“Rahmetimizi dilediğimize nasib ederiz ve iyilik edenlerin ecrini zâyi etmeyiz. Ahiret mükâfatı ise iman edip takva sâhibi olanlar için daha hayırlıdır.” (Yûsuf Sûresi, 56-57)
“Allah’ım! Senden, Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıracak amelleri bana nasib etmeni isterim.
Allah’ım! Senin sevgini bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha ileri kıl!” (Tirmizi, Daâvât, 73)
Kış mevsiminin nazlı çiçeği, kar taneleri… Örtmek ister gibi demir telleri… Usul usul tane tane düşerken beton bahçeye, beni alır bambaşka diyarlara, mâzide kalan yıllara götürür… Düşen her bir kar tanesi, adeta bir hasret tanesi gibi düşer mahzun gönlüme… Zindanda kar yağarken sanki görünmez zincirler birer birer çözülür; duygular cûşa gelince şiir sözleri dökülür ve hasret yüklü mısralar düşen kar taneleri gibi yavaş yavaş süzülür… Rahmet-i beyzâ yağıp dururken yeryüzüne, yeniden ümid ve sevdâ çiçekleri yeşerir… Kışın ortasında, soğuk, kar ve ayaza rağmen, gönül bahçelerinde kardelenler çiçek açar… Daha bahar gelmeden ortaya çıkar; bembeyaz yüzüyle sanki gülümser… Şubat soğuğunda baharı müjdeler… Baharı bekleyen mahzun lâleler yine hasret çekerler… Erguvanlar hasretle baharı beklemeye devam ederler… Güller mahzun, boynu bükük lâleler, bir yanda karanfiller ve suskun bülbüller, hasretle gelecek ilkbaharı beklerler…
Gökden gelen yüzlerce, binlerce, sayısını sayamayacağımız kadar çok kar tanesi; hiç biri diğerine benzemeyen harikulâde şekilleri ve benzersiz motifleriyle bahçeyi süslerken, bir anda insanı alıp lahûtî âlemlere götürüyor… Dünyadaki bütün insanlar ve en gelişmiş cihazlar ve bilgisayarlar toplansa bile en az mikdarını dahi sayamazlar… Saymak ne demek, anlamak bile muhâl kelime! Beşerin akıl ve idraki, ancak aczin ifâdesidir…
Beşer aklının sırr-ı manasını ve sayısını idrak etmekten tamamen âciz olduğu bir mucizeye şâhid olduğumuz halde, ekseren hiç durup düşünmeden, alakasız bir seyirci gibi, duyarsız ve umarsızca üzerine basıp geçip gidiyoruz öylece… Bir gün bizim üzerimize de basılıp geçilebileceğini hiç düşünmeden, duygusuz ve şuûrsuzca yürüyoruz… Sanki biraz durup düşünmek için toprağın altına girmeyi bekliyoruz… Toprağın üzerindeyken geçen günleri belki de hiç düşünmeden acımasızca harcayıp bitiriyoruz… Aslında bize iyice düşünmek ve akletmek, hakikati vaktinde görüp idrak etmek için verilmiş olan nâdide ömür sermâyesini heva ve heves yolunda, dünya muzahrafatıyla hebâ edip gidiyoruz… Nereye ve nasıl gittiğimizi hiç durup düşünmeden yürüyoruz... Kardaki izlere basıp geçiyoruz öylece…
An be an geçip giden ve bir ân’ı bile bir daha geri gelmeyen dünya günlerini şuûrsuzca ve acımasızca tüketirken, sanki durup biraz hâlimizi düşünmek için kabre girmeyi bekliyoruz…
Akıl, düşünmek ve anlayıp idrak etmek için; gözler, hakikati ve akıbeti görmek için; kulaklar, hakikati duymak için; lisan, hakikati söylemek için ve bütün uzuvlar Hakk’ı tanıyıp hakikati bilmek ve ibadet etmek için verilmiş insana… Şu üç günlük fâni dünyanın çöplüklerinde eşinsin; yesin-içsin eğlensin diye verilmemiş… Maksad bu olsa, hayvanlar bu işi insanlardan çok daha fazlasını yaparlar ve hazzını alırlar… Geçmiş elemi ve gelecek endişesi, şuûr, idrâk ve düşüncesi olmayan hayvanların aldığı dünyevi lezzeti, insanların alması imkânsızdır… İnsan en azından bir gün öleceğini ve tek başına kabre gireceğini bilir… Bir an sonra nerede neyle karşılaşacağından emin değildir… Her ân elindekileri kaybetme endişesindedir… Yiyip içerken, gezip eğlenirken bile bu endişe ve kederden âzâde değildir… Bir nebze düşünmekle bile dünyanın cennet olmadığını bilir…
