Mektubunuzda mesuliyetini müdrik bir davetçinin davası için taşıdığı dert, endişe, hesap ve kitabı gördüm. Rabbim sizin gibi kardeşlerin sayısını artırsın. Âmin. Hemen meseleye girmek istiyorum.
Muhammed Mehdi Gül
“ŞUURLU BİR MÜSLÜMAN” DEDİN DE SÖYLEYEYİM
(Sabah yakın değil mi?)
Aziz kardeşim;
Mektubunuz ulaştı, Allah razı olsun.
Mektubunuzda mes’uliyetini müdrik bir davetçinin davası için taşıdığı dert, endişe, hesap ve kitabı gördüm. Rabbim sizin gibi kardeşlerin sayısını artırsın. Âmin. Hemen meseleye girmek istiyorum.
İslam ve Müslümanlarla ilgili gelişen hadiseler karşısında “nasıl oluyor da şuurlu bir Müslüman bu durumlara sessiz kalabiliyor?” diye soruyorsun. Aslında aynı soruyu biz de soruyoruz kendimize. Ama bu soru cevapsız da değildir. Gerçek şu ki, başa gelen onca musibete rağmen iman sahibi kimselerin sessiz ve tepkisiz kalmaları kendileri için olduğu kadar bizim için de bir imtihan vesilesidir. Rabbimiz bizi birbirimizle sınıyor. Açık olan ise her birimiz kendi başımıza iman ve eylemlerimizle imtihan olmaktayız.
Sen “şuurlu bir Müslüman” dedin de söyleyeyim; şuur aslında anlayış ve idraktir. Hem kendi varlığından hem de varlığının diğer varlıklarla olan ilişki ve sorumluluklarından haberdar olmaktır. Dahası anlamak, kavramak ve farkında olmaktır. Yetmez. Farkında olduğu vecibeleri ikame etmek veya bunun için ciddi bir çaba ortaya koymaktır. Bu tanıma göre senin “şuurlu” diye işaret ettiğin kimselerle ilgili bir anlayış ıslahına gitmemiz gerekiyor. Eğer gerçekten şuurlu olsalardı sessiz kalmayacaklardı.
Aziz kardeşim,
Bir de şu var; şuurun imanla münasebeti izafi olabilir mesela. Kişinin sahip olduğu imanda dereceler vardır. Buna göre mümin, iman derece ve kuvvetine göre vecibelerine eğilir, ilgi gösterir ve duyarlı olur, olabilir. Dereceler arasındaki farklılıkların da nedenleri birbirinden farklıdır. Kimisi direkt şuurla alakalıdır, kimisi daha başka nedenlerle… Bunu hemen her seviyeden müminler arasında görmek mümkündür. Mesela sırf Allah rızası için omuz omuza verip mücadele eden mücahitler arasındaki farklılıklar üzerinde düşünebiliriz… Bütün bunlara rağmen İslam’ın ve Müslümanların başına gelen hadiseler karşısında sessiz kalmak imani açıdan sıkıntılı bir haldir, kurtulmak gerekir. Bize düşen ise, farkındalığı zayıflamışlara farkındalıklarını hatırlatıcı uyarı ve ikaz sinyallerini sistematik bir şekilde hem çoğaltmak hem de hikmet ve basiretle tesirli kılmaktır.
Elbette kendini bırakmış, dünyanın aldatıcı metaına kendini kaptırmış, toparlanmayı, aslına dönmeyi, vazifelerine bağlanmayı akıllarına getir(e)meyen kimseler için musibet çok daha büyüktür. Dine, imana gelen musibet; dindarı, mümini uyandırıp ayağa kaldırmıyorsa bu büyük bir musibettir. Ağır sözlerle yüklenip onları tenkit edebiliriz pekâlâ. Bunu yapacağımıza, onları bu duruma düşüren nedenler üzerinde durup kafa yormamızın daha isabetli olacağı kanaatindeyim. Bir doktor, bir hekim gibi hastalığa inmek, eğilmek, onu tanıyıp teşhis koymak ve sonra da tedavisine çalışmak bir davetçi olarak kendi görevlerimiz arasında olduğunu kabul etmek durumundayız. Kaçamayız. Havale edemeyiz. Oluruna bırakamayız. Gevşek tutup ihmal edemeyiz. Hele hele hastaya “sen neden hasta oldun” deyip küsme veya cezalandırma yoluna gidemeyiz. Böyle bir görevimiz yok bizim…
Muhterem kardeşim!
