Mevlana Ebul-Ala el-Mevdudi rahmetullahi aleyh ise sünnete ittibanın zorunluluğuna izahat getirirken; Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem Allah (cc) tarafından tayin edilen bir peygamber olduğu gibi aynı şekilde Allah (cc) tarafından tayin edilen bir öğretmen, bir hâkim, bir yöneticidir de
Mehmet Zeki Ergin
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنينَ اِذْ بَعَثَ فيهِمْ رَسُولاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه وَيُزَكّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفي ضَلَالٍ مُبينٍ ﴿١٦٤﴾
Andolsun, Allah, mü`minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. ﴾Al-i ﴾İmran: 164﴿
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُبيناً ﴿٣٦﴾
Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü`min erkek ve hiçbir mü`min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah`a ve Resülüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır. ﴾Ahzab: 36﴿
﴿٢﴾وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى ﴿٣﴾اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ﴿٤﴾عَلَّمَهُ شَديدُ الْقُوٰى ﴿٥﴾
Arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. O, nefis arzusu ile konuşmaz. (Size okuduğu) Kur`an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir. ﴾Necm: 2-4﴿
Şeriatın ikinci asıl kaynağı sünnet yani Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin sözleridir.
“Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin sözleri hüccettir. Zira;
a- Allah bize bunu emrediyor
b- Mucizeler peygamberin doğru sözlü olduğuna hüccettir.
c- O (s.a.v), hevadan konuşmaz. Konuştuğu ancak vahiydir. Şu kadar var ki vahyin bir kısmı vardır ki okunur (metluv)dur, buna Kur`an denir. Bir kısmı da okunmaz (gayr-i metluv)dur. Buna da sünnet denir” diyor sünnet hakkında İmam Gazali el-Mustasfa adlı usul kitabında…
Mevlana Ebu’l-Ala el-Mevdudi rahmetullahi aleyh ise sünnete ittibanın zorunluluğuna izahat getirirken; Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem Allah (cc) tarafından tayin edilen bir peygamber olduğu gibi aynı şekilde Allah (cc) tarafından tayin edilen bir öğretmen, bir hâkim, bir yöneticidir de… Zira bir peygamberin, hayatının; sadece vahyi alırken ki kısmında peygamber olması diğer kısımlarında ise peygamberlik vasfından arınmış olması aklen mümkün değildir. Hem bu vasıfların Allahu Teâlâ tarafından kendisine verildiğini Kur`an sarih bir şekilde ifade ediyor.
Bu diğer vasıflarının Ona Allah tarafından verilmiş olması tıpkı risaletine ittibanın zarureti gibi Onun bu yönlerine ittibayı da zorunlu kılıyor.
Bununla beraber Üstad Mevdudi bir detaylandırma yaparak sünneti iki kısma ayırmıştır; bir kısmı Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin peygamberlik vasfı ile söylediği sözler, yaptığı fiiller vardır ki; bunlara ittiba icbaridir, bir kısmı da beşer olarak söylediği ve yaptığı fiillerdir. Bunlara ittiba ise icbari değildir, ama her hâlükârda Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve selleme uymak, Onu taklid etmek takva gereğidir ve övülmüştür.
Hem ayrıca sünnete ittibanın farziyeti hakkında ümmet icma etmiştir. Tarih süreci içinde ortaya çıkmış ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinin dışına atılmış bazı fırkalar bu icma hükmünü kırmaya çalışmışlarsa da bunu başaramamışlar. Tıpkı zamanımızda Kur`an’ın etrafındaki surları yıkıp Kur`an’ı korumasız bırakmaya çalışan bazı satılıkların bu hükmü kıramayacakları gibi…
Sünnetin tanımını selef âlimlerimiz şu şekilde açıklamışlar; “Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin söylemiş olduğu sözler, yaptığı fiiller ve onay verdiği/takrir ettiği kendisinin gözleri önünde vuku bulan veya haberdar olduğu eylemlerdir.”
Selef âlimlerimiz Kur`an’ın muhafazası için harcadıkları gayretin bir benzerini de sünnetin bulunup toplanması ve muhafazası için de harcamışlar. Bu bağlamda çok değerli ilimler tedvin etmişler ve Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin sünneti hakkında o kadar mütehassıs bilginler yetiştirmişler ki duydukları bir sözün Peygamber (s.a.v)’e ait olup olmadığını kesin olarak ortaya koyabilmişlerdir.
