Zikirden bahsetmek Kuran`dan bahsetmektir. Haliyle hayat nizamı olarak Allah`ın kelamı tek ölçüt olduğuna göre Allah`la sağlıklı irtibat kurmanın yolu da O’nun zikr(Kur`an)ini almak ve O`nu zikretmekle mümkündür.
Zikirsiz bir hayat fikirsizliğe, fikirsiz bir hayat da nankörlüğe götürür. Nankör kelimesinin `inkâr` kelimesiyle aynı kökten geldiğini düşünürsek mümin bir hayatın insanî bir duruş ve İslamî bir şahsiyet kazanmasında zikrin bir temel taşı olarak durduğunu görürüz.
Dünya hayatının keşmekeşliğinde, yaşam koşullarının tazyikinde `mal, makam, yüz güzelliği, güç, karizma...`nın belli bir yere kadar bir anlam ifade ettiğini biliyoruz.
Doğal olarak derdi, kederi, yükü, acısı, zulmü, stresi bu kadar çok olan, her an ve zeminde insanı bir ahtapot misali saran kulluk sorumluluğunda ayakta tutan ve kalbi bir ferahlık veren tek şey Allah`ın zikridir. Ayette bu hakikat şöyle beyan ediliyor:
"Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah`ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah`ın zikriyle mutmain olur." (Ra`d: 28)
***
Bu bağlamda zikrin hayatımıza tuttuğu ışığı birkaç hikaye/menkıbenin aydınlığında beraberce okuyalım:
"Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz." ( Cuma: 9-10)
... Uzun zaman birbirini göremeyen iki arkadaş bir cuma günü parkta karşılaşırlar. Hasret giderirler. O esnada cuma namazı için ezan okunur. Ehli namaz olanı ötekini cuma namazına davet eder. Arkadaşı bir sürü bahane uydurur ama başarılı olamaz ve namaza gitmek için ikna olur ve iki arkadaş beraberce camiye giderler. İmam efendi, vaaz vermektedir:
- Ey `Benim kalbim temiz, sen benim kalbime bak!` diyerek göğsünü yumruklayan, kendini bir pahaya değişmeyecek kadar kendini beğenen ve ebedi hayatı kazanmışçasına rahat adam! Kalbin temiz de sana ait olmayan malları gasp etmeye, bedelini ödemeden, sahibinin istediği şekilde onlara hak ettikleri değeri vermeden hovardaca kullanmaya, hatta onları günah yüküyle ve şeytana da peşkeş çekerek hortumlamaya utanmıyor musun?
Daha önce namaz kılmayan arkadaş sanki kendine hitap ediliyorcasına irkilir. Gerçekten kendisi de kalbinin temiz olduğuna güvenerek ibadete ihtiyaç duymamaktadır. Ama hoca efendi gasptan, hortumlamaktan, şeytana peşkeş çekmekten bahsetmektedir.
- Teneffüs ettiğin hava, dağlarını/kırlarını özgürce dolaştığın güzel yerler, renk ve kokularına doyamadığın binlerce çiçek, önüne çıkan her çıkmazda bir çözüm adına hemen danıştığın akıl, kana kana içtiğin su, ışığından ve ısısından faydalandığın güneş, damla damla inen rahmet, ekip biçtiğin toprak senin kendi malın mı ki bunları kullanırken sahibini hiç düşünmüyorsun? Bunların da bir bedeli olduğunu bilmiyor musun?
Adam bunların bedeli ne ola ki derken imam efendi devam eder:
- Bütün bu karşılıksız nimetlerin bedeli üç şeydir: Zikir, fikir ve şükürdür. Başta `Bismillah` zikirdir, ortada bu nimetleri sana vereni düşünmek fikirdir, sonunda da `Elhamdülillah` demek bir şükürdür.
Adamın kafası dank eder. Şimdiye kadar ne havaya ne suya ne de sayılan diğer nimetlere bu gözle bakmamış, onların şükür isteyen bir sahibinin olacağını düşünmemişti. Bütün bu düşünceler, bir Cuma vaktinin güzelliği ve eşref saatinin bereketiyle onun pişmanlığına vesile olmuştu. Bu pişmanlıkla Cuma secdesine hem kulluk hem de şükür arzusuyla vardı...
***
"Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma!" (A`raf: 205)
Adamın biri her gece kalkıp Allah’ı zikrediyor, O’na dua ediyor ve teheccüdle kulluk secdesine varıyordu. Şeytan kalbine üflediği bir vesveseyle ona dedi ki:
- Ey Allah’ı çok anan kişi, bütün gece “Allah!” deyip çağırıyorsun. O güzel ve sıcak uykunu bozup secdeye varıyorsun; ama söyle bugüne kadar sana karşılık verip seni buyur eden var mı? Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar kendine bu anlamsız hareketlerle ve yalvarışlarla eziyet edeceksin!
Adam, bir an gafletle bu sözlere kandı ve yıllarca -zahiren- almadığı ve görmediği kabulleri düşünerek gönlü kırıldı ve hemencecik başını yastığına koydu ve uyudu. Rüyasında ona şöyle denildi:
-
Ey aşkla ve istekle Rabbine yönelen kul! Kendine gel uyan! Niye duayı, zikri, secdeyi bıraktın ki? Neden usandın ki?