Her çağın cemiyetlere bulaştırdığı hastalıkları, alışkanlıkları vardır ve bunlar birbirinden farklı olabiliyor. Ama insanlık, tecrübesinden anlamıştır ki, ilaçsız hiçbir hastalık, çözümsüz hiçbir problem yoktur. Derdi veren Allah dermanını da vermiştir. Bugün revaçta meşhur bir kısım hastalıklar için “ilaç yoktur” demek gerçekte o ilacın olmadığı anlamında anlaşılmamalı. Olsa olsa insanın tembelliği ve acizliği ile ilgili veya bir bütün olarak onun imtihanı ile alakalı bir husustur. Bu yüzden zamanımızın lokman-ı hekimleri olan veya olmaya namzet siz muhterem kardeşlerime düşen vazife tasavvur ettiğinizden daha çok ağır ve çok daha büyüktür. Çünkü maddi-manevi birçok hastalık marazıyla müptela bir toplum var önünüzde…
İnsanı ayağa kaldıran hadiseler var, kabul ediyorum. Ama bunlar da derece derecedirler. Bildiğimiz uykuya düşmüş kişi ile gaflet uykusuna düşmüş kişi arasında birçok açıdan benzerlikler vardır. Uykusu ağır, uykusu hafif insan gibi, gaflet uykusu ağır/derin gaflet uykusu daha sathi ve hafif insan da var. Bunlardan kimisinin uyanıp ayağa kalkmalarına hafif bir ses, işareti veya hadise vesile olabiliyorken kimisine ise yüksek perdeden ses, sarsıntı veya yerle göğün gazaba gelmesi ancak tesir edebilir. Uyku ve gaflet hani bir tür şuursuz kalma hali olduğundan, bu anlamıyla tepkisizlik, sessizlik ve duyarsızlığın şuursuzlukla direkt ilişkisi vardır, diyebiliriz. Bu açıdan baktığımızda içinde bulunduğumuz toplumun, hususen de “ben Müslümanım” diyen çoğunluk kesimin hal-i pür melalini rahatlıkla görebileceğiz. Ama kıyamet daha kopmadı, imtihan da devam ettiğine göre, fıtri mekanizma işlemekten ve vazifesini yerine getirmekten yorulmayacaktır. Bazılarının uyanması, kendilerine gelmesi farkın farkına varması için cenabı hak 6-8 Ekim olaylarında olduğu gibi gencecik fidanların ruhlarını katına almak suretiyle ikaz sinyallerini gönderiyor. İbrahim aleyhisselâmdan İsmailleri alarak bizi intibaha sevk ediyor. Yasin kurban kabul edilen İsmail’imizdir. Hüseyin, hasan, Riyad, Cumali ve Turan hoca birer İsmail olarak kurban kabul edildiler. Onlardan öncekiler ve onlardan sonrakiler de öyle… Bazımız bu gibi hadiselerle uyanıp ayağa kalkarken bazımız uyumaya devam etmektedirler.
Gözümün nuru!
“yoksa nasuh bir tevbe mi diyorsunuz? Taklidi imandan sıyrılın mı diyorsunuz? Allah Resûlü`nün hayatına bir daha bakın mı diyorsunuz? Bu saflar, şehitlerin kanlarıyla, Yusufların sabır ve sebatı ile, muhacirlerin garip ve mazlum yürekleriyle oluştu, bunlara iyice bakın mı diyorsunuz?” demekte ve sormaktasın. Sorduklarının cevapları içindedir. Bize hepsi lazım… Nasuh bir tövbeye her zamandan daha çok muhtacız. Bunu daha bir derinleştirmek ve rabbani bir ahlaka dönüştürmek şart... Manevi marazlarımızın bir kısmının taklidi iman ile ilintili olduğunu sen de biliyorsun. Tahkiki iman derslerini etkinleştirmek ve yaşanır hale getirmek elzem. Siyere bakışı yenilemek mecburi… Ümmet olarak en derinleşemediğimiz, en yaşayamadığımız mesele bu. Bu mihenktir. Buna bakışın, anlayışın, inanışın ve odaklanışın tahkimi ve yaşanılırlığını sağlamak gerekli. Burası düzenlenmeyinceye kadar eksiklikler hep devam edecektir. Evet, şu içinde ruh ve enerji aldığımız saflar şehitlerin kanlarıyla, Yusufların sabır ve sebatıyla, muhacir, garip ve mazlumların yürekleriyle ve dahi tüm bunların ailelerinin hasret, gözyaşı ve dualarıyla oluştu. Buna her birimizin bulunduğu yer ve konumdan bakması lazım. Allah`ın yardımıyla ortaya muazzam bir tecrübe çıktı. Fakat bu tecrübe öncelikle Rabbimizin takdir ve yardımıyla sonra da O’nun vesile kıldığı fedakârların kendilerini, hayatlarını ve hatta çoluk çocuklarını Allah`a, o`nun davasına kurban etmeleriyle oluştu. Bunu görmek, oluşumu ve oluşum tarzı üzerinde tefekkür etmek gerek.
