“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber`e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin.”
“Allah azze ve celle bu ayet-i kerime ile Resul(S.A.V)’ünü şereflendiriyor. Onu kötülük üzere karar kılmışların kendisine yakıştırmak istediği kötü itham ve fikirlerden hayatı itibari ile tathir ettiği gibi ölümünü de aynı şekilde tathir ediyor. Tıpkı Ona ailesi ve zevceleri üzerinden yakıştırmak istedikleri kötü fikir ve ithamları tathir ettiği gibi…” diyor İmam Kurtubi… Zira salavat; Allah (cc)’ın indinde rahmet ve rıdvan demektir. Meleklerin yanında dua ve talebu’l-ğufran demektir. Ümmet için ise dua ve Resul (S.A.V)ün işini tazim demektir.
İlahi kelam üzerine rahmet ve rıdvan kendisi için dilenen ve aynı şekilde buna meleklerin de iştirak ettiği, ayrıca ümmetin bir bütün olarak bu sâdâya iştirak etmeleri istenip bila istisna ümmetin salihleri, velileri, sıddıkları, şehitleri ile iştirak ettikleri gibi avam ve günahkârlarının bile bu iştirakten geri durmadıkları bir Zat için bundan büyük şeref kaynağı, gurur kaynağı olur mu?
Ama merhum Şehid Seyyid Kutup bu ayet-i kerimenin sadece Resul (S.A.V) için teşrif olmadığını aynı zamanda bunun ümmet için, tüm müminler için de teşrif/şereflendirme olduğunu ifade etmiştir. Zira Allah (cc) müminlere Resule salat ile selam getirmeyi emretmeden önce Allah (cc)’ın ve meleklerin bu ameli yaptıklarını Allah (cc)’a ve meleklere bu amelde iştirak etmeleri onlardan isteniyor. Allah (cc)’a, meleklere yaptıkları işlerde iştiraklerini istemek ümmetin bizzat kendisi için ayrı bir şereftir.
Zamahşeri ayet-i kerimeden çıkarılan hüküm hakkında âlimlerin görüşlerine şöyle yer vermiş.
Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme salat ve selam getirmenin farziyeti hakkında kimsenin bir tereddüt ve farklı görüşü yoktur. Ancak bunun zamanı ve sayısı hakkında ihtilaf vardır. Âlimlerden bir grup ömürde en az bir kere Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem üzerine salat ve selam getirmenin farz olduğunu söylemişler. Tıpkı kurban kesmenin ömürde bir kez farz olduğu konusunda İmam Şafii’nin verdiği fetva gibi… Bazıları ise her mecliste bir kere getirmenin farz olduğunu ifade etmişler, tıpkı İmam Ebu Hanife’nin Kur`an’daki secde ayetleri için kaç kez okunursa okunsun tek bir secdenin yeterli olduğuna dair fetvası gibi… Bazıları ise Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin adının her zikredildiği anda salat ve selam getirilmesinin farz olduğunu ifade etmişlerdir.
İhtiyaten Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin adının her zikredildiği anda üzerine salat ve selam getirilmesi gerekir. Zira gelen rivayetlerde Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin ismi anıldığında salavat getirmenin rahmet duasına nail olma sebebi iken salavatı terk etmenin ise lanet bedduasına maruz kalma sebebi oluyor. Rivayetlerde geçiyor ki Ashab Hz. Resulullah’a; “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber`e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin.” ayeti hakkında ne buyurursunuz demiş. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem; “Bu sorduğunuz meknun olan ilimdendir. Şayet sormamış olsaydınız açıklamazdım. Muhakkak ki Allah benimle iki meleği vazifelendirmiş. Her ne zaman ki ben, Müslüman bir kulun yanında zikredilecek olursam ve o Müslüman da bana salavat getirirse o iki melek de; “Allah tarafından ğufrana uğrayasın” diye ona dua ederler. Allah ve melekleri de o dua eden iki meleğe cevaben “amin” der. Ama eğer o Müslüman bana salavat çekmezse o zaman da o iki melek; “Allah tarafından ğufrana uğramayasın” diye beddua ederler. Allah ve melekleri bu bedduaya da “amin” diye mukabele ederler.”
Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem yanında zikredildiği halde mümin Onu rahmetle yâd etmiyorsa ya da mümin kişi tenhada tek başına kaldığı ya da ömrünün herhangi bir anını Onu rahmetle yâd etmeye ayırmadığı halde ğufrana nasıl müstehak olsun ki…
Kâfirin en önemli özelliği küfranı nimette bulunmasıdır. Allah’ın kendisine yaptığı onca nimete nankörlük etmesidir. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemi rahmetle yâd etmeyen, Onu rahmetle yâd etmeyi adet edinmeyen mümin kâfir bir sıfat olan nankörlük sıfatını Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme karşı sergilemiş olmakla karşı karşıya kalıyor.
