İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Peygamber (Sav) Torununun Mirası: Mesuliyet

2013-11-20
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Hz. Hüseyin bulunduğu yerden karşıda kendisini öldürmek için bekleyen orduya şöyle sesleniyordu: “İmdi, benim nesebimi araştırınız, bakınız ki ben kimim? Sonra vicdanınıza dönünüz de onun kırgınlığını giderip kendinizden hoşnut etmeyi düşününüz. Hele bir düşününüz ki beni öldürmek, haram ve mahfuz olan kanımı dökmek size helal olur mu?
Hz. Hüseyin bulunduğu yerden karşıda kendisini öldürmek için bekleyen orduya şöyle sesleniyordu: “İmdi, benim nesebimi araştırınız, bakınız ki ben kimim? Sonra vicdanınıza dönünüz de onun kırgınlığını giderip kendinizden hoşnut etmeyi düşününüz. Hele bir düşününüz ki beni öldürmek, haram ve mahfuz olan kanımı dökmek size helal olur mu? Ben Peygamber Aleyhisselamın kızının oğlu değil miyim? Şehitler seyyidi Hamza benim babamın amcası değil midir? Resulullah’ın benim ve kardeşim hakkında “Bunlar cennet gençlerinin iki seyyididir” hadisi size ulaşmadı mı? Benim hakkımdaki bu hadis de mi kanımı dökmekten sizi alıkoymayacak?”

Eğer zamanın idarecilerine yakın durup onların yaptıklarını manen meşrulaştırsaydı şüphesiz dünyalık en büyük menfaatleri kazanabilirdi. Ama o, Peygamberin (SAV) torunuydu. Elbette ki bu hal ona hiç yakışmayacaktı. Peki, kendi halinde oturup var olan durum ile ilgili olumlu veya olumsuz herhangi bir tavır sergilemeden yaşayabilir miydi? Kuşkusuz Muaviye ve oğlu Yezid’in uygulamaları karşısında bazı büyük sahabe çocukları bu tavrı sergileyip hayata küskün bir şekilde yaşadılar. Ama Hz. Hüseyin bu durumu kendine yakıştırmadı.

Muaviye zamanında hilafet merkezi Şam’a taşınmış ve Muaviye, ölümünden sonra da oğlu Yezid’i veliaht ilan etmişti. Bu İslam devlet geleneğinde olmayan bir durumdu. Çünkü ilk üç halife Resulullah (SAV) ile aynı aileden bile değillerdi. Sadece Hz. Ali aynı ailedendi. Onların bu şekilde babadan oğla halifeliği bırakma gibi bir uygulamasını bırakın, Hz. Ömer kendi oğlunu aday olmamak şartı ile Halifeyi seçecek kurula almıştı. Ancak Muaviye’nin oğlu Yezid’i kendine veliaht olarak seçmesi kuşkusuz İslam yönetiminde saltanatın başlangıcı olarak kabul edilir. Tabii Yezid’in hilafet makamına layık olup olmadığı hususu uzun süre tartışıldı. Bu olay çok önemli olmakla birlikte asıl mesele İslam devletine konulan saltanattı. Bundan böyle devlet kurumu babadan oğla geçen bir miras olacaktı. Üstüne üstlük Yezid’in kadın oynatması, şarap içmesi, hayvanlarla eğlenmesi gibi nedenler de göz önüne alındığında bu fenalıkları ortadan kaldırmaya Hz. Hüseyin herkesten önce gelirdi.

Hz. Hüseyin, Mekke’de bulunduğu esnada Kufe halkı ona davet mektupları gönderdi. Peygamber’in torununu kendi beldelerine imam olması için davet ediyorlardı. Hz. Hüseyin durum hakkında bilgi alması için Müslim bin Akil’i önden Kufe’ye gönderdi. Gelen bilgiler olumlu olunca kendisi de gitti. Yolda kendisine gitme diyenlerle karşılaşıyordu. Onlardan biri şair Ferezdak’tı. Kufe’nin durumunu şiirle şöyle dile getirmişti: “Kalpleri seninle ama kılıçları Ümmeyyeoğullarıyladır.”

