İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

ŞAHİTLİK BİLİNCİMİZ

2022-02-28
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Şehadetten, şehitlerden ve şahitlikten bahsedince gönül ve zihin dünyama hemen şehitler efendisi Hz. Hamza gelir. Medine’nin kurucu öğretmeni Musab bin Umeyr gelir. “Bu dünyada nasıl ölünür?” onu öğreten Hz. Hüseyin gelir. Hüseyin’in çağrısını çağa taşıyan Hz. Zeynep gelir. Emevi ve Abbasi zulmünün meşruiyetini kabul etmeyen çağların İmam-ı Âzamı Ebu Hanife gelir. “Halk zorbalık ve baskı ile yönetilemez” diyen İmam Malik gelir. Halife Vâsık’ın “Kur’an yaratılmıştır” sözüne destek vermediği için zindana atılan ve işkence gören Ahmet b. Hanbel gelir. Zalim Hafız Esad’a Allah için kıyam eden Hama halkı gelir… Ve yakın geçmişten günümüze kadar daha birçok şahsiyet. Tüm bu şahsiyetleri hatırlamamın nedeni onların şehit olması değil, şahitlik görevlerini hakkıyla yerine getirmiş olmalarıdır. Tüm bunlar gönlüme düştükçe, yapay gündemlerin içerisinden sıyrılıp asli ve asıl gündemi konuştuğumu fark ediyorum.  Sahte ve yapay olan her şeyden uzaklaşıyorum. Hakikate tanıklık ödevimi, kim olduğumu, nereden geldiğimi ve ne yapmam gerektiğini yeniden hatırlıyorum.  Bütün zamanların en kadim kavgasında hangi tarafta olduğumu hissediyorum. Dava ve davet bilincim bir daha bileniyor. O devrimsel ruh yeniden canlanıyor. Allah’la olan sözleşmemi yeniden hatırlıyor ve özne olduğumu tekrardan kavrıyorum. Kavramları  bağlamlarında okumak Bugün hangi Kur’ani kavramı konuşmak istersek, o kavramın tarihsel süreç içerisinde kazandığı anlam ile Kur’an’ın o kavrama yüklediği anlam arasında farklar olduğunu görüyoruz. Anlam genişlemesine veya daralmasına uğramış bir kavramdan, Rabbimizin gerçekte neyi murad ettiğini anlamak Müslümanların en büyük görevlerindendir. Bir defasında Resulullah(a.s), ashâbına: “Siz kimleri şehit sayıyorsunuz?” diye sorunca, Sahâbîler: “Ya Rasûlallah! Kim Allah yolunda öldürülürse o şehittir!” dediler. Resulullah: “Öyleyse ümmetimin şehitleri oldukça azdır.” buyurdu. Ashâb-ı kirâm: “O hâlde kimler şehittir ya Rasûlallah!” diye sorunca; Hz. Peygamber bu tanımın daraltılmış bir ifade olduğunu vurgulamış ve daha geniş bir şekilde yeniden tanımlama ihtiyacı hissetmiştir.[1] Zaman içerisinde İslam’la taban tabana zıt ideolojilerin “Devrim Şehidi, Sendika Şehidi, Demokrasi Şehidi” gibi uyduruk tanımlamalarla bu kavramların bazılarını kendi emelleri doğrultusunda tahrif ederek kullandığına şahit oluyoruz. Bize düşen: muharref geleneğin kavramlarımızda ürettiği yozlaşma ve anlam kaybına karşı sahih geleneğimizden gelen Kur’anî anlamlarla kavramlarımızın içini doldurmaktır. Kur’an’da Şehadet/Şahitlik “Şehid”, hem Allah’ın ismi, hem Resulullah’ın sıfatı hem de mü’minlerin vasfı olarak zikredilir. Şehadet ise Kur’ani anlamıyla; şahitlik etmek, şahit olmak, örnek olarak yaşamak anlamlarındadır. Hayatın tamamına yayılan bu geniş anlam, zamanla daha dar bir anlam içerisine hapsedildi. Sadece Allah yolunda öldürülenlere tahsis edilip, ölüm ile direkt bir ilişki içerisinde ele alınmaya başlandı. Konuyla ilgili ayet ve hadisleri okuduğumuzda, şehitlik/şehadet için ölmenin bir şart değil, bir sonuç olduğunu görüyoruz. Şehitlik için aslolan yaşamaktır. Mükellefiyetimiz Müslüman olmak mükellef olmaktır. Vahyin yüklediği mükellefiyetlerden birisi de “İnsanlığa şahit” olmaktır. İnsanın bu şahitliği ise üç başlıkta gerçekleşir. Birincisi; Vahye şahitliktir. Vahyin, Allah’tan gelen uyarıcı ve aydınlatıcı bir kılavuz olduğuna şahitlik eder. Vahyin şahidi olan mümin; sözünü, eylemini, kokusunu, rengini kitaptan almıştır. Muhteşem bir ahlâka sahip olan peygamber gibi o da Kur’an’ın ahlâkı ile ahlaklanmaya çalışır. Vahyin iki ayaklı halini almadıkça vahye şahitliğin mümkün olmadığı bilincindedir. Vahyin istediği adil ve ahlâklı toplumun inşası için gerekirse bedel ödemekten, risk almaktan, çile çekmekten geri durmadan şahitliğini gerçekleştirmeye çalışır. İkincisi; insanlara şahitliktir. Müslüman bireyin sorumluluklarından birisi de peygamberden aldığı hakikatleri çağındaki insanlara ulaştırmaktır. Şehid Seyyid Kutup bu şahitliği şöyle tanımlıyor: İnsanlar arasında adaleti ve hakkaniyeti egemen kılar, onların benimseyecekleri kriterleri ve değer hükümlerini ortaya koyar. İnsanların değer yargılarını, düşüncelerini, geleneklerini ve sloganlarını ölçüye vurur ve bunlar hakkında “Bu doğrudur, bu yanlıştır” diyerek son ve kesin sözü söyler.[2] Böylelikle insanların fıtratıyla uyumlu hakikatleri çağındaki insanlara iletmiş olur. Vahiyle buluşmasına rağmen, ona boyun eğmeyen insanların tavırlarına, hakikati inkârlarına, vahyin yol göstericiliğini reddetmelerine şahitlik eder. Üçüncüsü; Zulme şahitliktir. Müslüman, tanık olduğu çağda yaşanan zulümlere, sömürüye, vahşete, mazlumun ezilmesine ve insan onuruna halel getirecek her şeye karşı şahittir. Bu şahitliği sadece dinlemek, izlemek, tartışmak, düşünmek şeklinde değil, gerektiğinde bedel ödemek ve hesap sormak şeklindedir. Ama her ne olursa olsun adaletten ve ahlâktan ödün vermeden yapmalıdır. Bu şahitliğe bir ömür veren Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç şöyle demişti: “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.” Hakikat ve adaletin ikamesi, zulmün izalesi ancak böylesi şahitlerin eliyle mümkündür. Çağındaki zulümlere tepkisiz kalmak, Müslümanın inancında yoktur. O, bilir ki: “Her türlü aşağılığa sessiz kalanlar yaşadıkları sürece tarihin sönük ve aşağılık ölüleri olmaya mahkumdurlar.”[3] Kardeşlerim! Yasin suresi, “şehrin öbür ucundan koşarak gelen bir adamdan” bahseder. Tanığı olduğu çağdaki insanların, kendilerine gelen elçilere sırt döndüklerini görünce, kavmine; “hakikate teslim olmaları” için çağrıda bulunur ama halk çağrıya cevap vermeyip onu oracıkta şehid eder. Rabbimiz onu cennetine alırken, adam şunu söyler: “Ah ne olurdu, kavmim bilseydi.”[4] Onu öldürmüş olmalarına rağmen kavminin hakikatle buluşmasını ne kadar da istiyordu. Bize bugün tam da bu ruhtan gerek! Her türlü inkâra, zulme, dışlanmaya, eziyete rağmen yine de şahitlik mükellefiyeti-nden geri durmamalı ve yaşadığı çağda hakkıyla şahitliğini yapan Müslümanlar olmalıyız. Kardeşlerim! Nerede ve nasıl öldüğümüz elbette önemlidir. Ama daha önemlisi nasıl yaşadığımızdır. Şehadetin iki boyutu var: Şahit olmak ve şehid olmak. İkisini bir bütün olarak kavramadıkça maalesef Kur‘an’ın çizdiği sınırların dışına taşmış oluruz. İnanıyoruz ki, şehid gibi yaşadığımız zaman, yatağımızda ölsek bile ölümümüz en az hayatımız kadar bu dine hizmet edecektir. Şehidin gâyesi ölmek değil; Kur’an’ın çağrısını çağa taşımaktır. İnsanlar artık örneğini görmedikleri, içi hakkıyla doldurulmayan, sözüyle eylemi bir olmayan tutarsız şâhitliklerden yoruldu. Muhatabını derinden etkileyecek samimi ve sahici şahitliklere ihtiyaç var. Müslümanlar; eminliğin, güvenilirliğin, vefanın, dürüstlüğün ve sadakatin temsilcileri olmalıdır. Bugün tebliğ değil temsil sorunu yaşıyoruz. Hayatımızın içinden, istediğimiz zaman ulaşabileceğimiz, konuşabildiğimiz, beraber gülüp ağladığımız, bakınca bize Allah’ı hatırlatan, konuştuğumuzda ilmimizi arttıran, dava ve davet bilincimizi canlı tutan, ibadetlerdeki ciddiyetiyle bize ciddiyet aşılayan, samimiyetin ve sabrın canlı örneği olan,  camide de sohbette de sokakta da evde de aynı kalabilen canlı şahitlere ihtiyacımız var. İşte bizlere düşen; tüm bu vasıfları kendinde toplayan şahitler olmanın mücadelesini vermektir. [1] Müslim, İmâre, 165; İbn-i Mâce, Cihâd, 17 [2] Seyyid Kutup, Fizilalil Kur’an Bakara suresi 143. Ayet [3] Ali Şeriati [4] Yasin suresi 20-26. ayetler
inzar

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS