“Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” (Ahzab, 73)
Şehadet öyle yüce bir makam ki şehid olmak, her şuurlu mü’minin dilediğidir.
Ayet-i Kerime’de buyrulduğu üzere kimileri o dileğe kavuşmuşlardır. Kimileri ise kavuşmak için beklemiştir, beklemektedir.
Mü’min, o bekleyişte sabırlıdır; dileğine ulaşmayı çok ister, lâkin acele etmez.
Hz. Berâ b. Malik radiyallahü anh, şehid olmayı epey bekledikten sonra dileğine kavuşanlardandır.
Malik b. Nadir ve Ümmü Süleym’in iki oğlundan biridir Berâ, Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem’in hizmetkârı Enes b. Malik radiyallahü anh’ın kardeşidir.
Asıl adı Rümeysâ olduğu bilinen Ümmü Süleym el-Hazrecî el-Ensârî, tam bir mücahide kadındı, pek çok savaşta bulunmuş, yaralıları tedavi emiştir, Huneyn Gazvesi’ne ise gebe olduğu halde belinde bir hançerle katılmıştır.
Onun verdiği edeple büyüyen Hz. Berâ, Bedir Savaşı’na katılmak istediğinde henüz on dört yaşında bir gençtir. Gençliği cihadla başlamış, hayatı cihadla geçmiştir. Yaşı küçük olduğundan Resûl-i Ekrem ona izin vermediğinde gözyaşı döküp ağlamıştır. Uhud ve diğer cihad harekâtlarının mücahidleri arasındadır.
Hz. Ömer radiyallahü anh günlerine gelindiğinde öylesine cengâverdir ki Hz. Ömer, Halid b. Velid’e gönderdiği emirde “Bera’yı komutan olarak atama, ondan asker olarak istifade et. Çünkü onun cesareti askere zayiat verebilir.” demek zorunda kalmıştır.
Cesaret timsali Berâ’nın şanı, peygamberlik iddiasındaki sahtekâr Müseylemetü’l-Kezzâb’la yapılan Yemame Savaşı’nda doruğa çıkmış.
Halid b. Velid, İslam askerlerinin sarsıldığı bir aşamada “Güzel sesinle İslam askerlerine bir konuşma yap! Onların toparlanmasını sağla!” diye talepte bulunur. Berâ, “Ey Müslümanlar! Bugün artık sizin için Medine diye bir yer yoktur. Yalnızca sizin için Allah ve cennet vardır.” diye seslenir. İslam askerlerinin azmi artar. Ama Berâ, sözle yetinecek değildir. Beni mızraklarınızın ucunda tutuğunuz bir kalkanın üzerine koyun ve Müseyleme’nin kalesi Hadikü’t-Rahman’a (ki Müslümanlar oraya Hadikatü’-l-Mevt demişlerdi) fırlatın, dedi.
Berâ, bu şekilde duvarın ötesine geçip kapıları açtı ve onun için bir tür Bedr’in kazası olan savaş, Müslümanların zaferiyle sonuçlandı. Peygamberlik iddiasındaki sahtekârların dalgasının kırıldığı o günde, kardeşi Enes b. Malik’in verdiği habere göre vücudunda 80’den çok ok ve kılıç yarası vardı.
Şehadet, Hicrî 20’de Sasanîlerin Tüster kenti çevresinde Berâ’ya nasip oldu. Zaferin iyice zorlaştığı bir noktada Müslümanlar Berâ’dan dua dilerler. Berâ, “Ya Rabbi onlara zafer, bana şehadet nasip et!” der. Müslümanlar muzaffer olur, o da şehadete kavuşur.
Hz. Berâ, dilemiş ve kavuşmuştur. Bir de Halid b. Velid radiyallahü anh gibi dileyip de kavuşamayan vardır. Hâlid b. Velid, Hicri 6’dan sonraki neredeyse her cihadda vardır. İslam’a öyle zaferler kazandırmıştır ki Resûl-i Ekrem ona “Seyfullah (Allah’ın kılıcı)” unvanını vermiştir. Hz. Halid, en tehlikeli vazifelere koşar, en azılı düşmanlarla birebir veya askerleriyle birlikte savaşır ama nihayetinde kendi yatağında can verir.
Hz. Berâ ve Hz. Halid… Şehadet mevzusunda iki simge gibi dururlar karşımızda: Şehedati dileyip şehid olan ve şehedati dileyip dileğine kavuşamayan.
Her iki kesim de o günden bugüne Müslümanlar arasında hep var olmuştur. Şehid olanlar kadar, olmayı dileyenler de İslam tarihinde başköşeye yerleşmişlerdir. O başköşeye yerleşenlerden biri 11 Şubat 1118’de ( 17 Şevval 511) dünyaya, bir vali torunu ve genç bir asker evladı olarak gelmiştir.
Dünya sefahat içindedir. Kudüs’ün istilası ve istilaya karşı verilen şehidler dahi kendine (nefsine) kapılmış toplumu hizaya getirmemiştir. İçki, fuhuşat, eğlenceler toplumsal yaşamın sıradan vakalarına dönüşmüştür.
Nûreddin, hepsine yüz çevirir ve İslam’ın mukaddesatını Haçlılara karşı korumaya ahd eder. İşe önce kendinden başlar, zühde yönelir, varlık içinde iken ve hatta varlıklı olmaya önem verip hazineyi daima hazırlıklı tutarken çok sık oruç tutup iftarını da basit bir aşla yapar. Dünyayı kâfirlere bırakmaz, avuçlarına alır ve İslam’ın menfaatleri için basamak eder. O basamaklar inşaallah onun için ahirette makam olur.
Lakin onun dileği şehid olmaktır, sürekli şehadetten söz eder ve şehid olmak istediğini söyler.
Şehid olma dileği, salt istekte de kalmaz. Nûreddin, devrin en iyi atlı askerlerindendir. Tebdil-i kıyafet yaptığında onu devrin belki Şîrkûh gibi kahramanlarından ayıracak kimse yoktur.
Savaşa, yanında iki ok torbası olduğu hâlde katılır ve bizzat savaşırdı: Şehadeti çok istedim, bana nasip olmadı, derdi. Şafiî Fakihi İmam Kutbeddîn en-Nisâbûrî, ona “Kedinle İslam’ı ve Müslümanları tehlikeye atma! Sen, katledilirsen boynuna kılıç değmemiş tek Müslüman ve istila edilmemiş bir Müslüman belde kalmaz!” dedi. Nûreddin Mahmud ona “Hey Kutbeddîn, Mahmud kim ki onun hakkında böyle konuşuyorsun? O İslam beldelerini korumadan kim koruyordu. O Allah ki O’ndan başka ilah bulanmayan ilâh!” diye cevap verdi.
Nûreddin, henüz kırk yaşına henüz ayak bastığı günlerde 1158’de (553) ordusu Cisrü’l-Haşeb çevresinde iken aniden Haçlı saldırısına uğrayıp dağıldı. Etrafında has askerlerinden ve önemli savaşçılarından çok az kişi kaldı. Ama o, büyük bir cesaretle, inip kendisini ok atışlarıyla savundu, savaşmaya devam etti. Haçlılar, bu cesaret karşısında tuzağa düşürüldüklerini zannedip o yalnız kahraman karşısında dağılıp gittiler. Nûreddin, tekrar atına binip karargâhına döndü, ne askerlerinin kendisini övmesine izin verdi ne kendisi onları kınadı. O, tam anlamıyla yaşayan bir şehid idi, vazifesini yaptı.