Adam:
- Bana o kadar yalvarışıma rağmen kabul manasında ‘Buyur’ diye bir cevap gelmiyor ki! Kapıdan kovulmaktan korkuyorum, dedi. Bunun üzerine ona denildi ki:
- Senin Allah demen, O’nun buyur demesi sayesindedir…
Senin yalvarışın, Allah’ın senin ruhuna haber uçurmasındandır…
Senin çabaların, çareler araman, Allah’ın seni kendine yaklaştırması, ayaklarındaki bağları çözmesindendir…
Senin korkun, sevgin, ümidin Allah’ın lutfünün keremindendir…
Senin her ‘Ya Rabbi’ demenin altında, Allah’ın “buyur!” demesi vardır…
Gafil, cahil, fasık, facir, zalim ve caniler bu dua ve secdelerden uzaktır. Çünkü ‘Ya Rabbi’ demeye izin yok onlara. Ağızlarında da kilit vardır, dillerinde de…
Zarara uğradıkları zaman, ağlayıp, sızlamasınlar diye Allah onlara dert, ağrı, sızı, gam, keder vermez…
Bununla anla ki, Allah’a dua etmeni, O’nu çağırmanı sağlayan dert, dünya saltanatından çok ama çok daha iyidir.
Dertsiz dua soğuktur. Dertliyken yapılan dua gönülden taa derinden kopar…
***
"Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin." (Bakara: 152)
Dünyada kimleri anmıyoruz ki... Ama burada minnet, şükür, kulluk edilecek yegâne mercii olarak Allah`ın zikredilmesi istenmektedir. Bir de öyle bir anış, zikrediş ki karşılığında Yüce Allah(c.c) tarafından anılmak, ismimizin zikredilmesi... Bundan daha öte övünç, sevinç ve değer verilmişlik olur mu?
İranlı İhtiyar Mecusi her zamanki gibi odasına girdi ve ateşgededeki putunun önünde diz çöktü, Ona yalvarıcı bir nidayla:
- Aciz kaldım! Bana merhamet et! Bana yardım et! Sıkıntımı gider!
İhtiyar saatlerce diz çöküp yalvardı, ağladı, sızladı, gözyaşı döktü; fakat işlerini bir türlü yoluna koyamadı. Aksine işleri daha da kötüye gitti.
İhtiyar putu adına adaklar adadı, kurbanlar kesti, şarkılar okudu, ona duâlar etti.
Fakat işlerini hiçbir şekilde yoluna koyamadı. İşleri giderek çığırından çıktığı gibi, kendi ruh sağlığı da bozulmaya başladı.
Öte yandan Müslümanlar İran’ı fethetmişler, İslâmiyet İran’da yayılmaya başlamıştı. Puta tapmanın ne kadar çıkmaz bir yol olduğu artık herkes tarafından söylenir olmuştu. Bizim ihtiyarsa o âna kadar `Atalarımın yolu!` diye tutturmuş, ateşe ve putlara tapmaktan inatla vazgeçmemişti. İslâm inancına karşı putları savunuyor, İslam`ı seçen komşularını hainlikle suçluyordu. Ama artık kendisi de dediklerine inanmıyor, yıllarca önünde diz çöktüğü, kurban kestiği, yalvarıp yakardıklarının da kendisi gibi aciz ve muhtaç olduğunu görüyor ve yavaş yavaş puta tapmanın çıkar bir yol olmadığını düşünüyordu. Putuna her taptıkça işleri iyice sarpa sarıyordu. Bir gün artık dayanamadı, kızdı ve putuna sövüp saymaya başladı:
- Bu kadar sene sana taptım, saçlarımı, sakallarımı senin yolunda ağarttım. Yapılması gereken bir işim var. Yapamayacaksan beni bırak, Ben seni bırakıyorum ve işte Müslümanların Allah’ından istiyorum, diye inledi.
Ardından döndü. Ne yapacağını bilmedi, Allah`a nasıl dua edilir, O`ndan nasıl istenirdi. Şaşırdı, kaldı. En sonunda Rabbinin huzurunda âcizane bir edayla toprakta yuvarlandı ve Allah’tan istemeye başladı:
- Ey Müslümanların İlâhı! Benim duâmı kabul edersen ne iyi olur. Ben putumdan bir hayır görmedim, hayrın ve imdadın Sende olduğunu umuyorum!
Ve Mecusî daha topraktan başını kaldırmadan kalbi yumuşadı, dileğinin en yücelerde kabul edildiğini hissetti. Ve hemen oracıkta kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.
Bir süre sonra Müslüman olan bu adam, yaşadıklarını ve hidayet sürecini bir mecliste anlattı, oradaki birisi zanla şöyle düşündü:
- Bir sersem, adi, batıla tapan, başı ve gönlü henüz putçulukla sarhoş, kalbini küfürden, elini hıyanetten çekmemiş birinin dileğini Cenâb-ı Hak anında kabul etti ha!
Adam böyle düşününce gönül defterine şu kayıtlar ilham oldu:
- O aklı eksik ihtiyar, putun önünde çok yalvardı fakat sözü makbule geçmedi, istediği olmadı. Onun niyazı eğer bizim dergâhımızda kabul edilmeseydi, sanem put ile Samed Allah arasında ne fark olurdu? Denilmiyor mu, `İstemek olmasaydı vermek olmazdı.` hem sen şu ayeti de hatırından mı çıkardın, `De ki: "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?`
Ey dost! Gönlünü hiçbir şeye muhtaç olmayan ama her şeyin kendisine muhtaç olduğu Samed olan Allah’a bağla ve bil ki insanlar acizdirler. Eğer Samed olan Allah`ın kapısına baş koyarsan, eli boş dönmezsin!
İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Aralık 2014 (123. Sayı)
İbrahim Dağılma