Yıllarını eğitime vermiş din eğitimi bilimi uzmanı Prof. Muhammed Şevki Aydın hocamızla “Eğitim” konulu bir röportajı, siz değerli okuyucularımız için hazırladık. Whatsap üzerinden canlı gerçekleştirip konuşma diliyle yazıya döktüğümüz bu röportajımızın, siz değerli okuyucularımıza faydalı olacağını düşünüyor, sizleri ilgi çekici röportajımızla başbaşa bırakıyoruz.
Hocam sizi tanıyabilir miyiz?
Erzurum Oltu doğumluyum. İmam Hatip Lisesi (1973), İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (1977) mezunuyum. Buna paralel olarak da örgün eğitimle eşzamanlı olarak klasik (medrese) usulünde Arapça ve İslami ilimler okudum. Üç yıl kadar İspir ve Oltu’da öğretmenlik yaptım. Erzurum Yüksek İslam Enstitüsüne Arap Dili ve Belağatı asistanı olarak girdim. YÖK yasası çıktıktan sonra “Din Eğitimi” alanına geçtim. Yüksek lisans, doktora ve diğer çalışmalarımı bu alanda yaptım. 2003-2010 yılları arasında DİB başkan yardımcısı olarak görev yaptım. Başkanlığın özellikle eğitim kurumlarının anlamlı öğrenmeleri öngören bir din eğitimi anlayışıyla yeniden yapılandırılmalarına yönelik projeler geliştirip uygulamaya koyma çalışmalarını yürüttüm. Halen, Erciyes Ü. İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi anabilim dalında öğretim üyesi olarak görevime devam ediyorum.
Eserlerinden bazıları: Eğitim Ahlakı, İslamcıların Din Eğitimine Bakışı, Din Eğitimi Bilimi, Din Dersi Öğretmeninin Pedagojik Formasyonu, Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi Öğretmeni, Yetiştirme ve İstihdamı/1923-1998, İslâm Geleneğinde Öğretmen-Öğrenci (Çeviri, Bedruddin Sadullah İbn Cemaa’dan).
Eğitim nedir, İslami eğitim denince ne anlıyoruz değerli hocam?
Bir hatıramla başlayayım isterseniz. Yüksek lisans öğrencilerinden bir öğretmen arkadaşla bir eseri inceledik. Gördüm ki “İslami Eğitim, Nebevi Eğitim” deyince insanımız hemen onu vahiy okur gibi okumaya başlıyor. Oysa böyle bir kitap, kişinin bu kavrama dair anladıklarını anlatıyor. Dolayısıyla sorgulamak lazım. Tabi biz, eleştirmeden değerlendirmeye tabi tutarak okuyoruz. O öğretmen arkadaş bunu itiraf etti. “Hocam!” dedi. “Ben önceden bu kitabı okumuştum. Hiç hata bulmamıştım; ama şimdi öyle olmadığını görüyorum.” demeye başladı. Bunu niye anlatıyorum. Yani kavramların içini sağlıklı doldurmazsak çok yanlışlar yaparız.
İslamî eğitim deyince ne anlıyoruz ne anlamamız gerekiyor? İslamî eğitim, Müslümanların İslam anlayışına göre oluşturdukları ve uygulamaya koydukları eğitim demektir. Müslümanlar her dönemde ve her yörede İslam’ı aynı şekilde mi anlıyorlar? Elbette değil. Herkesin kendi kültürü, kapasitesi, idrak düzeyi, İslâm’ı ne kadarıyla ve nasıl anlamasına izin veriyorsa o kadarıyla anlıyor. Dolayısıyla bunların eğitimden anladıkları da bu çerçevede şekilleniyor. Haliyle tarih süreci içinde aynı dönemde farklı yörelerde, farklı zamanlarda farklı İslamî eğitimlerin olduğunu görüyoruz. Bu, nerden kaynaklanıyor? Bu, Müslümanların üretimi olmasından kaynaklanıyor. Müslümanlar İslam’ı kendilerince anlıyor çünkü.
