Sevmiyorum ve sevmedim bu dünyayı bir türlü ne yapayım? Lezzetinde dahi elemler tattığım bir yurdu vatan diye nasıl ve ne diye seveyim ki? Vuslat sevincinden ziyade firak hüznünü yaşadığım, rahatlığından çok sıkıntı ve mihnetiyle hemhal olduğum, mutluluktan çok gam, keder ve hüznünü içtiğim bir diyarı nasıl sevebilirim ki? Her şey geçici, her şey sahte, her şey kabak tadında, her şey tatsız-tuzsuz, her şey lezzetten yoksundur bu diyarda… Ben elemlerden uzak, asude bir hayatı özlüyorum ve özlediğim hayat bulunmuyor bu diyarlarda ne yazık ki…
Bolluk ve bereket içinde, kederden uzak, sıkıntısız ve rahat bir yaşam sürülse bile mü`minler için zindan olarak tasvir edilen dünya hayatı, gerçek bir zindana dönüştü bizim için… Müslümanların rahat yüzü görmediği bir dünyada yaşamaktan bıktım, usandım artık!.. Cennetin güzellikleri ve mü`minler için hazırlanan nimetlerin büyüklüğü karşısında dünyanın hiçbir nimeti tat vermiyorken bana, bir de çektiğimiz eza ve sıkıntılarla bunaldım tam anlamıyla… Müslümanlar için manevi bir zindan olması gereken dünya hayatı daha ne zamana kadar Yusuf’un zindanı gibi gerçek bir zindan olacak bize?! Hâkim olması gerekenler daha ne kadar mahkûm, mahkûm olması gerekenler ne zamana dek hâkim olacaklar başımızda?.. Çektiğimiz bu zorluk ve sıkıntılar, çile ve eziyetler, gam ve kederler, elem ve ıstıraplar, zulüm ve işkenceler ne kadar sürecek daha?..
Hep keder, hep gam, hep hüzün yaşattı bize bu dünya… Boğazımızdan inen her lokmaya katık diye gözyaşlarımızı içiyoruz yıllar yılı… İçtiğimiz su, ciğerlerimizi soğutmuyor, gırtlağımızda düğümlenmiş hüzün yumağı dağılmıyor, bu nedenle de genzimiz hep yanık, ciğerlerimiz nefessizdir her zaman… Yakub’un gözyaşlarına denk döktüğümüz gözyaşları kaynak oldu Fırat ile Dicle’ye… Çektiğimiz hasretler geride bıraktı Yusuf’un hasretini de Mecnunlara dost, Ferhatlara yaren olduk bu yüzden… Bu dünya yar olmadı Müslümanlara ve biz de yar görmedik zaten onu hiçbir zaman… Bin Züleyha aşkını sunsa da önümüze, artık gönlümüzün bir teline dahi dokunamaz bundan sonra dünya hayatı…
Dünya zindanı bana dar geliyor, ten kafesim ruhumu mengeneyle sıkıyor durmadan habire… Bir yolu yok mu dünya zindanından kurtulmanın? Ruhumu ten kafesinden özgür bıraktırmanın ve onu asıl kaynağına ulaştırmanın yok mu bir yolu?!. Zevalinde elemler tattığım nimetler, batıp doğan güneşler, solup duran çiçekler, ölüp dirilen tabiat tatmin etmiyor beni artık ne yapayım?!. Ben hiç bitmeyecek sonsuz bir hayata, ben zevali olmayan nimetlere, ben zorluk ve sıkıntılardan azade bir yaşama, ben tarifsiz güzelliklere, ben cennete sevdalıyım… Beni sevdama kavuşturacak bir yol, aradığımı bulduracak bir vasıta arıyorum durmadan…
Ruhum hep tutsak, bedenim hep esir mi kalacak yoksa şu kör kuyularda, sağır zindanlarda sonsuza kadar?!. Yeşil kuşun kursağında birinci sınıf bir yolculuk mavi göklerde, sonsuz çayırlar üzerinde bir yolculuğa talipken bu sıkıcı bekleyiş ne zamana kadar?!. Ahdime sadakat gösterdim her zaman ve yana yakıla beklemekteyim, hiçbir değiştirme yapmadığım ahdimi yerine getirmek için oysa… Peki, bu bekleyiş niye?!. Bedenimi günden güne eritip bitiren sabrımı kemiren, ruhuma tarifsiz ıstıraplar yaşatan bu bekleyişi bitirmenin, özlenen bir vuslat ile öteler ötesine geçmenin zamanı gelmedi mi artık?!.