Aziz kardeşim,
Gördün mü, mektubumuz bayrama tevafuk etti. Hem de konuştuğumuz ya da etrafında gidip geldiğimiz bayrama… Kurban bayramına… Bayram dendi mi kalbime, aklıma öncelikle şehitlerimizin aileleri, çocukları düşer. Muhacirlerin, esirlerin aileleri ve çocukları… Bunların tamamı aslında bir bütün gibidirler. Bir vücut… Hani “ne yapalım?” diyorsun ya! İşte sana büyük bir fırsat! Onlara git, tek tek evlerine, ailelerine, çocuklarına git. Yanında olsaydım beraber giderdik. Olmadığıma göre, sen benim yerime de git. Sizden bir parça olan kardeşlerimizin, abilerimizin, amcalarımızın selamını getirdim, de. Şehitlerin çocuklarına git. Anne babalarına git, akrabalarına git. Onlara selamlarımızı söyle. Muhacirlere git, onların büyüyen hasret ve özlemlerine kurban olduğumuzu söyle. Esirlere, senin ifadenle Yusufilere git. Anne-baba ve çocuklarına git. Onlara selamlarımızı söyle. Wuslat günü yakındır de. Evet, gerçekten vuslat günü yakındır. “sabah yakın değil mi?” dualarımızla bayramınızı tebrik eder, Allah`a emanet olunuz.
Kardeşin
Muhammed Mehdi Gül / İnzar Dergisi – Eylül 2015 (132. Sayı)
(Sabah yakın değil mi?)
Aziz kardeşim;
Mektubunuz ulaştı, Allah razı olsun.
Mektubunuzda mes’uliyetini müdrik bir davetçinin davası için taşıdığı dert, endişe, hesap ve kitabı gördüm. Rabbim sizin gibi kardeşlerin sayısını artırsın. Âmin. Hemen meseleye girmek istiyorum.
İslam ve Müslümanlarla ilgili gelişen hadiseler karşısında “nasıl oluyor da şuurlu bir Müslüman bu durumlara sessiz kalabiliyor?” diye soruyorsun. Aslında aynı soruyu biz de soruyoruz kendimize. Ama bu soru cevapsız da değildir. Gerçek şu ki, başa gelen onca musibete rağmen iman sahibi kimselerin sessiz ve tepkisiz kalmaları kendileri için olduğu kadar bizim için de bir imtihan vesilesidir. Rabbimiz bizi birbirimizle sınıyor. Açık olan ise her birimiz kendi başımıza iman ve eylemlerimizle imtihan olmaktayız.
Sen “şuurlu bir Müslüman” dedin de söyleyeyim; şuur aslında anlayış ve idraktir. Hem kendi varlığından hem de varlığının diğer varlıklarla olan ilişki ve sorumluluklarından haberdar olmaktır. Dahası anlamak, kavramak ve farkında olmaktır. Yetmez. Farkında olduğu vecibeleri ikame etmek veya bunun için ciddi bir çaba ortaya koymaktır. Bu tanıma göre senin “şuurlu” diye işaret ettiğin kimselerle ilgili bir anlayış ıslahına gitmemiz gerekiyor. Eğer gerçekten şuurlu olsalardı sessiz kalmayacaklardı.