Öyleyse birisi ben İslamî eğitimi yapıyorum dediği zaman onun ne kadar İslamî olduğuna bakıp sorgulamak gerekir. Hele günümüzde buna çok ihtiyaç var.
Batılı bir eğitim bilimci var. İslamî eğitim üzerine çalışıyor. Bunun bir değerlendirmesi var: “Hem Müslüman ülkelerde hem de Batı’daki Müslümanlar arasında İslam okulları ve yüksekokullar açmak için, ‘takdire şayan istek ve heves’ olsa da; bunlar çoğu kez sağlam bir teorik temele dayanmazlar.”
Şu değerlendirme -yürekler acısı bir değerlendirme olsa da- bana göre de gerçeği olduğu gibi yansıtıyor. Müslümanlar İslamî eğitim yapmaya çok hevesli. O batılı eğitimci devamla şu tespiti yapıyor: “Özellikle Batı’da bu tür okullar, çoğunlukla devletin eğitim sisteminde fark edilen yetersizliklere tepki olarak kurulurlar. Bu okullar, sağladıkları ayırt edici eğitimin doğası üzerine ciddi fikir vermeden ve modern seküler sistematik bilgi tarafından Müslümanlar hakkında ileri sürülen felsefi ve epistemolojik problemlerin üstesinden gelecek yolu sağlamadan; sadece Müslüman kimliğinin muhafaza edilmesine katkı sağladıkları ve çocukların, dinleriyle iftihar etmelerine yardım ettikleri için mutluluk duyarlar.”
Bunun içindir ki okullardan çıkanlar, sadece kimlik üzerine vurgu yapıyorlar. Bunlar kimlik, yani karşıtlık üzerinden kendilerini/kimliklerini inşa etmeye çalıştıkları için İslamî değerleri özümseyen/yaşayan bireyler haline gelemiyorlar. Kimlik İslâm’ına kilitlenen kişiler oluyorlar. Öteki üzerinden kendi dindarlığını tanımlama gibi sorunlu yaklaşım, kendi hakikatına odaklanmayı ötelemeye yol açıyor. Yani kimlik ile hakikat arasındaki denge bozuluyor. Böyle bir durumda kimlik krizinin oluşması mukadder. Onlara özellikle genç nesle şu yetiyor: Ben Müslümanım!
“Elhamdulillah Müslümanım!” diyen insanların varlığından tabi ki memnuniyet duyarız. Ama asıl önemli olan Müslüman olma sürecini işleten insanlara sahip olmaktır. Müslümanlık iddiamız, kimlik iddiamız olacak tabi. Ama kimlik meselesine kilitlenince “olma” işini ihmal edebiliyorsunuz. Çünkü kendinizi karşıtlık üzerine inşa etmeye başlıyorsunuz. Oysa İslam müşriklerin birtakım anlayış ve uygulamalarını hayır demeyip onayladı. Çünkü, Peygamberimiz (s.a.v), mesajını bir tez olarak ortaya koyuyor; karşıtlık üzerinden onu oluşturmuyordu. Bu yönüyle bugün İslam ülkelerinde müthiş bir tıkanıklık görüyoruz.
İslami eğitimden gaye nedir?
İslamî eğitimin amaçları/olmazsa olmazları vardır: “Tevhit inancı”na sahip iman sahibi bir birey yetiştirmek… Ama bu iman da taklidi iman olmamalı. Bilgiye, tefekküre dayalı, anlamaya, kavramaya dayalı bilinçli bir tercih anlamında imanı elde etmesine kılavuzluk yapacak İslamî bir eğitimle olmalı. Bunu öncelememiz gerekiyor. Bu iman, Kur’an’ın ifadesiyle “Ellezine amenu ve amilus salihati” ifadesindeki gibi olmalı. İmanla uzlaşı içinde olan amel, eylem, tutum ve davranış kazandırmayı amaç edinmek durumundaki İslamî eğitimle olmalı.