Ey Yar, ey bütün yarlardan daha sevgili gerçek Yar! Sensin beni sonsuzluk sevdalısı kılan ve Sensin dünyayı gözümde değersiz yapan!.. Dünya zindanından kurtulmak için kendine çağıran Sensin beni… O halde al yanına beni, kurtar beni kendimden, kurtar beni nefsimden, kurtar beni dünyanın bütün dert ve sıkıntılarından… Duygularım körelmeden, kalbim kayıtsızlık hastalığına yakalanmadan, ruhumda hoyratlık alametleri görülmeden bir imkân sun önüme kanatlanıp Sana gelmek için… Gönlümden kopan sessiz ahu figanlar, meleklerin kanatlarında yükseldi yedi kat göklere ey Yar!. Yüreğimin yangını korkarım ki çöle çevirecek dünyayı… Rahmetini indirmez misin artık üzerime bahar yağmurları gibi?.. Yağdır ki beni de kendisiyle birlikte yakmadan söndürsün yürek ateşimi, dindirsin ahu figanlarımı, sona erdirsin içimde büyüttüğüm özlemlerimi…
Hayatı iman ve Allah yolunda bir mücadele, eceli de Onun rızası uğrunda bir ölüm olarak tanımladım her zaman… Dünya her yandan kement atmış üzerime ve bir ahtapot gibi çekiyor beni kendine şehadet bilincimi köreltmek için ey Yar!... Şehadetten uzak geçirdiğim her günü kayıp olarak görürken, ecelim uzadıkça uzadı, Senin yolunda aradığım bir ölüm kaçtıkça kaçtı benden şimdiye kadar Şehadet şerbetinin doyumsuz tadını almadan bir ömür yaşamak ve bu şerbet kâsesini bir yudumda içmeden Senin huzuruna çıkma korkusu sardı beni içten içe… Bu ayrılık uzamasın, bu hasret büyümesin, aradığım vuslat köşe bucak kaçmasın benden artık ey Yar!..
Bitsin istiyorum bu ‘oyun ve eğlence’ mekânı olan dünya zeminindeki hayat imtihanım… Yeter artık oyalandığım bu oyun alanında şimdiye kadar… Cennetin güzelliklerini duyduğumdan bu yana dünya oyun alanındaki bir bir hile ve kaypaklığa sabretmeye tahammülümü yitirdim çoktan beridir… Rahat yatağımda uzandığım bir sırada gelecek bir ölümle ve korkakların gidişi gibi bir gidişle gelmek istemiyorum huzuruna buna rağmen yine de Mecnun tutkusuyla aradığım, Leyla diye içime korlar düşüren, yüreğimde lavlar tutuşturan kutlu bir şehadetle ayrılmak istiyorum bu dünyadan ve bu güzellikle gelmek istiyorum huzuruna bu yüzden… Candan, canandan, evlad u iyalden geçerek Sana gelmek, al kanlarla, mis gibi kokan yaralarla huzuruna çıkmak istiyorum ey Yar!.
Ruhumu bu dünyanın bütün geçiciliklerinden, bütün batanlarından, bütün fanilerinden tecrit ederek bir muhacir yalınlığıyla al yanına beni… Sarılacak bir kefenim, konulacak bir mezarım, yerimi belli edecek bir mezar taşım olmasın dilersen… Yeter ki ölümü öldürmeyi nasip et bana… Yeter ki ölümle hayat bulmayı ver bana… Yeter ki Yeşil Kuş’u cennet gezintisi için bir vasıta kıl bana…
En güzel alışla, en güzel çağırışla, kutlu bir şehadetle al beni yanına ey uğruna her şeyden geçtiğim Yar!
Naşit Tutar / İnzar Dergisi – Aralık 2012
Naşit Tutar