Hz. Hüseyin’in yola çıktığından İbni Ziyad’ın haberi olmuştu. Yolda gerekli tedbirleri aldırdı. Kufe’ye doğru yol alan Hüseyin, Zerod denilen yerde Müslim b. Akil ile Hani b. Urve’nin şehadetlerini duydu. Çocukların onların cesetlerini Kufe’nin sokaklarında sürüdükleri bildiriliyordu. Halkın bu dönüşü onu geri gitmeye sevk ettiyse de bu kez, Müslim’in akrabaları intikam için geri dönmeyeceklerini söylediler. Çaresiz Hz. Hüseyin Kerbela’nın yolunu tutacaktı.

Bu arada İbni Ziyad’ın emri ile yola çıkan Hürr b. Yezid komutansındaki bin atlıdan oluşan grup, yolda Hz. Hüseyin ile karşılaştı. Takibe koyuldular. Amaçları onları Ziyad’a götürmekti. Bu nedenle onlarla beraber yürüyorlardı. Ama müdahalede bulunmuyorlardı. Ta ki kafileyi Kerbela’ya indirene kadar. Çünkü İbni Ziyad kendisine bir mektup göndermiş ve, “Onları sakın sığınılmaz, susuz, ağaçsız, otsuz, geniş ve bozkır bir yerden başkasına indireyim deme.” Kerbela bu tarife tam uyuyordu. Tarih hicretin 61. yılı Muharrem ayının başı idi.

Bu arada Ömer b. Sa’d, vali olarak Re’y (Tahran) şehrine atanmıştı. İbni Ziyad, Resulullah’ın torununa karşı Sa’d b. Ebi Vakkas gibi büyük bir sahabenin oğlunu kullanmayı düşünmüştü. Re’y valiliğine karşı Hz. Hüseyin’in kanı… Ömer büyük bir imtihanın eşiğindeydi. Ya valilik emirnamesini Ziyad’a geri verecek ya da Hz. Hüseyin ve yarenlerinin kanına girecekti. O, komutan olarak Hz. Hüseyin’in önünü kesmeyi istemeye istemeye kabul etti.

Kendisine mektup gönderen Kufelilerin çoğu Ziyad’ın ordusu içinde yerine almışlardı. Bu tam bir ihanetti. Yapılan görüşmeler bir türlü sonuç vermiyordu. Çatışmamak için yapılan görüşmelerin sonuç vermemesi üzerine Hz. Hüseyin, ehl-i beytinin yanından kaçıp kurtulmalarını istedi. Ancak ehl-i beyt şu şekilde cevap verdi: “Biz seni burada bırakıp da halka, ‘Biz büyüğümüzü, efendimizi, amcaların hayırlısı olan amcalarımızın oğullarını bırakıp geldik! Onlarla birlikte ok atmadık, onlarla birlikte mızrak saplamadık, onlarla birlikte kılıç sallamadık. Onların ne yaptıklarını bilmiyoruz’ mu diyeceğiz? Hayır, Vallahi biz bunu yapamayız.”

Bu görüşmelerden sonra yukarıda yaptığımız hitabı yapmıştı Peygamber torunu. Kendisini, Babasını, Annesini ve en önemlisi Dedesini (SAV) hatırlatıyordu. Ancak ilk nesil Müslümanlar gibi olmayan bu yeni nesle pek etki ettiği de söylenemezdi. Heyhat ki hayal ettikleri makam ve mevkiler için Peygamber torununu feda edeceklerdi.

Bu arada Hz. Hüseyin’in kenarında bulunduğu Fırat suyundan içmesine izin verilmiyordu. Resulullah’ın reyhanlarına su içirilmiyordu. Su ile Ehl-i Beyt arasına askerler sıra ile dizilmişti. Tarih ne kadar acımasızdı ki Peygamberin evladına su içmek çok görülüyordu. Hem de şehadetinden önce… Bu arada Hürr b. Yezid, Kufelilerden ayrılıp Hz. Hüseyin’in tarafına geçti.

Ömer b. Sa’d ilk oku attı ve şöyle bağırdı: “Şahit olun ki ilk oku atan kişi benim.” Orantısız bir savaş vardı orta yerde. 5 bin kişilik bir orduya karşı 70 kişi. Belki sonradan katılanlarla 100 kişi olabilmişlerdi. Yavaş yavaş Hz. Hüseyin’in yarenleri şehit olmaya başladılar. Onlar da direnip karşıdan adam yıkıyorlardı ama dedik ya orantısız bir harpti bu.

Ehl-i Beyt kılıçtan geçiriliyordu. Aliyülekber b. Hüseyin, Abdullah b. Hüseyin, Abbas b. Ali, Kasım b. Hasan, Ali b. Müslim b. Akil, Hüseyin b. Abdullah b. Cafer ve diğerleri… Hz. Hüseyin ve kadınların gözleri önünde tarihin en acı katliamı yaşanıyordu. Çünkü son Peygamberin ailesi kıyımdan geçiriliyordu.

Hz. Hüseyin susamıştı. Susuzluğu son haddine varınca çadırlardan ayrılıp su içmek için Fırat’a doğru yöneldi. Birisi bağırıp “Suya gitmesine engel olunuz” dedi. Adam bir ok atıp Hz. Hüseyin’i damağından vurdu. Hz. Hüseyin oku çekince avuçları kan doldu. “Ey Allah’ım! Peygamberinin kızının oğluna yapılanlardan dolayı şikâyetimi sana arz ediyorum” diyebildi sadece. Hz. Hüseyin’in yanına bir küçük çocuk kaçıp gelmek istiyordu. Hz. Zeynep kendisine engel oluyordu. Sonra çocuk kurtulup koştu. Bahr adındaki adam çocuğa kılıç çaldı. Çocuk eliyle korunmak istedi. Eli derisinde sallanmaya başladı. Çocuk; “Halacığım” diye feryat etti. Hz. Zeynep feryat ediyordu: “Ne olaydı da gök yere yıkılıp bir olaydı” diyordu.

Artık sona yaklaşılıyordu. Tarih 10 Muharrem idi. Hz. Hüseyin yorgun ve hareketsiz kalmıştı. Şimr b. Zilcevşen insanları ona saldırtmak için sağa sola bağırıyordu, “Öldürün onu” diye seslendi. Bunun üzerine Hz. Hüseyin’in üzerine çullandılar. Zür’a adındaki adam Hz. Hüseyin’in sol eline bir kılıç darbesi indirdi. Bir darbe de omzuna vurdu. Hz. Hüseyin yüzünün üzerine düşüp düşüp kalkıyordu. Susuzluğu da had safhaya gelmişti. İster istemez ayakları Fırat nehrine doğru gidiyordu. Bu sırada Sinan b. Enes arkasından gelerek mızrağını köprücük kemiğinden saplayıp göğsünden çıkarınca Hz. Hüseyin yüzünün üzerine yere düştü ve bir daha kalkamadı.

Hz. Hüseyin günümüz dünya Müslümanlarını en fazla etkileyen şahsiyetlerden biridir. Fakat bize bıraktığı en önemli miras, mesuliyet duygusudur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi eğer zamane idarecilerine yakınlık gösterseydi en mükemmel şekilde ağırlanır ve ekmek elden su gölden yaşayabilirdi. Bırakın yakın olmayı olaylar karşısında olumlu veya olumsuz bir beyanda bulunmasaydı bile yine aynı muameleyi görürdü.

Fakat o, Peygamber (SAV) neslindendi. Dedesinin (SAV) bıraktığı mirasa en çok onun sahip çıkması gerekiyordu. Peygamberî bir terbiye ile büyüyen Hz. Hüseyin, Dedesinin, “Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle düzeltin. Buna güç yetiremezseniz dilinizle düzeltin. Bunu da yapamıyorsanız kalbinizle buğz edin” hadisi ile karşı karşıya kalmıştı. O, ilk alternatife başvurdu. Çünkü dedesinin söylediğini tutmaya herkesten daha layıktı. Bu nedenle Medine’den Mekke’ye, oradan da Kufe’ye gitti.

Kıyamında başarılı olmadı mı diyeceksiniz? Ben, elbette ki başarılı oldu diyeceğim. Çünkü bizim içimizde Hüseyn’nin acısı halen yanmakta olan bir kor. Dedesinin getirmiş olduğu bu dine nasıl sahip çıkılması gerektiğini, acı da olsa bize öğreten bir öğretmendir Hüseyin. Yoksa herkes bana ne der ortadan kaybolurdu. Ama o, en olmadık bir zamanda ve en olmadık şartlarda İslam’ın emrettiği şekilde sorumluluk bilinci ile hareket etmeyi öğretti bize.

Mehmet Emin Özmen / İnzar Dergisi – Kasım 2013 (110. Sayı)
 

 


Mehmet Emin Özmen

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS