Selam sana ey Diyarbakır! Bir kez daha gördük ki ne yüce ne büyük bir sevdan var ki, sokaklarında kanı dökülenlerde bile hoş bir seda bırakır. Selam sana ey Diyarbakır.
Selam sana ey Amed! Şimdi binlerce selama adın yazılıyor. Kâh posta güvercinleriyle, kâh gönül kuşlarıyla onlarca diyardan toplanıyor selamlar. Batmandan geliyor selamın biri. İmam Hüseyin gülümsüyor acıları unutturan tebessümüyle. Cizre’den yükseliyor methiler Molla Cezerinin kaleminden. Nurslu Said selam veriyor şehadet taçlı başlara. Şeyh Said geçiyor yeniden Bingöl’ün yalçın dağlarından. Ve nur ordusuyla yürüyor sana. Selamların en güzeliyle. Kapanmamış defterler, sorulmamış hesaplar, namluda paslanmış kurşunlar adına… Ey Diyarbakır, düşünmek bile gönlümüzde derin izler bırakır.
Selam sana ey Amed! Bir toprak parçasısın. Seni değerli yapan bu değildir elbet. Seni değerli yapan toprağına bereket akıtan Müslüman kanıdır. Seni aziz eyleyen aşkla toprağına değen mümin alınlardır. Seni eşsiz kılan Yasinlerdir, Aytaçlardır, Hasanlardır, Hüseyinlerdir… Yoksa şairin dediği gibi:
Buz gibi suyundan abdest almanın zevkini
Tatmazsam neyleyim Amedim seni.
Şimdi söyle ey Amed! O yaşlı yüreğin nasıl dayandı Yasin’imin katledilişine. Körpecik bir bedene nasıl mezar oldu toprağın? Yüreği yerinden sökülen bir annenin feryadına nasıl dayandı kalbin? Ya yıllarca yaktığı ateş yüreğine düşen bir babanın acısına?
De hele ey şehir! Daha baba kokusunu alamayan bebelerin yetim kalışına? Annelerin dul kalışına? Onlarca yiğidin kardeş acısı çekişine nasıl dayandın?
Yoksa sahiden mi kalbin taştan? Ruhun beton yığınları arasında kaybolup gitmiş. Oysa her gün gözlerimizden Yasin Yasin dökülürken yaşlar, bir de Aytacım kurban olup düştü ya toprağına…
Yıkılsaydın ya ey şehir nasıl dayandın bu acıya.
Ne zaman acının kederin limanı oldun böyle. Ve nasıl alıştın bunca feryada figana.
Amedim de hele! De kurban olduğum. Hangi gelinin çeyizine kefen konulmuş? Hangi yiğide damatlık diye tabut biçilmiş? Acılarını gözlerinden kalbine akıtan keder yüklü analar hiç mi gülmez?
Oy topraklar başımıza! Oy Amedim bu kaçıncı ölümdür bağ bahçe tarumar eden. Bu kaçıncı mezardır gencecik bedenleri saran. Bu kaçıncı ayrılıktır yürekleri dağlayan.
Oy Amedim! Bunca gül kırılırken dalında, yıkılıp ta kara yüzlü itlerin başına cehenneme gidin diyemedin.
Aytacım! Nur yüzlüm. Şehadet herkese nasip olmuş bir kader değildir. Bu taç her başa olmaz, her baş bu taca layık olmaz.
Aytacım! Bu gencecik bedenlere bu mezarlar kazılır mı? Söylesene yiğidim, kazılır mı? Daha alışamamışken Yasin’imin hasretine, bu bize yapılır mı? Böyle bırakıp gitmek, böyle yetim gibi bırakmak yakışır mı? Böyle kedere gark edip gitmek olur mu?
Olsun yiğidim. Şehadet libası yakışanda güzel durur. Ve yakıştı sana yiğidim. Vallahi yakıştı. Nur ordusu nurlu bir nefer daha kazandı.
Aytacım! Baş tacım. Şimdi ardından ağıt yakmak kaldı bize. Böyle şerefli bir gidişe bakıp iç çekmek. De hele kurban olduğum, yürek dayanmaz bu acıya. Neyleyim ki yazgımıza hasret yazılmış kardeşlerden yana. Ama olsun. Sözümüz olsun. Düştüğün yerden kaldırıp sürdürmek davanı borcumuz olsun. Ektiğin tohumları yeşertmek sözümüz olsun. Allaha emanet ol yiğidim. Yolun yolumuz sonun sonumuz olsun.
Mehmet Sait Gönül / İnzar Dergisi – Temmuz 2015 (130. Sayı)
M. Salih Gönül