Tüm zamanların en hayırlı* insan topluluğu, İslam medeniyetinin kurucu nesli olan Ashabı Kiram’dır.
Şüphesiz Allah Resulü’nün en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’ın en büyük mucizesi ise Resulullah’ın ilahi vahyin ışığında inşa edip yetiştirmiş olduğu sahabe neslidir. Malikî fıkhının otoritelerinden el-Karâfî (ö. 684/1285) şöyle der:
“Eğer Resûlullah’ın nübüvvetinin delili olarak sahâbe neslinden başka hiçbir şey ortada olmasaydı, sahâbenin varlığı bile tek başına buna delil olmak için yeterdi.”
Bununla beraber şüphesiz yeryüzündeki bütün samimi ve dertli Müslümanların en büyük hedefi: Asr-ı Saadet dönemindeki sahabe nesline benzemek ve bu eşsiz nesil benzeri bir neslin inşâ edilmesine yardımcı olmaktır. Çünkü onlar Müslümanlığımızın aynalarıdır. “Vahyin oluşturmak istediği ideal insan modelinin, bir hayalden ve ütopyadan ibaret olmadığının somut, yaşamış/yaşanmış delil ve örnekleridir.”
Bu değerli hedefi gerçekleştirmek için öncelikle iyice bilmeliyiz ki, sahabeyi bu kadar eşsiz ve kaliteli yapan şey bizâtihi ilahi vahiydir. Kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumdan karıncayı incitmeyen bir topluma, eşkiyadan evliyaya, edilgenlikten etkenliğe ve nesneden özneye götüren şey Kur’an’dır. Kuran’ın taşıdığı ulvi potansiyeldir.
Bugün bizler her ne kadar farkında olmasak da İslam düşmanları Kur’an’ın bu potansiyelinin farkındadırlar. Bütün kusurlarımıza, parçalanmışlıklarımıza ve zafiyetlerimize rağmen küresel İslam düşmanlığının capcanlı bir şekilde sürdürüldüğü asla dikkatlerden kaçmamalıdır.
Bilgiye erişme imkânlarının da ve dünyevileşme imkânlarının da bol olduğu öyle bir zamanda yaşıyoruz ki; zihinlerimiz, yüreklerimiz ve hayatlarımız sürekli ve sistematik bir şekilde saldırılara maruz kalıyor.
Maddi ve manevi (içsel ve dışsal) bir kuşatma altında olduğumuz bu çağda, sahabeyi anlamak ve yaşamak meselesinde bazı zorluklarla karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır. Özellikle elimizde olan imkânları doğru kullanma meselesi önümüzde bir sınav kâğıdı olarak duruyorken; unutulmamalıdır ki "her imkân bir imtihandır."
Bu imtihanlar ile sınanıyor olmak ve çok boyutlu saldırılara maruz kalıyor olmak geri adım atacağımız, pes edeceğimiz ve vazgeçeceğimiz anlamına gelmiyor.
Nihayetinde bizler, Rabbimizin “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr Suresi 99) buyruğu gereği elimizden gelenin en iyisini yapmak ve işin sonunu kendisine bırakmakla emrolunduk. Neticesi ne olursa olsun bizler bu yolda kalmak mecburiyetindeyiz. Ariflerin dediği gibi “En büyük kerâmet istikamettir.” Bu bağlamda istikametimizi koruyabilirsek zaten çok şey yapmış olacağız.
Peki, ne yapmalıyız? Ne yapmalı da Asr-ı saadet çizgisine ulaşmalıyız?
Bu uzun yolculukta zaman, mekân ve insan bizden taraf olmasa da (fıtrat bizden yana) bizler hep hakikati anlamanın ve yaşamanın tarafında olmak zorundayız. Bunu da ancak vahyin, dolayısıyla Hz. Peygamber’in yetiştirme usulüne ve üslubuna odaklanarak ve bu usule bağlı kalarak başarabiliriz.
“Usulsüz vusul olmaz” demiş eskiler. Yani hedefe varmak istiyorsak bunun usulü neyse ona sadık kalmalı ve ona göre yol almalıyız. İslami bir terbiyeden geçmemiş önceki geçmişimizden bize miras kalan düşünce kalıpları ile meseleleri anlamaya ve yorumlamaya kalkışırsak işin içinden çıkmamız mümkün olmayacaktır.
Allah Resulü(s.a.v) ne yapmış, nasıl yapmış ve neden yapmışsa bizler de onu yapmalı değil miyiz?
Rabbimiz buyuruyorlar ki: İçinizden Allah’ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır.(Ahzap 21) Resulullah’taki bu örneklik sadece bazı meselelerde öne çıkmamalıdır. İşin içerisinde yetişmek ve yetiştirmek varsa, Resulullahın yetiştirme metoduna daha dikkatli odaklanmalı ve oradan kendimize bir şeyler çıkarmalıyız.
Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Resulullah aleyhisselamın Sünneti ortada.
Yol belli, iz belli, yöntem belli, müfredat belli…
O halde bize düşen şey, elimizde bulunan bu kılavuzlara sıkıca sarılmaktır. Ancak bu şekilde sahih(sıhhatli ve sağlam) bir kulluk ortaya koyabiliriz.
Bu anlamda bizler sahabe çizgisinde bir İslami anlayış ve yaşayışa istekli isek, yapacağımız şey şudur: Ashab-ı Kiram’ı yetiştiren Nebevi müfredata teslim olmak ve yolumuzu oradan çizmektir.
Merceğimizi Peygamber efendimizin sahabeyi yetiştirme sürecinin en başına çevirdiğimizde göreceğiz ki;
Rabbimiz, Nebi Aleyhisselam’a gönderdiği ilk ayetlerden olan Duha, İnşirah, Asr, Şems, Târık, Zilzal, Karia, Adiyat, Fatiha ve Yasin gibi sureler üzerinden muhataplarını “yaşam ve varlıkla uyumlu ilişkiler” kurmaya sevk etti. Yeryüzünden gökyüzüne doğru uzanan bir ufuk inşa etti. Özellikle Fatiha suresindeki “Alemlerin Rabbi olan Allah” vurgusundaki Alemler kelimesi ile bu ufuk yüzyıllardır tüm müslümanların zihninde hep canlı tutulmuştur.
O dönemde bilinmeyen sonsuz uzay ile onların en derinlerindeki ruhlarını buluşturan bir hitap ile parçalanmış olan zihinlerindeki tasavvuru yeniden inşa etti.
Cahiliye insanlarının hayatlarının her alanını yöneten farklı bir ilah ve yol göstericileri vardı. Zihinleri soyut olan ne varsa onları somut bir hale dönüştürüyordu. Rızıkları için başka, savaş için başka, aile için başka başka ilahları ve aracıları vardı. Parçalanmış bir zihnin varacağı yer orasıydı. Dolayısıyla inen ayetler onların zihinlerindeki bu parçalanmışlığı yok etmek üzere nazil oldular.
Peyderpey inen ayetler ışığında Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Sahabe’nin
inzar
- Kâinatla olan ilişkilerini,
- Kendileriyle olan ilişkilerini,
- Allah ile olan ilişkilerini,
- Vahiyle olan ilişkilerini ve
- Toplum ile olan ilişkilerini sağlam bir zemine oturtmuştu.
inzar