Rivayete göre Nûreddin, Tel Habiş tepesinde iken bir düşman grubunun kendisine doğru geldiğini gördüğü hâlde kaçmaz, kıbleye dönüp “Ey Kulların Rabbi! Ben, zayıf bir kulum. Sen, bana bu idareyi, bu vekâleti verdin, senin ülkeni imar ettim, kullarına öğüt verdim, bana neyi emrettin ise onlara onu emrettim, bana neyi yasakladıysan onlara onu yasakladım, aralarından münkerâtı kaldırdım, senin dinin şiarlarını diyarlarında ihya ettim. Muhakkak ki Müslümanlar yenildiler. Benim gücüm senin dinine ve Peygamberin Muhammed’e düşman olan şu kâfirleri defetmeye yetmez. Ben şu an nefsimden başka kimseye hükmedecek durumda değilim, sen zaferi onlara verirsen senin dinin ve dininin yardımcıları darmadağın olur” diye dua eder, sonra bütün savaşçı kabiliyetiyle onlarla savaşır ve tamamı ondan uzaklaşıncaya kadar onlara karşı mücahede eder.
Şehadete bu kadar yaklaşan Nûreddin, nihayetinde 15 Mayıs 1174’te ( 11 Şevval 569) “hevanik” denen boğaz anjini hastalığıyla, küçük bir odada ruhunu Rahman’a teslim eder.
O hayra niyet edip şehadete talip oldu, Rabbi ona böyle bir netice nasip etti. Ama Müslümanlar, onun talebine hürmeten onun için “Nûreddin eş-Şehid” dediler.
Halefi Selâhaddin, ondan da daha çok savaşlarda bulunmuş, Mısır’a hâkim olduktan vefatına kadar ömrünü cihad meydanlarında geçirmiştir. Cihad için hiçbir engel tanımamıştır. Ne düşmanın çokluğu onu korkutmuş ne vücudunun hastalanıp yaşlanması…
Vücudunda çıbanlar çıktığında, bir süre dinlen, denmiş. Oysa o “Ata binip Allah yolunda yol alınca çıbanlarımın acısını unutuyorum, attan inince acımı hissediyorum” diye cevap vermiştir.
Askerleri savaşta geri çekilmek istediklerinde elinde değnekle onları durdurmuş, ordu yorulup bir süre izin kullanmak istediğinde “Gidip dağılırsak ne zaman toplanıp geri döneceğiz?” diyerek itiraz etmiş ve cihada devam etmiştir.
Her an şehadetle burun buruna yaşamış lâkin şehadete kavuşmamıştır. 4 Mart 1193’te (27 Safer 589) Dımaşk’ta hastalanıp vefat etti. Son ana kadar namazlarını cemaatle kıldı, dili döndüğü kadar kardeşi ve evlatlarına dünya fetihlerine yöneleceğini söyledi. Tacı yok, tahtı yoktu, defin için bile mal edinmemişti. Yaşayan bir şehid idi, şehid olmak isteyip de şehadete kavuşmayan ve kendisine verilen ömürden her anı Allah yolunda kurban eden bir önderdi.
Müslümanlar, onun kurduğu yapıyla yüzyıllarca muzaffer kaldılar, üstünlüklerini kaybettikleri günden bu yana ise onun çıktığı düzeye çıkmak için uğraşıyorlar.
Şehadetin en mühim yanlarından biri şehidin Müslümanları etkilemesi ve onlara yön vermesiyle yaşamaya devam etmesidir.
Nûreddin ve Selâhaddin de şehid olmamışlardır ama kendilerini Allah’a adayıp eserleri ile aramızda yaşamaya, bize yön vermeye devam etektedirler.
Şehadet adayı için, mühim olan şehidler gibi yaşamayı başarması, kendisini Allah’a adamasıdır. Şehadet, bunun üzerine gelen bir fazilet, bir ödüldür.
Ve son söz: “Ya bütün dünyayı kuşatacak zafer ya da Allah'a sunulacak şehadet.”
Şehid Seyyid Kutub
Dr. Abdulkadir Turan
Dr. Abdulkadir Turan