Aziz kardeşim,
Bir de şu var; şuurun imanla münasebeti izafi olabilir mesela. Kişinin sahip olduğu imanda dereceler vardır. Buna göre mümin, iman derece ve kuvvetine göre vecibelerine eğilir, ilgi gösterir ve duyarlı olur, olabilir. Dereceler arasındaki farklılıkların da nedenleri birbirinden farklıdır. Kimisi direkt şuurla alakalıdır, kimisi daha başka nedenlerle… Bunu hemen her seviyeden müminler arasında görmek mümkündür. Mesela sırf Allah rızası için omuz omuza verip mücadele eden mücahitler arasındaki farklılıklar üzerinde düşünebiliriz… Bütün bunlara rağmen İslam’ın ve Müslümanların başına gelen hadiseler karşısında sessiz kalmak imani açıdan sıkıntılı bir haldir, kurtulmak gerekir. Bize düşen ise, farkındalığı zayıflamışlara farkındalıklarını hatırlatıcı uyarı ve ikaz sinyallerini sistematik bir şekilde hem çoğaltmak hem de hikmet ve basiretle tesirli kılmaktır.
Elbette kendini bırakmış, dünyanın aldatıcı metaına kendini kaptırmış, toparlanmayı, aslına dönmeyi, vazifelerine bağlanmayı akıllarına getir(e)meyen kimseler için musibet çok daha büyüktür. Dine, imana gelen musibet; dindarı, mümini uyandırıp ayağa kaldırmıyorsa bu büyük bir musibettir. Ağır sözlerle yüklenip onları tenkit edebiliriz pekâlâ. Bunu yapacağımıza, onları bu duruma düşüren nedenler üzerinde durup kafa yormamızın daha isabetli olacağı kanaatindeyim. Bir doktor, bir hekim gibi hastalığa inmek, eğilmek, onu tanıyıp teşhis koymak ve sonra da tedavisine çalışmak bir davetçi olarak kendi görevlerimiz arasında olduğunu kabul etmek durumundayız. Kaçamayız. Havale edemeyiz. Oluruna bırakamayız. Gevşek tutup ihmal edemeyiz. Hele hele hastaya “sen neden hasta oldun” deyip küsme veya cezalandırma yoluna gidemeyiz. Böyle bir görevimiz yok bizim…
Muhterem kardeşim!
Her çağın cemiyetlere bulaştırdığı hastalıkları, alışkanlıkları vardır ve bunlar birbirinden farklı olabiliyor. Ama insanlık, tecrübesinden anlamıştır ki, ilaçsız hiçbir hastalık, çözümsüz hiçbir problem yoktur. Derdi veren Allah dermanını da vermiştir. Bugün revaçta meşhur bir kısım hastalıklar için “ilaç yoktur” demek gerçekte o ilacın olmadığı anlamında anlaşılmamalı. Olsa olsa insanın tembelliği ve acizliği ile ilgili veya bir bütün olarak onun imtihanı ile alakalı bir husustur. Bu yüzden zamanımızın lokman-ı hekimleri olan veya olmaya namzet siz muhterem kardeşlerime düşen vazife tasavvur ettiğinizden daha çok ağır ve çok daha büyüktür. Çünkü maddi-manevi birçok hastalık marazıyla müptela bir toplum var önünüzde…
İnsanı ayağa kaldıran hadiseler var, kabul ediyorum. Ama bunlar da derece derecedirler. Bildiğimiz uykuya düşmüş kişi ile gaflet uykusuna düşmüş kişi arasında birçok açıdan benzerlikler vardır. Uykusu ağır, uykusu hafif insan gibi, gaflet uykusu ağır/derin gaflet uykusu daha sathi ve hafif insan da var. Bunlardan kimisinin uyanıp ayağa kalkmalarına hafif bir ses, işareti veya hadise vesile olabiliyorken kimisine ise yüksek perdeden ses, sarsıntı veya yerle göğün gazaba gelmesi ancak tesir edebilir. Uyku ve gaflet hani bir tür şuursuz kalma hali olduğundan, bu anlamıyla tepkisizlik, sessizlik ve duyarsızlığın şuursuzlukla direkt ilişkisi vardır, diyebiliriz. Bu açıdan baktığımızda içinde bulunduğumuz toplumun, hususen de “ben Müslümanım” diyen çoğunluk kesimin hal-i pür melalini rahatlıkla görebileceğiz. Ama kıyamet daha kopmadı, imtihan da devam ettiğine göre, fıtri mekanizma işlemekten ve vazifesini yerine getirmekten yorulmayacaktır. Bazılarının uyanması, kendilerine gelmesi farkın farkına varması için cenabı hak 6-8 Ekim olaylarında olduğu gibi gencecik fidanların ruhlarını katına almak suretiyle ikaz sinyallerini gönderiyor. İbrahim aleyhisselâmdan İsmailleri alarak bizi intibaha sevk ediyor. Yasin kurban kabul edilen İsmail’imizdir. Hüseyin, hasan, Riyad, Cumali ve Turan hoca birer İsmail olarak kurban kabul edildiler. Onlardan öncekiler ve onlardan sonrakiler de öyle… Bazımız bu gibi hadiselerle uyanıp ayağa kalkarken bazımız uyumaya devam etmektedirler.