Kısaca İslamî eğitim, İslam’ın ön gördüğü insanı, yani iyi bir insanı yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Çünkü İslam, aslında fıtrat dinidir. Yani İslam’ın getirdiği bütün değerler, esaslar, ilkeler insanın fıtratındaki özelliklere, ihtiyaçlarına uygun düşmektedir. İslam’ı ne kadar iyi anlar ve kavrarsak, insani özelliklerimizi o kadar daha iyi geliştirmeye imkân bulacağız demektir. Haliyle iyi insan olacağız demektir. Bu iyi insanı açtığımız zaman önce iman ve bu imanla sulh içinde olan salih amel gelecektir. Bunu kazandırabilmek için önce İslamî eğitim ile bireyin insani yetilerini geliştirmesi öncelenecek. Çünkü iman etmek, salih amele sahip olabilmek, insani yetilerimizi geliştirmekle paralellik arz eder. Onun için İslamî eğitim; eğittiği insanın aklını, tefekkür gücünü, anlama gücünü, tercihte bulunma gücünü, karar verme gücünü, yetilerini değiştirmek zorundadır. Tefehhüm, tefakkuh gücünü en iyi şekilde geliştirmeyi kendine amaç edinmek zorundadır. Bu yetilerini geliştiremeyen bir insanın güçlü bir imana ve salih bir amele sahip olması imkansızdır.
Ayrıca İslam, hem bireyi hem toplumu önemsese de önce bireyi önemser. Çünkü Allah, bireye hitap ediyor ve bireye hesap soruyor/soracak. İslam’ın getirdiği en önemli ilkelerden biri, sorumluluğun bireyselliği ilkesidir. Dolayısıyla hesap verecek bireyi yetiştirmek esastır. Birey, kendi kendini yönetecek, denetleyecek, kontrol edecek, kararlar verecek ve inandığı değerlere göre kendini yönetebilecek özgür bir birey olmak zorunda.
İyi ve dindar bir evlat yetiştirmek istiyorsam elbette ki onun idrak düzeyini geliştireceğim. Anlama, kavrama kapasitesini geliştireceğim ki İslam’ı daha iyi anlayabilsin. Bunu yapmak için dilini geliştirmek, varlık üzerine düşünmesini sağlamak, hayat üzerine düşünmesini sağlamak, kendisini kuşatan sorunlar üzerine düşünmesini sağlamak, eleştirel düşünme ve değerlendirme yapma yeteneğini geliştirmek gerekiyor. Ben bunları geliştireceğim ki benim çocuğum İslam’ı daha iyi kavrasın. Daha iyi anlasın. Hayatıyla daha iyi bütünleştirebilsin. Bu bize neyi getiriyor? İslam’ın bilgiye ve ilimlere tevhidi bakışını getiriyor. Oysa biz, İslam’ın ilimlere tevhidi bakışını kaybettik. Mesela ilk asırlarda siz “Din Eğitimi” “İslam Eğitimi” kavramlarını görebilir misiniz? Asla! İlk asırlarda hiçbir İslam aliminin bu kavramları kullandığını göremezsiniz. Et-Talim, et-Terbiye, et-Te’dib derlerdi. Et-Terbiyetu’l İslamiyye, et-Talimu’l İslamî, Et-Te’dibu’l İslamî demezlerdi.
Efendimiz (s.a.v)’in kullandığı kavramlara ve kullanımına bakın, orada da yok. Kur’an’da da yok. Kur’an’da ilim, mutlak değerli olarak bize anlatılır. Efendimiz (s.a.v)’in hadisi şeriflerinde de İslamî ilimler, dini ilimler diye bir tabir bulamazsınız. Burda şunu anlatmak istiyorum: İslam/Kur’an; varlığa, hayata ve dolayısıyla insana bir bütün olarak bakıyor. Parçalamıyor.
Bu asırda ve bu toplumda Seküler eğitim mi İslamî eğitim mi desem, hangisi hocam?
