Babasının hali yüreğini dağlıyordu. Doktorlar, altı ay önce amansız teşhisi koymuşlardı: Kanser.
Bu akşam, babası onu çağırmış ve onunla biraz dertleşmişti. Aslında dertleşmekten ziyade, babası veda ediyor gibiydi, bazı ifadeleriyle. Burhan, yanaklarına doğru süzülen gözyaşlarını saklayarak odasına doğru süzüldü. Yorganı başına çekmiş uyumaya çalışıyordu, ama nafile! Düşünceler, zihnine akın etmişti bir kere…
Bir perdecide çırak olarak çalışıyordu. Ustası, babacan biriydi. Aldığı ücret de az değildi. Lakin babasının hastalığı, ilaç parası… derken ciddi bir rakamla borçlanmıştı. Borçları, böyle yama misali kapanacak delik değildi. Kaç gün önce bir dükkân açma düşüncesi, şu an onun için tutunacak yegâne dal olarak elinde kalan tek seçenekti. Peki, neyle yapacaktı bunu? Borçlarını ödeyecek imkânı yokken, bir dükkân için gerekli sermayeyi nereden bulacaktı? Bulmak zorundayım, açmalıyım bu dükkânı, diye mırıldandı.
Sabah namazı için uyandığında kendini biraz daha rahat hissetti. Şu an İlahi huzurdaydı. Her darlığına bir genişlik, zorluklarına bir ferah olan dua silahına umut dolu bir yürek ve yakarış dolu bir lisanla sarıldı:
“Ya Rabbi! Şu fakir kulun, çaresizlere çare, dertlilere derman, dileyenlere vermek olan divanına durmuş. Sen halimi bilen ve görensin! Her zorluğun ardında bir kolaylık, her karanlığın ardında bir aydınlık olduğunu biliyorum. Lakin ben bu konuda daha fazla dayanacak gücü bulamıyorum, Sen yardım et, bana! Bu borçlar sırtımda bir yüktür, kul hakkı altında kalmak bana çok sıkıntı veriyor. Babam da bu durumu bilsin istemiyorum, zaten hastalığı onu yeterince acıtıyor. Allah’ım, Sen ona ve diğer hastalara şifa ver!”
…
Bir iki gün sonra Elazığ’daydı. Şerif Usta, burada kimi toptancılardan mal alıyordu. Onun referansıyla buralara uğradı. Her girdiği yerden eli boş döndü: “ Şerif Usta’nın selamı baş göz üstü!” diye başlayan sıcak karşılama: “Çek, senet verebilir misin?” sorusunu olumsuz yanıtlamasıyla: “Kusura bakma! Sana bu şartlarda mal veremeyiz” soğukluğuyla son buluyordu. Nice umutlarla gittiği bu şehirden eli boş dönmek, Burhan’ın çok ağrına gitmişti.
Her şey çek, senet miydi? İnsanların birbirine itimadının ölçüsü birkaç kâğıt parçası mıydı? İnsanlar, neden güven olgusu etrafında bir sevgi çemberi oluşturmuyordu? Allah Resulü(s.a.v)’nü düşmanları nezdinde dahi güvenilir kılan emin oluşu değil miydi? Belki de onlar, haklıydı! Toplum olarak güveni suiistimal eden birçok örnek orta yerde değil miydi? Gazetelerin üçüncü sayfalarına taşan aldatma, çalıp çırpma haberleri bunu fazlasıyla örnekliyordu. Demek ki, Müslüman kimlikle öne çıkanlar nebevi örneklik çerçevesinde daha çok model oluşturmalıydılar ki, toplumun birilerine karşı güven duygusu, o kimliğin etrafında eminlik vasfıyla yeniden canlansın.
Son bir umutla Diyarbakır’a bir bilet aldı. Bir iki saat sonra vardı bu şehre. Daha önce Şerif Usta’yla geldiği için şehirde yabancılık çekmedi. Bir yerlerde az öteberi atıştırdı, daha sonra Fuat Bey’in toptancı dükkânına uğradı. Selam kelam faslından sonra:
-Bir işyeri açmak istiyorum; ama sermayem yok, buna rağmen bana mal verebilir misin, dedi. Fuat Bey, içten bir bakış ve tebessümlü bir çehreyle:
-Lafı mı olur? Dükkân senin! Senet sepet istemez. Sen hemen dön, iki güne kalmaz malların eline ulaşır! diye karşılık verince Burhan sevincinden kabına sığmıyordu. Bu mihnet karşısında mahcup oldu, bunu Allah’ın bir lütfü bildi ve:
-Allah senden razı olsun! İnşallah, seni mahcup etmem, diyebildi. Fuat Bey, Burhan’ın sırtını sıvazlayarak:
-Yeğenim, sen merak etme! Varsın bu malları sana öyle verdim say! Sen işini kurmaya bak, dedi.
…
Burhan, istediği dükkânı da hemen tutmuştu. Birinci posta mal, kırk güne kalmamış tükenmişti. Eline epey para geçmişti. Hemen yeni mallar istedi. Fuat Bey, istediğinden daha fazla mal göndermişti. Burhan’ın zihni allak bullak olmuştu. Bu Fuat Bey, ne biçim adamdı! Çek, senet istemediği yetmezmiş gibi şimdi de gönderdiği parayı iade etmişti ve şu notu iliştirmişti:
“ Sen, şimdilik tezgâhını sağlamlaştırmaya bak! Zamanı gelince Allah’ın izniyle oturup hesap görürüz.”