Süleyman bin Mihran el-A’meş’in; fakihler ile raviler arasında meydana gelen tartışmalar hakkında İmam Ebu Hanife’ye yaptığı; “Fakihler bir doktor iken raviler/hadisçiler de birer eczacıdır.” Sözüne binaen denilebilir ki; sünneti hedef alanlar için, İslâm hukukçularını eczadan mahrum bırakma girişiminden başka bir şey değildir.
Bugün İslâm ile yapılan mücadelede en fazla başarının elde edildiği alanlar, yaşanmış örneklikler üzerine bina edilen projelerdir. İslâm’ı toplumda hâkim kılmak isteyenler Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin yaşanmış örnekliği üzerine bina edilen bir projeden daha güzel bir proje mi bulacaklar. Bu örnekliği hedef alanlar eğer dışımızdakilerin uzantıları değilse akıllarını tatil ettirmiş, okumuş oldukları ilmin hamallığını yapan esfardan başka bir şey değiller.
Sünnete ittibanın vücubiyetini beyan eden Kur`an ayetleri o kadar sarihtir ki bütün İslâm Külliyatı ve Arap dilinin tüm bilimleri bertaraf edilip yeni bir külliyat ve bilim icad edilmeden bunları tevile yeltenmek mümkün değildir.
Nitekim ayette geçen;
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ
“Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü`min erkek ve hiçbir mü`min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur.”
İbaresi o kadar sarih ve o kadar açıktır ki aklının cüzünü dahi kullanan biri tıpkı Allahu Teâlâ’nın emrine karşı gelinemeyeceği gibi Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin emrine de karşı gelinemez hakikatini evvelemirde anlar. Bu ibareye yeni bir tevil getirmek veya ayette geçen müminleri Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin zamanındakilerle sınırlı tutmak mümkün değildir. Arapça dilbilgisi buna müsaade etmiyor.
Hem ayrıca yukarıya aldığımız ayetlerin birincisi olan Al-i İmran 164. Ayetinin;
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
“Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor”
İbaresi Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin sadece vahyi nakleden olmadığını, bilakis onlara vahyi iletmekle beraber bunu/kitabı onlara öğretiyor ve kitapla beraber öğrettiği bir şey daha var ki buna Kur`an; hikmet diyor. Hikmeti, sünnetin dışında bir şeyle izah etmek ya akıldan noksanlığı ya da art niyeti ifade ediyor.
Ayetin tefsirine değinecek olursak;
Bu ayet-i kerime kendisinden önceki birkaç ayetle birlikte Uhud Savaşında Müslümanların ganimetleri elde etme çıkışı dolayısıyla Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin kesin emri olmasına rağmen görev yerlerini terk eden Müslümanlar ile Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin onlara yumuşak davranması ve bu sayede zaferin eşiğinde iken yenilgi ile sonuçlanan bir savaşın tahribatının minimize edilmesi hakkında nazil olmuşlardır.
Ayet evvel emirde Allahu Teâlâ’nın müminlere olan minneti ile başlıyor ve ardından bu minnetin kaynağını izah ediyor.
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنينَ
Hiç şüphesiz Allah müminlere minnet etmiştir.
اِذْ بَعَثَ فيهِمْ رَسُولاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ
Zira onların kendi nefislerinden bir resulü onlara göndermiştir. Resulün gönderilmiş olması başlı başına bir minnet sebebidir. Zira cahiliyenin karanlıkları içerisinde debelenen ve “güçlü olanın her şeye hakkı vardır,” felsefesi ile hareket eden, bir toplum içerisinde onlara doğruyu, hakkı, adaleti öğretecek bir resulün gönderilmesinden daha büyük bir minnet nedeni olamaz.
Bu resulün onların nefsinden olması minnet üzerine minnettir. Zira; “içimizden bu kadar değerli bir şahsiyet çıktı” düşüncesi her toplumun ulaşamayacağı ve hayalini kurdukları bir üst makamdır.
Hem gönderilen resulün onların nefsinden olduğu vurgusu, onları bu büyük olaya ortak etme duygularını harekete geçirirken, ona tabi olmayı nefse hafif gösteriyor.
يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه
(Her şeyin yegâne maliki olanın) ayetlerini onlara okuyor.
