Allah Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin" dedi. ﴾31﴿ Melekler, "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin" dediler. ﴾32﴿
Eğitim, yeni nesle insanlığın birikiminin aktarılmasıyla geleceğini aydınlatmasında yardımcı olacak usullerin belletilmesi sürecidir. Tabi insanlık birikimi kişinin inanç ve düşüncesine göre değişiklik gösterir.
Eğer en genel anlamda bir tasnife gidecek olursak, felsefeleri açısından eğitimlerİ ikiye ayırabiliriz. Biri İslami eğitim, diğeri ise seküler eğitim.
Bugün dünyaya hâkim olan ve batının eğitim tarzı olan seküler eğitim sistemi ruhunu Yunan mitolojik felsefesinden almaktadır ve doğa kanunlarının doğaya karşı kullanma düşüncesi üzerine mebnidir. Bu düşüncenin merkezinde de insanlığın tanrılarla savaşımı felsefesi yatmaktadır. Kendi literatürümüzle ifade edecek olursak sünnetullahın işleyişine vakıf olmak suretiyle insanlığın Allah’tan bağımsızlığını ilan etmesi esasına dayanıyor.
Oysa İslami eğitim sisteminde kâinat ağacının meyvesi olan insanın sünnetullahı öğrenip tabiatla uyum içerisinde yaşamasının öğretilmesi esaslardan biridir. Kâinat Allah azze ve cellenin sanatıdır. İnsan dahi Allah azze ve cellenin şaheserlerindendir. İslami eğitim sisteminde insan kâinatı tanımak suretiyle ondan, hakkı olan istifadeye ulaşmaya, bununla birlikte Rabbinin yüceliğini idrak hedefine ulaşır.
Kendini tanıması ve en üst hedef olarak da insanın Rabbini tanıması İslami eğitimin ana gövdesidir.
Bunların eğitimin müspetleridir. Ama aynı zamanda İslami eğitimde amaçlardan biri de insanın düşmanını tanıması, ona karşı alacağı tedbirleri öğrenmesi… Yine aynı şekilde hizmetine sunulan kainatın eczasının kullanma reçetesine vakıf olmak suretiyle yanlış kullanım hatasına düşmekten kendisini korumak suretiyle zararlar emin olması da İslami eğitimin hedeflerindendir.
İslami eğitim anlayışında öğrenilen her şey Allahu Teâlâ tarafından öğretilmektedir. Bu ilmin bir bölümü doğrudan Allah tarafından vahiy yoluyla insana öğretilirken bir bölümü ise insanın araştırma yeteneğine bağlanmış. İnsanların hilafet makamına layık olduklarının ispatı olarak bu yeteneğin olduğu söylenmiş. Zira melekler için kendi çabalarına muallak olan bir talim söz konusu değildir.
İşte bu ayet-i kerimeler İslam’ın eğitim felsefesini izah eden ayetlerdir. O da; insan bildiği her şeyinin Allah azze ve celle tarafından olduğunun teslimi hakikati.
Bilim insanın elde edebileceği en büyük güçtür. Daha ötesi olmayan bir makamdır. Fazlası olmayan bir servettir. Zira ayetin de işaret ettiği şekliyle melekler Âdem (a.s)’in üstünlüğünü, sahip olduğu derin ilmi müşahede etmelerinden sonra kabullenmişler ve Allah’ın emri ile onun önünde secdeye kapanmışlar. İşte bu en büyük güce sahip olanın terbiyesi en büyük sorun olarak algılanmalı ve buna yönelik projeler de eğitim kurumu içerisinde geliştirilmeli.
Bu sorunun izalesi için ilk girişim olarak İslam, kendi eğitim kurumunun girişine bu muhteşem hakikati nakşetmiş;
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا “Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.”
İslami eğitim kurumlarının tedris ve taliminden geçen her ilim talibi medresenin girişine görkemle nakşolunan bu ayeti büyük bir tazimle selamlayarak içeri girmiş ve içeri alınmıştır. Çıktığında da bu ayet kalbine nakşolunmuş olarak çıkmıştır. Tedris tarihimiz bunun örnekleri ile doludur.
İşte İmam Ebu Hanife; “Eğer (ruhun terbiyesi için aldığım) iki yıllık (tasavvuf eğitim) süreci olmasaydı Nu’man bin Sabit helak olacaktı.”
Bununla beraber ilmin gücünden haberdar olan ulema her ilmin, ehil olmayan insanların eline düşmesine razı olmadığı için onları ders halkalarına almamışlar. Belki uç bir örnek olacak ama bu konuda İmam Ahmed bin Hanbel’in öğrencisi ile arasında geçen mesele bunun için güzel bir örnektir.