…
Ölüm, kimileri için dizlerin bağını çözen bir korku; bazıları için çürüyüp toprağa karışma iken mümin cephesinde sevgiliye vuslattır.
Ölüm, çileli imtihan dünyasından rahatlık yurdu ahirete doğru bir azadeliktir.
Ölüm, her nefisin başında bir eceldir; zamanı gelince herkes onu tadacaktır.
Mümin, için tatlı bir tat olan ölüm babasını almıştı. Gerçi, kaç zamandı babası Hacı Ömer, ölüden farksızdı; ama ailenin içinde baba bambaşkaydı. Aile ocağını tüttüren babadır, onun görüntüsü bile onlara bir moraldi. Babası Hacı Ömer’in ölümünden sonra sanki ocakları tütmez olmuştu. Yine de imani bir tavırla kuşanmak daha yakışır, mümine. Ayet-i Kerime’de buyrulmuyor mu: “O (Mümin)’nlara bir musibet eriştiğinde onlar: ‘Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz’ derler.”
Cenaze defnedilmiş, taziye de bitmişti. Bu arada sevenleri onu yalnız bırakmamıştı. Burhan, bir kez daha iyiliğin sıcaklığını iliklerine kadar hissetmişti. Doğruluk ve iyilik, öylesine tılsım dolu bir güzellik ki, düşmanları dahi hayran bırakıyordu insana. Burhan, iyilik kervanında bir nefer olmak gerekliliğini bir kez daha kavramıştı, babasının taziyesiyle.
Fuat Bey, taziyeye gelememiş; başsağlığı dileklerini telefonla arayarak bildirmişti. En kısa zamanda geleceğini söylemişti. İşi yerinde görmek istiyordu.
…
Yirmi gün sonra… İki kişi selam vererek içeri giriverdi. Burhan, makineden başını kaldırınca gözlerine inanamadı. Fuat Bey’di gelen, yanındaki şahsı tanıyamamıştı. Selama mukabele ettikten sonra her ikisine de “Hoş geldiniz!” diyerek buyur etti. Burhan:
-Ağabey, arkadaşı tanıyamadım. Fuat Bey:
-Ha! Kusura bakma, bir an unuttum. Rasim, arkadaşımdır. O da toptancı esnafıdır, bu işe yeni başladı. Piyasayı tanısın diye beraberimde getirdim. Burhan:
-Rasim Abi, Fuat Ağabeyin kıymetini bil! Emin ol ki, ondan çok fayda göreceksin. Beni tanımadığı halde bunca malı bana senetsiz sepetsiz verdi, ödeme vakti geldiği halde bunu kaç kez erteledi. Ona ne kadar teşekkür etsem azdır. Rasim, buna inanmak istemiyordu:
-Fuat, doğru mu? Bu adamın neyine bunca malı hiçbir teminat almadan verdin. Bu devirde insan, babasına dahi teminatsız bir şey vermezken! Fuat Bey:
-Rasiim! Bazı durumlar var ki, onların varlığı tüm teminatlardan öte bir garanti, bir sağlamlıktır. Bir de ticaret anlayışımızı kapitalist beklentinin üzerine bina ettiğimiz günden beridir, İslam kardeşliğinin inşa ettiği güven duygusu, yerini teminat olarak birkaç kâğıt parçasına bıraktı. Bunu aşmalıyız. Elbette ticaretin bir akit ve şahitlikle olması lazımdır. Hem bunun sınırları Bakara Süresi’nde çizilmiştir. Burhan’a dönerek:
-Burhan! Sen hiç merak etmedin mi, sana bunca malı ilk andan itibaren bir sermayen olmadığı halde niçin gönül rahatlığıyla verdim? Burhan:
-Merak etmez miyim, diye karşılık verdi. Fuat Bey, o sırada cebinden kırmızı kaplı küçük bir kitapçık çıkardı. Kitapçığı Burhan’a göstererek:
-Bu, kitabı tanıyor musun? Burhan, dikkatle baktı. Kitap, Üstad Said-i Nursi’ye ait “ Küçük Sözler”di:
-Evet, biliyorum. Bu Risale’den bir seçkidir. Bu kitaplardan bende de var. Çok güzel bir eserdir, Risale. İman hakikatleri noktasında bizi takviye eden ve amele yönelten bir güzelliğe sahiptir. Allah(c.c), onu neşredenden ve okuyup amel edenden razı olsun! Fuat Bey:
-Kastım, bu eserler hakkında seni sınamak değildi. Bunca iyiliğe vesile, elimdeki bu küçük risaledir. Sen Şeref Usta’nın yanındayken bir kez ziyaretinize gelmiştim. O esnada -hatırlaman lazım- sen bunu bana hediye ettin. O günden sonra, bu risaleler hayatıma bir ışık ve ticaretime bir mihver oldu. O günden bu yana bunu yanımda tutuyorum. Sen, dükkâna gelip benden malı istediğin vakit, değil bunca malı dükkânımı dahi isteseydin verirdim.
Burhan, şaşkındı. Bu, şu ana kadar aklına hiç gelmemişti. Oysa o risaleyi bir karşılık beklentisiyle değil, manevi noktada bir fayda olur umuduyla hediye etmişti Fuat Bey’e. Gel gör ki, Yüce Allah hakikati gören gözleri hikmetli bir güzelliğe bir kez daha şahit kılıyordu.
Burhan:
-Allah’a şükürler olsun! Üstadlarımızın eserleri dahi onların mübarekliğini ortaya koyarcasına kerametlerini izhar ediyor…
İbrahim Dağılma
İbrahim Dağılma