Gözümün nuru!
“yoksa nasuh bir tevbe mi diyorsunuz? Taklidi imandan sıyrılın mı diyorsunuz? Allah Resûlü`nün hayatına bir daha bakın mı diyorsunuz? Bu saflar, şehitlerin kanlarıyla, Yusufların sabır ve sebatı ile, muhacirlerin garip ve mazlum yürekleriyle oluştu, bunlara iyice bakın mı diyorsunuz?” demekte ve sormaktasın. Sorduklarının cevapları içindedir. Bize hepsi lazım… Nasuh bir tövbeye her zamandan daha çok muhtacız. Bunu daha bir derinleştirmek ve rabbani bir ahlaka dönüştürmek şart... Manevi marazlarımızın bir kısmının taklidi iman ile ilintili olduğunu sen de biliyorsun. Tahkiki iman derslerini etkinleştirmek ve yaşanır hale getirmek elzem. Siyere bakışı yenilemek mecburi… Ümmet olarak en derinleşemediğimiz, en yaşayamadığımız mesele bu. Bu mihenktir. Buna bakışın, anlayışın, inanışın ve odaklanışın tahkimi ve yaşanılırlığını sağlamak gerekli. Burası düzenlenmeyinceye kadar eksiklikler hep devam edecektir. Evet, şu içinde ruh ve enerji aldığımız saflar şehitlerin kanlarıyla, Yusufların sabır ve sebatıyla, muhacir, garip ve mazlumların yürekleriyle ve dahi tüm bunların ailelerinin hasret, gözyaşı ve dualarıyla oluştu. Buna her birimizin bulunduğu yer ve konumdan bakması lazım. Allah`ın yardımıyla ortaya muazzam bir tecrübe çıktı. Fakat bu tecrübe öncelikle Rabbimizin takdir ve yardımıyla sonra da O’nun vesile kıldığı fedakârların kendilerini, hayatlarını ve hatta çoluk çocuklarını Allah`a, o`nun davasına kurban etmeleriyle oluştu. Bunu görmek, oluşumu ve oluşum tarzı üzerinde tefekkür etmek gerek.
Aziz kardeşim,
Gördün mü, mektubumuz bayrama tevafuk etti. Hem de konuştuğumuz ya da etrafında gidip geldiğimiz bayrama… Kurban bayramına… Bayram dendi mi kalbime, aklıma öncelikle şehitlerimizin aileleri, çocukları düşer. Muhacirlerin, esirlerin aileleri ve çocukları… Bunların tamamı aslında bir bütün gibidirler. Bir vücut… Hani “ne yapalım?” diyorsun ya! İşte sana büyük bir fırsat! Onlara git, tek tek evlerine, ailelerine, çocuklarına git. Yanında olsaydım beraber giderdik. Olmadığıma göre, sen benim yerime de git. Sizden bir parça olan kardeşlerimizin, abilerimizin, amcalarımızın selamını getirdim, de. Şehitlerin çocuklarına git. Anne babalarına git, akrabalarına git. Onlara selamlarımızı söyle. Muhacirlere git, onların büyüyen hasret ve özlemlerine kurban olduğumuzu söyle. Esirlere, senin ifadenle Yusufilere git. Anne-baba ve çocuklarına git. Onlara selamlarımızı söyle. Wuslat günü yakındır de. Evet, gerçekten vuslat günü yakındır. “sabah yakın değil mi?” dualarımızla bayramınızı tebrik eder, Allah`a emanet olunuz.
Kardeşin
Muhammed Mehdi Gül / İnzar Dergisi – Eylül 2015 (132. Sayı)
Muhammed Mehdi Gül