Hikâye şöyle anlatılır; “Bir gün, İmam mescide girer girmez, öğrencilerinden birini azarlayarak onu ders halkasından kovar ve bir daha da ders halkalarına katılmamasını kızarak tenbih eder. Çaresiz öğrenci eşyalarını yüklenerek mahzun bir şekilde ders halkasını terk eder. Aradan üç gün geçtikten sonra İmam’ın da kızgınlığının geçtiğini düşünerek arkadaşına kovuluşunun sebebinin sorulmasını talep eder. Soruya cevaben İmam der ki; “Ben mescide gelirken (söz konusu öğrencinin) evinin dış cephesini sıvadığını gördüm. Ve bunun için de Müslümanların rızasını alma ihtiyacını da hissetmemiş. Oysa sıvadığı alan dış cepheydi ve Müslümanların hakkını o sıva ile gasp ediyordu. İlim çok güçlüdür. Böylelerinin eline geçmemelidir. Aksi halde bunlar ilmi Müslümanların maslahatı için değil, şahsi menfaati için kullanır.
Zavallı öğrenci ancak evinin duvarındaki sıvayı kazıtıp tövbe ettikten sonra İmam’ın ders halkalarına dönebilmiş.”
Bunun gibi sayısız ince nüktelerle karşılaşmak mümkündür, İslami eğitim tarihi içerisinde…
Ayet-i kerimelerin tefsiri hakkında bazı nüktelere değinecek olursak;
1- وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ibaresi hakkında insanların kullanacağı tüm lisanlar olabileceğini söyleyen müfessirler olduğu gibi, insanların elde edeceği ilmin tamamı olduğunu söyleyenler de vardır. İkinci tefsir bağlamında düşünecek olursak لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٓي اَحْسَنِ تَقْويمٍ ayet-i kerimesi insanın yaratılırken insan-ı kamil olarak yaratıldığı, dünyaya gönderilirken de sıfır noktasına çekilip kendisinin tabi tutulduğu imtihan sürecini tamamlamak suretiyle yaradılıştaki kemal noktasına ulaşması kendisinden istenilmiş, şeklindeki tefsiri kuvvetlendirmiş oluyor.
Üstad Bediüzzaman hazretlerinin İşaretü’l-İ’caz’ında; “Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevilerin isimlerini, sıfatlarını, hassalarını beyan zımnında beşerin telâhuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde, وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَۤاءَ كُلَّهَا âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem`in mu`cizesine mazhar olmuştur.” Şeklindeki beyanı ikinci yorumu kuvvetlendiren bir beyandır. Öyle ise Âdem (a.s)’in hilafet makamına liyakatinin delili olan Âdem ile melekler arasındaki bu şübhi mübareze salt eşyanın isimlerine muttali olmakla sınırlı değildir. Tam aksine onun eşyanın künhüne, hakikatine, hikmet ve amacını da içerisinde bulunduran büyük bir ilme sahip olduğuna işaret ediyor.
Zira yeryüzüne hilafet edecek olanın, orayı imar edecek olanın onunla sürekli muhatap olacağı demektir. Hatibin muhatabını en iyi şekilde bilmesi ve bu çerçevede bilgisi doğrultusunda hareket etmesi sünnetullah gereğidir. Öyle ise Âdem (a.s)’e Allahu Teâlâ tarafından öğretilen Âdem’in bir şekilde ilişkisinin olacağı kâinat ile ilgili her ilimdir.
2- Meleklerin Hz. Âdem(a.s)’in ilmine karşı telimiyetlerini ifade eder tarzda; “Biz Seni tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bir bilgi sahibi değiliz.” Şeklindeki beyanları, ilmin ve dolayısıyla sahibinin sahip olduğu üstün makama işarettir.
Bir ince nükte olarak ara bir açıklama yapacak olursak; “Melekler, Allahu Teâlâ’nın Hz. Âdem(a.s)’i daha donanımlı kılmasını büyük bir teslimiyetle kabullenmeleri, takınılması gereken mümince tavra işarettir… Mahlûkat arasında rahmetini taksim eden Allah’tır. Kendi iradesi ile dilediğini donanımlı, dilediğini noksan yaratır. Buna teslimiyet mümince bir tavır olduğu gibi aynı zamanda melekuti bir tavırdır da…”
3- اِنَّكَ اَنْتَ الْعَليمُ الْحَكيمُ (Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen her şeyi hikmetle yapan sensin.)
Her şeyi hakkıyla bilen sensin, bu, mahlûku içinde kimin hangi makama layık olduğu emrine teslimiyeti ifadedir.
Her şeyi hikmetle yapan sensin; Allahu Teâlâ’nın irade ettiğinin her ne şart altında olursa olsun tartışılamayacağı hükmüne teslimiyettir.
Not: Dikkat edilecek olursa; Kur`an-ı Kerim; ilim ile hikmeti genellikle bir arada zikrediyor. Zira hikmet ilmin neticesidir. Ama aynı zamanda ilmin hikmeti netice vermesi gerektiğine işaret eden bir remizdir de aynı zamanda. Eğer ilim hikmet doğurmazsa bu güç mecrasında akmamış demektir. Öyle ise eğitim sürecinde bir aksaklık var ve bu aksaklığın tespit edilmesi, tespitten sonra aksaklığın giderilmesi elzem olan bir durumdur. Aksi takdirde sonrasında telefasi belki de mümkün olmayan neticeler doğurabilecektir.
Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Eylül 2015 (132. Sayı)
Mehmet Zeki Ergin