Şu anda Müslümanların kafası tam bir bölmeli kafa. İslamî ilimler, dini ilimler, şer’i ilimler, ahiret ilimleri gibi çok enteresan isimler var. Bunlara bakarsanız Müslümanların kafasının tam bölünmüş bir kafa, tam seküler bir kafa olduğunu söyleyebilirsiniz.
Bu bölmeli kafa sayesinde Müslümanlar olarak Kur’an’ı, kâinat kitabını okuyarak üretilen bilimsel bilgilere ihtiyaç duymadan anlayabileceğimizi düşünüyoruz. Onun için maalesef Kur’an’ı anlayamıyoruz.
Vahyi bilgi ile bilimsel bilgi; İslam’a göre birbiriyle bütünleşir, uyumlulaşır. Ama bizim (akademik) camiada bile, Batı’da denildiği gibi din ve bilimin birbiriyle çelişeceği söylenebiliyor. Kendi meslektaşlarımda bile bunu görüyorum. Batıdaki din-bilim çatışmasını aynen kendi dünyamıza taşıyoruz. Son derece tehlikeli.
Oysa, Batı’da Katoliklikle aydınlanmacı düşünce çatıştı. Çok haklıydı onlar. Çünkü kilise boğuyordu. Her ilim adamının ağzından çıkan hakikatı kabullenemiyordu. Dogmaları vardı ve onlarla çelişiyordu. Eğer batı; kilise ile savaşmasaydı, kiliseye haddini bildirmeseydi, burnunun dibini görmemeye devam ederdi. Orada haklı. Dine ne dedi? ‘Sen kendi köşene çekil, bize karışma! Bizi mahvedeceksin.’ Ama aynı şeyi İslam için söylersek çok yanlış yaparız. Çünkü İslam, bilime karşı değil. Yani Kur’an ile bilimsel gerçekler çelişmez. Bilimsel gerçekler diyorum, bilimsel yorumlar/teoriler demiyorum. Bir çelişki var denilirse ya Kur’an’ı yanlış anlamadan veya o bilimsel bilgideki yanlıştan dolayıdır.
İslami eğitim sisteminin yetiştirmek istediği insan profili için acaba “İnsan-ı Kâmil” ifadesi doğru mudur?
Tabi ki doğrudur. Ama bu kâmil insan olmanın sonu yok. Seyrü sülük, hayat boyu devam eder. Dolayısıyla nedir kâmil insan? Kendini olgunlaştırma/geliştirme yolunda ilerlemiş ve bu ilerleme çabasını sürdüren insandır. Bu, insani yetilerini geliştirmek demektir. Çünkü bu yetiler gelişmeden kemal, mümkün değildir.
Bu bakımdan İslam, topluma da çok önem verir. Onun için ahlaken özgür dindar birey, toplumun güdümüne girmez, toplumun esareti altına girmez. Ama toplumu yok da saymaz. Toplumu kaale alır. Toplumu dikkate alır. Attığı her adımı hesaba katar. Kimseye zararım var mı, kimseyi üzüyor muyum, haksızlık ediyor muyum hesapları yapar. Dolayısıyla toplumun güçlü bir bireyini, ailenin güçlü bir bireyini yetiştirdiğimiz zaman o bireylerin oluşturacağı güçlü İslamî aileler, güçlü bir dayanışma içinde güçlü Müslüman toplumlar ortaya çıkar. Eğer biz bu bireyi yetiştiremezsek ailemizi de güçlü hale getiremeyiz. Toplum olarak da güçlü olamayız. Nitekim olamıyoruz, maalesef.
Söyledikleriniz meyanında düşündüğümüz zaman değerli hocam, eğitimde aslolan kariyer mi ahlak mı?
Öğrencilerimden İslam dünyasında yazılan Kabîsi, İbni Cemaa gibi müelliflerin müstakil eğitim eserlerini okumalarını istiyorum. Çünkü ben bu tür eserleri okuyunca şu kanaate varmıştım: Ya biz İslam’ı bilmiyoruz ya bunlar. Çünkü aramızda uçurum var.
Mesela, Müslüman niçin bilginin/ilmin peşinde koşar? Sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak için. Makam, şöhret, para elde edeyim diye ilim öğrenmek, felaket kabul edilir.
Bugün bizde, genelde not için okunur; diploma, unvan, koltuk için vs. okunur. Dolayısıyla eğitim sistemimiz temelde ahlak üretmenin adeta önünü kesmiş oluyor.
Allah’ın rızası için okumanın ne demek olduğunu doğru anlamamız gerekiyor. Allah rızası için okumak, bilginin/ilmin peşinden koşmak, bilgiyle beslenmek için okumak, bu amaçla bilginin talibi olmak demektir. Okuduğumu anlamak, analiz ederek kendime özgü ürünlere dönüştürüp onunla beslenmek. Gıdayı sırtımda taşıdığımda bana hiçbir yararı yok; fakat yiyip sindirdikten sonra bünyeme katıyorum, ondan yararlanıyorum, gelişiyorum, güçleniyorum. Tıpkı bunun gibi okuduklarımı ve dinlediklerimi sadece hafızaya yüklemekle yetinirsem “Ke meseli’l- himari yahmilu asfara” olurum. Ötesine geçemem. Ne yapmak lazım o halde? Hazır bilgi kalıplarını taşıyan, nakleden, -satan değil- bilgiyle beslenen kişi olduğum oranda Allah’ın rızasını kazanabileceğim. Çünkü bu oranda insani yetilerimi geliştireceğim, olgunlaşacağım ve kemal düzeyimi yükselterek Allah’ın rızasına kavuşacağım. Çünkü olgunlaştıkça güzel insan olacak, güzel işler becerecek, hayatı güzel yaşayacağım. Allah da beni sevecek. Allah’ın rızası için okumayı böyle anlıyorum.
Dolayısıyla bu kavramları çok iyi analiz edip buradaki zihniyetimizi düzeltmemiz gerekiyor.
Kariyer kısmında ise şu hatayı çok yapıyoruz: Mesela tıp fakültesindeki dindar bir öğretim üyesi bana “Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu” okuduğunu söyledi. “Bunu okuman gerekmez. Öncelikle tıp literatürünü yakinen takip eden biri olman gerek. Dindarlığın sana bunu emrediyor.” dedim.
Bu son derece önemlidir. Dindar camia olarak bunu iyi kavramalıyız. Mühendislik fakültesi öğretim üyesi isem en iyi mühendis olmak, dindarlığımın gereğidir. En iyi tabip olmak, en iyi tamirci olmak dindarlığımın gereğidir. Dolayısıyla kariyeri de en iyi yapabilmenin yolu bilgi ile beslenmekten geçer. Allah’ın rızasına endeksli o bilinci, o okumayı kazanırsak kariyerimizi de en iyi şekilde yaparız. Ama kariyer için çalışmayız. Asıl görevimizi en iyi şekilde yapma bağlamında olursak, kariyerimiz ister istemez iyi olur. Öğrencilerime “Not için değil, anlama ve kavrama için çalış; korkma not sana yalvaracaktır. Seninle şereflenmek isteyecek ve sen de kırılmasın diye alıp yerine koyacaksın.” derim. Öğrenci bunu kavramazsa buna karar veremez. Maalesef Müslümanlar olarak bu zihniyetten henüz çok uzaktayız.
Hangi anne baba veya kaç aile çocuğuna “Evladım oku, çok iyi bir insan olmaya çalış. Güçlü bir birey ol. Kendini geliştir.” diyebiliyor. Genelde, “Oku, mesleğin olsun, para kazan, vb.” deniliyor. Dolayısıyla çocuklarımıza bile ne kadar İslamî anne-babalık yapabiliyoruz, tartışılır.
Eğitimde İslamî ve kültürel kimliğimizi korumak adına ne yapabiliriz hocam?