Dünya, içine bir damla mutluluk esansı katılmış gam ve keder denizidir… Bir damla mutluluk için bin meşakkat çektirir… Kazandım derken elindekini de kaybettirir… Dünya varlığı kediye yüklenmiş fâni bir sermâyedir… Bir an sonrası bile garantili değildir… Her ân elden çıkıp gidebilir…
Haddizatında yaşadığımız her ân, kurtuluş hamlesini yapabileceğimiz; hâlimizi, seyir ve gidişatımızı düzeltip hedef, gaye ve istikâmetimizi tashih edebileceğimiz yegâne zamandır… Bir an sonrası meçhûl ve nefesleri sayılı olan şu hayatın içinde, aldığımız her nefesin son nefesimiz olması ihtimali vardır… Bir gün; belki bugün belki yarın ama bir gün mutlaka, sayılı nefesler bitecek ve bize de, “vakit tamam! Yol buraya kadar ey yolcu!” diyecekler… Fâni dünya yolculuğu biterken, sonsuzluk yolculuğuna çıkacağız meleklerle beraber… Ebediyyet yolculuğunun ilk durağı kabristan! Dünya halkının yanından geçerken korktuğu ölüler şehri, son durak kara toprak denilen mekân… Lâ mekân sırrına açılan kapı; zamanın ve mekânın sustuğu, taşın ve toprağın konuştuğu, nice sırlarla dolu bambaşka bir diyar… Yediden yetmişe nice mevta… Dünyaya aid bütün isimlerin tek bir isme dönüştüğü; seslerin kesildiği ve renklerin silindiği mekândır kabristan” dünyada takındığı her türlü isim, şan ve sıfattan soyutlanan insan artık orada sadece mevtadır… Padişah bile olsa, kabristana varınca artık mevta adıyla anılır… Alelâde insanlar gibi o da kabir toprağına bırakılır… Yapayalnız geldiği fâni dünyadan yine yapayalnız ayrılır… Şanı ve şöhreti sıfırlanır; artık sıradan bir mevtâdır; orada sadece amellere bakılır… Kendisiyle birlikde kabrine getirdiği amellerine göre muâmele yapılır… Zengin de fakir de aynı mevtadır; musalla taşına yatırılır ve er kişi niyetine cenâze namazı kılındıktan sonra dört kollu mütevazı ahşap arabayla taşınarak dünyâdaki son makamı olan kabristana bırakılır… Yıllarca dünyada taşıdığı ve çağrıldığı ismi son defa mezar taşına, bir Fatiha niyazıyla yazılır… Artık orada namı mevta, nişanı da ehl-i diyardır… Ayrıldığı dünyâdan, dost, âşina ve yakınlarından adına okunup sevabı bağışlanacak üç ihlaslı bir Fatiha’dan başka umudu kalmamıştır! Belki can-û gönülden okunan üç ihlaslı bir Fatiha’nın sevabıyla bağışlanacak, huzur ve seâdete kavuşacakdır… Bir Fatiha’nın kıymetini ve ehemmiyetini en iyi bilen ehl-i diyârdır…
Her yaştan ve sınıftan insana son mekân olan kabristan, dünya ehlinin görebileceği nice acaibliklerle dolu en ibretli mekândır… Dünyaya sığmayan insan sonunda iki metrelik mezara sığar; dünya gözüyle ölüm uykusuna yatar ve kıyamete kadar hâline ve ameline göre kabir hayatını yaşar… Kabir ahvâlinin tafsilatı hadis-i şeriflerde vardır; dünya gözüne uyku gibi görünse de orada maverâî bir hayat vardır… Her mevtânın hayatı bir diğerinden farklıdır… Cisim ve madde âlemine aid keyfiyetlerle anlaşılması imkânsız olan kabir hayatına Nebevi beyânlara ittibâen inanırız; ama keyfiyetini sorgulamayız. Kabir âlemi, yani berzah boyutunda keyfiyetini ve mâhiyetini bilemediğimiz, mâverâi bir hayat vardır. Ölüm bu hayata intikalin adıdır… Dünya gözüne ölüm suretinde görünen hadise, hakikatte fani âlemden bâki âleme geçiş; fani bedenden ve bu bedene aid keyfiyetlerin geçerli olduğu maddi boyuttan ayrılmaktır… Ölümle başlayan sonsuzluk yolculuğu…
Ölüm öldürmez bizi, kırar cismi kafesi
Yeni bir hayat başlar, hemen ölüm ertesi
Kabirdeki ölüler, bizden daha diriler
Sanma ölüp gittiler, görürler, işitirler…
Muradımız, dünya gözüyle cismâni vechesiyle görülen ölüm nasihatından hisseler almak için onu hatırlamakdır… “Lezzetleri yıkan ölümü çokça hatırlayınız!” nebevi buyruğuna uymaktır. Fâni dünyanın dertlerinden, kasvet ve kederlerinden kurtulmanın en kestirme yolu da ölümü anmak ve nefsine ölüm gerçeğini hatırlatmakdır… “Aldanmayın dünyâya, âkıbette ölüm vardır!”