İlimden mutlak bir yoksunluk içerisinde olan cahili bir topluma ilmin madenini okumak, onları ilmin pınarı ile tanıştırmak, ilmin kaynağına onları muttali kılmak ve buna ek olarak onları…
وَيُزَكّيهِمْ
Cahiliyenin manevi ve geleneklerinin maddi kirlerinden temizlemek… Allahu Teâlâ’dan bir hediye olması kâinatta hiç kimsenin ulaşamayacağı, elde edemeyeceği nimetlerdir.
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
Aynı şekilde onlara okumuş olduğu Rablerinin ayetlerini öğretmek, bununla beraber bu ayetlerin hikmetlerini, insanların kendi kendilerine idrak edemeyecekleri hikmetlerini bir muallim olarak öğretmek…
Bütün bunlar nimet üzerine nimet ve dolayısıyla minnet üzerine minnettir.
وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفي ضَلَالٍ مُبينٍ
Oysaki daha önce onlar apaçık bir dalalet/sapıklık içerisinde idiler.
İnsanın nimetin değerini mükemmel bir şekilde bilmesi zıtlıkları aynı anda yaşaması ile mümkündür. Örneğin yokluğu yaşamayan varlığın kıymetini hakkıyla idrak edemez. Cehaletin karanlığı ile tanışmayan ilmin aydınlığının/nurunun kıymetini hakkıyla idrak edemez. İşte ayet-i kerime bu zıtlıkları da onlara hatırlatarak Allahu Teâlâ’nın onlar üzerinde ne kadar büyük minnet sahibi olduğunu dolayısıyla şükür gerektirdiğini hatırlatıyor.
Ancak dikkat çekilmesi gereken en önemli hususlardan biri de; minnetin sebebinin kitap talimi ile beraber hikmet taliminin olmasıdır. Şayet Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem sadece kitabı öğretmekle yetinseydi ve kitabın hikmetini (ki âlimler hikmeti resulün sünneti olarak izah etmişler) öğretmeseydi belki de müminlerin ekseriyeti de ehl-i kitap gibi kitabın anlaşılmasında dalalete düşeceklerdi.
Kitabın tevili hakkında müminleri dalalete düşmekten koruyan yegâne koruyucu sünnettir. Sıradan müminleri de sünnet hakkında dalalete düşmekten koruyanların da selef âlimlerimiz ve müçtehitlerimiz olması gibi…
Öyle ise kitap hakkında dalalete düşmekten koruyan Sünnet kal’asını ve Sünnet hakkında dalalete düşmekten koruyan İslâm Külliyatı kal’asını muhafaza etmede hiçbir gayreti elden bırakmayalım.
Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Kasım 2015 (134. Sayı)
Andolsun, Allah, mü`minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. ﴾Al-i ﴾İmran: 164﴿
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُبيناً ﴿٣٦﴾
Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü`min erkek ve hiçbir mü`min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah`a ve Resülüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır. ﴾Ahzab: 36﴿
﴿٢﴾وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى ﴿٣﴾اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ﴿٤﴾عَلَّمَهُ شَديدُ الْقُوٰى ﴿٥﴾
Arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. O, nefis arzusu ile konuşmaz. (Size okuduğu) Kur`an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir. ﴾Necm: 2-4﴿
Şeriatın ikinci asıl kaynağı sünnet yani Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin sözleridir.
“Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin sözleri hüccettir. Zira;
a- Allah bize bunu emrediyor
b- Mucizeler peygamberin doğru sözlü olduğuna hüccettir.
c- O (s.a.v), hevadan konuşmaz. Konuştuğu ancak vahiydir. Şu kadar var ki vahyin bir kısmı vardır ki okunur (metluv)dur, buna Kur`an denir. Bir kısmı da okunmaz (gayr-i metluv)dur. Buna da sünnet denir” diyor sünnet hakkında İmam Gazali el-Mustasfa adlı usul kitabında…
Mevlana Ebu’l-Ala el-Mevdudi rahmetullahi aleyh ise sünnete ittibanın zorunluluğuna izahat getirirken; Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem Allah (cc) tarafından tayin edilen bir peygamber olduğu gibi aynı şekilde Allah (cc) tarafından tayin edilen bir öğretmen, bir hâkim, bir yöneticidir de… Zira bir peygamberin, hayatının; sadece vahyi alırken ki kısmında peygamber olması diğer kısımlarında ise peygamberlik vasfından arınmış olması aklen mümkün değildir. Hem bu vasıfların Allahu Teâlâ tarafından kendisine verildiğini Kur`an sarih bir şekilde ifade ediyor.
Bu diğer vasıflarının Ona Allah tarafından verilmiş olması tıpkı risaletine ittibanın zarureti gibi Onun bu yönlerine ittibayı da zorunlu kılıyor.
Bununla beraber Üstad Mevdudi bir detaylandırma yaparak sünneti iki kısma ayırmıştır; bir kısmı Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin peygamberlik vasfı ile söylediği sözler, yaptığı fiiller vardır ki; bunlara ittiba icbaridir, bir kısmı da beşer olarak söylediği ve yaptığı fiillerdir. Bunlara ittiba ise icbari değildir, ama her hâlükârda Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve selleme uymak, Onu taklid etmek takva gereğidir ve övülmüştür.
Hem ayrıca sünnete ittibanın farziyeti hakkında ümmet icma etmiştir. Tarih süreci içinde ortaya çıkmış ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinin dışına atılmış bazı fırkalar bu icma hükmünü kırmaya çalışmışlarsa da bunu başaramamışlar. Tıpkı zamanımızda Kur`an’ın etrafındaki surları yıkıp Kur`an’ı korumasız bırakmaya çalışan bazı satılıkların bu hükmü kıramayacakları gibi…
Sünnetin tanımını selef âlimlerimiz şu şekilde açıklamışlar; “Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin söylemiş olduğu sözler, yaptığı fiiller ve onay verdiği/takrir ettiği kendisinin gözleri önünde vuku bulan veya haberdar olduğu eylemlerdir.”
Selef âlimlerimiz Kur`an’ın muhafazası için harcadıkları gayretin bir benzerini de sünnetin bulunup toplanması ve muhafazası için de harcamışlar. Bu bağlamda çok değerli ilimler tedvin etmişler ve Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin sünneti hakkında o kadar mütehassıs bilginler yetiştirmişler ki duydukları bir sözün Peygamber (s.a.v)’e ait olup olmadığını kesin olarak ortaya koyabilmişlerdir.
Süleyman bin Mihran el-A’meş’in; fakihler ile raviler arasında meydana gelen tartışmalar hakkında İmam Ebu Hanife’ye yaptığı; “Fakihler bir doktor iken raviler/hadisçiler de birer eczacıdır.” Sözüne binaen denilebilir ki; sünneti hedef alanlar için, İslâm hukukçularını eczadan mahrum bırakma girişiminden başka bir şey değildir.
Bugün İslâm ile yapılan mücadelede en fazla başarının elde edildiği alanlar, yaşanmış örneklikler üzerine bina edilen projelerdir. İslâm’ı toplumda hâkim kılmak isteyenler Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin yaşanmış örnekliği üzerine bina edilen bir projeden daha güzel bir proje mi bulacaklar. Bu örnekliği hedef alanlar eğer dışımızdakilerin uzantıları değilse akıllarını tatil ettirmiş, okumuş oldukları ilmin hamallığını yapan esfardan başka bir şey değiller.
Sünnete ittibanın vücubiyetini beyan eden Kur`an ayetleri o kadar sarihtir ki bütün İslâm Külliyatı ve Arap dilinin tüm bilimleri bertaraf edilip yeni bir külliyat ve bilim icad edilmeden bunları tevile yeltenmek mümkün değildir.
Nitekim ayette geçen;
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ
“Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü`min erkek ve hiçbir mü`min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur.”
İbaresi o kadar sarih ve o kadar açıktır ki aklının cüzünü dahi kullanan biri tıpkı Allahu Teâlâ’nın emrine karşı gelinemeyeceği gibi Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin emrine de karşı gelinemez hakikatini evvelemirde anlar. Bu ibareye yeni bir tevil getirmek veya ayette geçen müminleri Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin zamanındakilerle sınırlı tutmak mümkün değildir. Arapça dilbilgisi buna müsaade etmiyor.
Hem ayrıca yukarıya aldığımız ayetlerin birincisi olan Al-i İmran 164. Ayetinin;
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
“Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor”
İbaresi Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin sadece vahyi nakleden olmadığını, bilakis onlara vahyi iletmekle beraber bunu/kitabı onlara öğretiyor ve kitapla beraber öğrettiği bir şey daha var ki buna Kur`an; hikmet diyor. Hikmeti, sünnetin dışında bir şeyle izah etmek ya akıldan noksanlığı ya da art niyeti ifade ediyor.
Ayetin tefsirine değinecek olursak;
Bu ayet-i kerime kendisinden önceki birkaç ayetle birlikte Uhud Savaşında Müslümanların ganimetleri elde etme çıkışı dolayısıyla Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin kesin emri olmasına rağmen görev yerlerini terk eden Müslümanlar ile Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin onlara yumuşak davranması ve bu sayede zaferin eşiğinde iken yenilgi ile sonuçlanan bir savaşın tahribatının minimize edilmesi hakkında nazil olmuşlardır.
Ayet evvel emirde Allahu Teâlâ’nın müminlere olan minneti ile başlıyor ve ardından bu minnetin kaynağını izah ediyor.
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنينَ
Hiç şüphesiz Allah müminlere minnet etmiştir.
اِذْ بَعَثَ فيهِمْ رَسُولاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ
Zira onların kendi nefislerinden bir resulü onlara göndermiştir. Resulün gönderilmiş olması başlı başına bir minnet sebebidir. Zira cahiliyenin karanlıkları içerisinde debelenen ve “güçlü olanın her şeye hakkı vardır,” felsefesi ile hareket eden, bir toplum içerisinde onlara doğruyu, hakkı, adaleti öğretecek bir resulün gönderilmesinden daha büyük bir minnet nedeni olamaz.
Bu resulün onların nefsinden olması minnet üzerine minnettir. Zira; “içimizden bu kadar değerli bir şahsiyet çıktı” düşüncesi her toplumun ulaşamayacağı ve hayalini kurdukları bir üst makamdır.
Hem gönderilen resulün onların nefsinden olduğu vurgusu, onları bu büyük olaya ortak etme duygularını harekete geçirirken, ona tabi olmayı nefse hafif gösteriyor.
يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه
(Her şeyin yegâne maliki olanın) ayetlerini onlara okuyor.
İlimden mutlak bir yoksunluk içerisinde olan cahili bir topluma ilmin madenini okumak, onları ilmin pınarı ile tanıştırmak, ilmin kaynağına onları muttali kılmak ve buna ek olarak onları…
وَيُزَكّيهِمْ
Cahiliyenin manevi ve geleneklerinin maddi kirlerinden temizlemek… Allahu Teâlâ’dan bir hediye olması kâinatta hiç kimsenin ulaşamayacağı, elde edemeyeceği nimetlerdir.
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
Aynı şekilde onlara okumuş olduğu Rablerinin ayetlerini öğretmek, bununla beraber bu ayetlerin hikmetlerini, insanların kendi kendilerine idrak edemeyecekleri hikmetlerini bir muallim olarak öğretmek…
Bütün bunlar nimet üzerine nimet ve dolayısıyla minnet üzerine minnettir.
وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفي ضَلَالٍ مُبينٍ
Oysaki daha önce onlar apaçık bir dalalet/sapıklık içerisinde idiler.
İnsanın nimetin değerini mükemmel bir şekilde bilmesi zıtlıkları aynı anda yaşaması ile mümkündür. Örneğin yokluğu yaşamayan varlığın kıymetini hakkıyla idrak edemez. Cehaletin karanlığı ile tanışmayan ilmin aydınlığının/nurunun kıymetini hakkıyla idrak edemez. İşte ayet-i kerime bu zıtlıkları da onlara hatırlatarak Allahu Teâlâ’nın onlar üzerinde ne kadar büyük minnet sahibi olduğunu dolayısıyla şükür gerektirdiğini hatırlatıyor.
Ancak dikkat çekilmesi gereken en önemli hususlardan biri de; minnetin sebebinin kitap talimi ile beraber hikmet taliminin olmasıdır. Şayet Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellem sadece kitabı öğretmekle yetinseydi ve kitabın hikmetini (ki âlimler hikmeti resulün sünneti olarak izah etmişler) öğretmeseydi belki de müminlerin ekseriyeti de ehl-i kitap gibi kitabın anlaşılmasında dalalete düşeceklerdi.
Kitabın tevili hakkında müminleri dalalete düşmekten koruyan yegâne koruyucu sünnettir. Sıradan müminleri de sünnet hakkında dalalete düşmekten koruyanların da selef âlimlerimiz ve müçtehitlerimiz olması gibi…
Öyle ise kitap hakkında dalalete düşmekten koruyan Sünnet kal’asını ve Sünnet hakkında dalalete düşmekten koruyan İslâm Külliyatı kal’asını muhafaza etmede hiçbir gayreti elden bırakmayalım.
Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Kasım 2015 (134. Sayı)
Mehmet Zeki Ergin