Her mümin her şeyini zahiri olarak Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme borçlu olduğunu bilir. Mümin olmasını, iffet sahibi olmasını, ar ve namus konusunda duyarlı olmasını, şahsiyet ve mürüvvetini, hür bir birey olarak toplum içinde var olmasını… Kısacası her şeyini zahiri olarak Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme borçludur. Hatta sadece mümin değil insanlığın hepsi şu an sahip olduğu bütün insani değerleri zahiri olarak Ona borçludur. Durum bu iken… Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin kendisi için değil ümmet için, insaniyet ve insaniyeti kübra için yaşadığını bildiği halde Onu rahmetle yâd edememezlik yapamaz. Yaparsa nankörlük damgasına müstahak olarak ğufrandan uzak olur.
Mümin, nankör değil kadirşinastır. Allah (cc)’a olan bağlılığının ana sebeplerinden biri bu özelliğidir. Mümin böyle iken, Hz. Resulullah (S.A.V)’ın kendisi için hangi çilelere katlandığının bilincinde iken bu sıfatı mümini Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem için rahmet okumaya, salavata mahkûm eder.
Hatta öyle mahkûm ediyor ki, İmam Şafii gibi Usulü, İslam âlemine öğretmiş bir zat salavat hakkında; “Namazının son teşehhüdünde Resule salavat getirmeyen namazını iade etmekle mükelleftir.” Diye buyuruyor. Her ne kadar bu konuda yalnız kalsa bile İslam’da en büyük ibadet olan namazın sıhhatini Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme salavata bağlamış olması salavatın ehemmiyetini ifade etme açısından önemlidir.
Salavatın mahiyeti ile ilgili olarak Malik, Ebi Mes’ud el-Ensari’den şöyle bir rivayette bulunuyor; “Biz Sa’d bin Ubade’nin meclisinde idik. Yanımıza Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem çıkageldi. Beşir bin Sa’d O’na dedi ki; ‘Ya Resulallah! Sana selam getirmeyi biliyoruz. Ama salat nasıl olacak onu bilmiyoruz. Hz. Resulullah uzun bir müddet sükût ettikten sonra; ‘Allah’ım Muhammed’e ve O’nun âline salat et tıpkı İbrahim ve Onun âline salat ettiğin gibi; Muhammed’e ve O’nun âline bereket ver tıpkı İbrahim ve Onun âline bereket verdiğin gibi’ diye salat ediniz, selamı da zaten biliyorsunuz.” dedi.
Âlimler bu salatı en kâmil salat olarak kabul etmişlerdir. Namazlarda son teşehhütten sonra bu salatın okunması da bu şekildeki salatın kemaline delalet etmektedir.
Ama burada dikkat çeken; soyut bir kavram olan salat ve selamın Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem tarafından müşahhas hale getirilmesidir. O ceddi Hz. İbrahim (a.s)’in salat ve selamına muadil hale getirilmesidir.
Bir zikir dini olan İslam müntesiplerinin kanaatimizce en büyük eksikliği zikir ibadetini terk etmeleri veya çok asgari bir düzeye indirmiş olmalarıdır. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem reddedilemeyecek şekilde hadislerinde; “benim şefaatime en fazla uğrayacak olan bana en fazla salavat getiren kimsedir.” diye buyurduğu halde, tüm insanlığın kurtuluşu için varını yoğunu muharebe meydanına süren davetçinin kendisinin ahiretinin kurtuluşunun en sağlam yollarından olan zikri, Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme salavatı terk etmesi veya hafife alma şeklinde yorumlanmasına sebebiyet verecek şekilde en asgari düzeye indirmiş olması ne iz’anla ne de başka bir şeyle izah edilebilecek bir durum değildir.
Dünya ehli kendi dünyalarını gittikleri her ortamda dillendirmeye çalışırlarken, her hangi bir şeye; ister makam olsun, ister mal meta olsun isterse de kadın olsun; müptela olmuşlar her fırsatta müptela oldukları şeyi bir şekilde yâd ederlerken, Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme sevdalı olduğunu iddia eden davetçinin Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemi bir an bile hatırın çıkarması davetçiyi iddiası ile çelişik durumu düşürüyor.
Allah Efendimiz Muhammed Mustafa’ya, Onun en büyük destekçileri ve davasının nakilleri olan Ehl-i Beyti ve Ashabına, bu yolda onlara tabi olan bütün müminlere ebedi, daimi, kesilmeyecek şekilde bol bol salat ve selamlar etsin.
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Nisan 2014 (115. Sayı)
Faruk Hamza