Son durak kara toprak denilen mekân kabristanda yatan ehl-i diyar namı ile anılan, belki daha düne kadar bizim gibi cadde ve sokaklarda dolaşan mevtâlar… Beklemezler artık yaz, kış ve bahar… Artık onlar için saatler susmuş ve zaman mefhumu kaybolmuştur… Birbiri ardına gelip geçen günler ve geceler; aylar, yıllar ve seneler; değişen mevsimler; açan ve solan çiçekler; sonbaharda sararıp solan ve dökülen yapraklar; derelerde akan sular ve sahildeki hırçın dalgalar… Sokaklarda oynayan neşeli çocuklar; meradaki koyunlar ve kuzular; dağlar, taşlar, ağaçlar ve semâda uçan özgür kuşlar, hepsi de gözden kaybolmuştur… İki metre toprağın altına inmekle, bütün dünya içindekilerle birlikde sükûta gark olmuş; adeta, “bir varmış bir yokmuş!” misâli, başına dikilen mahzun bir mezar taşı, dünyada kalan yegâne hatırası olmuştur… Dünya lisanında adı mevtâdır; artık onun için güneş doğmayacak; sabah-akşam, gece-gündüz, yaz-kış, bahar farkı olmayacak… Yağan yağmur ve kardan, seher vakti esen serin rüzgârdan artık onun hiç haberi olmayacaktır…
Daha düne kadar çarşı ve pazarlarda elini kolunu sallayarak dolaşan insan, bir gün ansızın mevta sıfatını alıp da kabristana varınca, kafayı mezar taşına vurunca, behemehâl dünya rüyâsından uyanır ve kaçınılmaz gerçeği belki biraz geç de olsa anlar!.. Artık ölmüş ve bir daha dönmemek üzere dünyadan ayrılmıştır… Yıllarca beraber yaşadığı ve hayatı paylaştığı, ülfet ve ünsiyet edip alıştığı bütün dost, âşinâ ve yakınlarından ayrılmış; acı tatlı nice hatıralarla dolu dünya rüyası artık çok geride kalmıştır… Şimdi artık dünya boyutunda yaşarken iktisâb ettiği hesabına kayd edilen amelleriyle baş başa, mahşere kadar kabir âleminde mücerred boyutta yaşayacaktır… Berzah âlemindeki hayatı, dünyadaki iktisabına mütenasib olacak; kimisine mükâfat; kimisine azab ve ızdırabdır… Herkes dünyada kaldığı sürede kendi iradesiyle işlediği amelleriyle inşaâ ettiği evinde yaşayacaktır…
Dünyada atılan her adım ve yapılan her amelin lehde veya aleyhde bir karşılığı vardır… İnsan amelleriyle kendi âkıbetini hazırlamakta; teveccüh ve alâkasıyla, çaba ve çalışmalarıyla seâdeti veya felâketi satın almaktadır. Ayet-i kerime meâli:
“Şüphesiz ki insan için kendi çalıştığından başkası yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona çalışmasının karşılığı tastamam olarak verilecektir. Ve muhakkak ki en son varış Rabbinedir.” (Necm Sûresi, 39-42)
Sonsuz olan âhirete nisbetle bir gecelik rüyâ mesabesindeki fâni ve zevâlli şu dünyada geçirdiğimiz her dakika ve saat son derece kıymetli ve ehemmiyetlidir… Mümkünse bir an’ı bile boş yere zâyi edilmemeli, her ân’ı ahirette fayda verecek ilim ve sâlih amellerle ihya edilip azâmi nisbette değerlendirilmeye gayret edilmelidir. Hadis-i şerif meâli: “Ölüp de pişman olmayan hiç kimse yoktur. İyilik yapan kimse, iyiliğini artırmadığı için; kötülük yapan kimse de kötülüğünden vazgeçmediği için pişman olacaktır.” (Tirmizi, Zühd, 59/2403)
Bolu, 1 Cemaziyyelevvel 1441/27 Aralık 2019/Cuma
Yusuf Akyüz
Yusuf Akyüz