunla anlaşmıştı.) Ensar’dan Sa’d bin Muaz kalktı ve dedi ki; Ya Resulallah! Anlıyorum ki Sen “Ey insanlar!” hitabınla bizi kastediyorsun. Allah Resulü; “Evet” dedi. Sa’d bin Muaz dedi ki; “Biz Sana iman ettik ve Seni tasdik ettik. Ve sana ahdettik. Emrolunduğun şeyi yap. Seni hakk olarak gönderene yemin olsun ki, eğer Sen şu denizi hedef göstererek dalsan hiçbirimiz geri kalmaksızın seninle beraber dalarız. Senin yarın düşmanla karşılaşmanı kesinlikle kerih görmeyiz. And olsun ki bizler; savaş anında çokça sabredenleriz, düşmanlarımızla karşılaştığımızda sözümüzün eriyiz. Ey Allah’ın Resulü! Bizler yarın düşmanla karşılaşmamızda Allahu Teâlâ’nın bizim elimizle sana bir göz aydınlığı vereceğini umuyoruz. Öyleyse bizi bereketin üzerine sür.
Bu sözler üzerine Allah Resulünün yüzü açıldı ve ashabına dedi ki; Size müjdeler olsun! Hiç şüphesiz ben iki taifeden biriyle müjdelendim.”
Daha kolay olana meyil insanın fıtratında olan bir şey… bir de zahir olan menfaati gizli olana tercih etme… hem herkes gizli olan menfaati göremeyebiliyor. Bu doğal meyil etrafında ashaptan bazıları Kureyş ordusuna karşı zaferi kervana tercih etmeyebiliyordu. Oysa kervanda olan menfaat geçici bir şeydi. Hem zaferle kıyaslandığında çok cüzi kalıyordu. Zaferde ise; menfaatleri daha şümullü ve toptancı değil peyderpey zamana yayılan bir kâr söz konusu idi. Üstelik uhrevi menfaatleri daha fazla olan bir şeydi. İşte bunu herkes göremiyordu. Görememesi yadırganacak bir şey değil, ama görenlere itimad etmek gerekir. İtimatları artsın diye bizzat Allahu Teâlâ onlara, orduyla karşılaşmayı tercih etmeleri halinde zaferi kendilerine nasip edeceğini beyan etmişti. Ve üstelik orduya karşı zaferin, hakkın o coğrafyada oturması, hesaba katılan bir güç olarak sahnede yer alması ve bununla beraber batılın da giderek güç kaybetmesi manasına geldiğini onlara beyan ediyordu.
Öyle ise görülmesi gereken buydu. Külli zafer idi. Hakkın hak olarak gerçekleşmesi batılın ise zelil olması idi. Bu Allahu Teâlâ’nın iradesiydi de aynı şekilde…
Müslümanlar olarak savaş manyağı, şiddet ve kan taraftarı değiliz. Cihad etmeyi severiz. Ama hiçbir zaman savaş manyağı olmadık ve şiddet taraftarlığını yapmadık. Görülen o ki bundan sonra da bu ahlakımızı değiştirecek değiliz. Ama sürekli barışı, selameti, sükuneti tercih etmemize rağmen şiddetle karşı karşıya gelebilir. Kervan için yola çıkarken ordu ile karşılaşabiliriz.
1- Kesinlikle bu durumu kendimiz için şer olarak görmemeliyiz. Çekingen tavırların karşılığı bazen sadece nedamet olmayabilir. Üstelik bazen de bizim çekingen tavırlarımıza karşılık Mikdad bin Amr gibi kahramanların tarihe altın harflerle geçen sözleri karşısında savaşın ezici gücünden daha şiddetli bir şekilde ezilmemize neden olabilir.
2- Savaş manyağı olmak başka şey savaşa hazır olmak, savaşçı bir millet olmak başka şeydir. Dinimizin adı barış(İslâm)tır. Öyle ise kök itibariyle bizler barış taraftarıyız. Ve doğal olarak savaşı sevmeyiz. Allahu Teâlâ da; “Savaş sizlere farz kılındı, ama sizler onu sevmezsiniz.” Diye buyuruyor. Ama bu bizim her an savaşa hazır olmayacağımız manasına gelmiyor, gelmemeli… kesinlikle can, mal, nesil, akıl ve dinin dış unsurlardan korunması savaş yeteneği dışındaki bir şeyle değildir.
Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Ekim 2015 (133. Sayı)
Mehmet Zeki Ergin