Önce eğitim olgusunu tanıyacağız. Bakınız, ben babayım ve hocalık yapıyorum. Eşim annedir ve annelik yapıyor. Bunların hepsi eğitimcilik. Anne-babalık, en büyük eğitimciliktir aslında. Fakat oturup da gerçeklik olarak eğitim nasıl bir şey, demiyoruz. Halbuki ilk insandan beri istesen de istemesen de eğitim diye bir gerçeklik var ve bu gerçek işliyor. Çünkü birey olarak fiziki ve sosyal çevremizle sürekli etkileşim içindeyiz. Bu etkileşim içinde olumlu veya olumsuz bir şeyler sürekli kazanıyoruz. Mesela çocuk, sigara içmeyi çevresindekilerden öğreniyor. Beraber olmanın verdiği etkileşimden dolayı. Hakeza argo kelimeleri öğreniyor. Yanlış, güzel veya edebi konuşmayı öğreniyor. Bu, sürekli etkileşim içindeyiz demektir. Biz her bir birey olarak her zaman, her yerde, herkes ve her şey tarafından eğitiliyoruz. Aynı zamanda eğitiyoruz. Çünkü biz de başkalarını etkiliyoruz. Bu bir gerçeklik mi, evet! O zaman ben bu gerçekliğin işleyişinden memnun değilsem; sigara içmeyen, güzel sözler konuşan bir birey yetiştirmek istiyorsam yapmam gereken şey şu: Bu işlemekte olan eğitim sürecini kontrol etmek, denetlemek, yönetmek, yönlendirmek.
Peki bu eğitim gerçekliğini tanımadan onu kontrol edebilir miyim, denetleyebilir miyim, yönetebilir miyim, yönlendirebilir miyim? Asla! Bugün Müslümanlar olarak en büyük eksiğimiz bu. Eğitimcilik yapıyoruz, ama eğitimin ne olduğunu bilmiyoruz.
Çocuklarımız dindar olsun diye uğraşıyoruz. Bakıyoruz ki tam tersi istikamette kişiler olmuşlar. Başlıyoruz feryad u figan etmeye, niye böyle oldu diye. Sen çok iyi niyetle Müslüman bireyler yetiştirmek istiyorsun, ama bu süreci bilmiyor ve tanımıyorsun. Cahilce yapıyorsun. Dolayısıyla önce eğitim gerçekliğini tanımamız gerekiyor. Bunun için eğitim gerçekliğine dair bilimsel bilgiler ve beceriler edinmeliyiz. Bu alanda artık çok sayıda bilimsel eserler yayınlanmış durumda.
Son olarak konuştuklarınızın hepsini bir bütün olarak düşündüğümüzde, şu da konuşmamızı tamamlar diyebileceğiniz ne olabilir hocam?
Baştaki hatırlatmalarıma atıf yaparak şöyle bir tamamlama yapayım: İslam; varlık dünyasına, hayata bir bütün olarak bakar. Tevhidi bir bakışla onu ele alır, değerlendirir, anlamlandırır. İnsanı da öyle… İnsanı da parçalamaz. Bedeniyle, ruhuyla, duygularıyla bir bütün olarak ele alır ve ona göre tüm ihtiyaçlarının karşılanmasını öngören emirler ve tavsiyeler verir. Dolayısıyla biz İslamî eğitim yaparken bireyi/insanı bu bütünlük içinde ele almalıyız. Bedeniyle, ruhuyla, aklıyla, duygularıyla bir bütün olarak gelişmesini sağlayacak bir eğitim sistemi anlayışı ve uygulamaları ortaya koymamız gerekir. Bugün Müslümanlar bunu yapamıyor. Yapamadıkları içi de maalesef başarılı olamıyoruz. Önce bunun üzerine kafa yormamız gerekiyor.
Değerli zamanınızı ayırdığınız için dergimiz adına teşekkür ederiz hocam.
İnzar Röportaj/Söyleşi
İnzar Röportaj/Söyleşi