Birincisi: Gönderilen tüm peygamberler, Risalet mesleğine gelir gelmez ilkin bir tek Allah’a inanmaya, yalnız ona ibadet etmeye davet etmişlerdir. Bütün peygamberlerin ilk daveti şu evrensel mesajla başlamıştır: “Ey kavmim yalnız Allah’a ibadet edin, sizin ondan başka hiç bir ilahınız yoktur.” (Müminun: 23)
Bu mesaj Nuh aleyhisselam, Hud aleyhisselam, Salih aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, Lut aleyhisselam, Şuayb aleyhisselam ve İsa aleyhisselam gibi büyük peygamberlerin dilinden aynen tekrarlana gelmiştir. Bu mesaj, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin davetinde ise, “La İlahe İllallah=Allahtan başka hiçbir ilah yoktur” ifade-i Celile’siyle en güzel ve en mükemmel şeklini almıştır.
İkincisi: Peygamberler, davet ettikleri insanlardan bir tek Allah’a ibadet etmenin yanı sıra ondan korkup sakınmayı ve kendisine de itaat edip tabi olmalarını istemişlerdir. “Ey kavmim! Gerçek şu ki ben size gönderilmiş bir uyarıcı, bir korkutucuyum. (O halde yalnızca) Allah’a ibadet edin, ondan korkup sakının ve bana itaat edin.” (Nuh: 2-3)
Peygamberlerin en çok üzerinde durdukları nokta işte bu üç esastır: Yalnız ve yalnız Allah’a ibadet etmek, Allah’tan korkup onun yasaklarından sakınarak haramları çiğnememek ve peygambere itaat edip ona tabi olmak suretiyle onun yolundan gitmek. Peygamberler ibadeti ve sakınmayı Allah’a, itaati ise kendilerine istemişlerdir.
Davette asıl olan imandır, sonra salih amel ve kötülüklerden sakınmaktır. İman olmadan amel bir değer ifade etmez; ameli ifsat eden kötülüklerden, haramlardan sakınmadan da amelden elde bir şey kalmaz. Her bir iyiliği bir kötülük götürürse elde sıfır kalır. Demek ki inanmak tek başına yetmiyor. Önemli olan inandıklarımızı hayatımızda uygulamamız ve yaşamamızdır.
Üçüncüsü: İnsanları bir tek Allah’a tapmaktan alıkoyan sebepleri, putları ve put düzenlerini ortadan kaldırıp yerine tevhit inancını ikame etmek için mücadele etmek. Hiçbir peygamber, Allah’a tapmakla birlikte başka şeylere da tapınmaya, putlara ve putçulara müsamaha göstermemiştir. Zira tevhitle şirk, küfürle iman ve hak ile batıl bir arada olamazlar. Bunlar ne içiçe ne de yanyana olabilirler. Birinin olduğu yerde diğerine mahal yoktur.
Beşeriyetin ta fecrinde gelen Nuh aleyhisselamdan son peygamber Muhammed aleyhisselama kadar tüm peygamberlerin davetinde beş ana esasın korunmasına özen gösterilmiştir. Bu beş esas; dinin korunması, canın korunması, malın korunması, aklın korunması ve neslin korunmasıdır. Bundan dolayı bu esaslara şeriatların ruhu denilmiştir.
Peygamberler, ilk davetlerinde beşeri bağları dikkate alarak insanlarla münasebet kurmuşlar. İyi olsun kötü olsun insanlara hitapları, “ey kavmim” şeklinde olmuştur. Bu ifade, samimi görünme ve yakınlık kurma bakımından çok önemli ve yumuşak bir üsluptur. Yani akide bağı kuruluncaya kadar akrabalık bağını kullanmış ve davete ilkin en yakınlarından başlamışlardır.
Peygamberlerin daveti birleştirici ve bütüncüldür. Onlar insanları mevcut olan halleriyle dikkate alırlardı. Aklı, kalbi, duyguları, zaafları, ihtirasları, kıskançlıkları, idealleri, ruhsal ve bedensel kısaca bütün yönleriyle insanları kabul ederlerdi. Zira insan, parçalardan meydana gelmiş bir birleşiktir. Bir davet sürecinde mesaj, muhatabın ne kadar çok duyu organına yönelirse o ölçüde etkili olur.
Peygamberler muhatap oldukları insanın psikolojisine ve aklına göre konuşurlardı. İnsanların anlayamadığı ifade tarzlarından sakınır, onların seviyesine inerek halk dilini kullanırlardı. Bu konuda Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
“Ben insanların idrak seviyelerine göre konuşmakla emrolundum.” (Buhari)
“İnsanların akıl ve idraklerine göre konuşun.” (Ebu Davud)
İnsanlar anlamadığı şeye ilgi duymazlar. En küçük zorluk onları bıktırıp uzaklaştırabilir. O yüzden onlara ayrıntılardan ve anlaşılması zor meselelerden bahsetmek uygun değildir. Başka bir deyişle halk, soyut kavramlardan çok somut ve gözleme dayalı örneklenebilen şeyleri anlar. Bu konuda allame Mevdudi şu tavsiyelerde bulunur:
“Kardeşlerim! …Toprağınızı işlemeyi, ekinlerinizi sulamayı ve korumayı, hayvanınıza yem vermeyi, yani işlerinizin yolunda gitmesi için gerekli olan şeyleri ihmal etmezsiniz. Çünkü o zaman açlıktan öleceğinizi bilirsiniz. O zaman niçin Müslüman olmanız ve kalmanız için gerekli olan bilgiye karşı kayıtsız kalıyorsunuz? Böyle bir kayıtsızlık, yaşamdan çok daha değerli bir hadise olan imanınızı kaybettirmez mi size? İman yaşamın kendisinden daha değerli değil midir?
Belirli seviyede eğitim ve öğrenim görmüş akademik insanlar ise, bilimsel konulara arzu ve merak duyarlar. İncelik isteyen konulara ilgi duyarlar. Bunlara kendi seviyelerinden konuşmak, hikmetle ve güzel nasihatle yaklaşmak gerekir.
“Ey peygamber! Sen Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihat ile davet et. Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl: 125)
Hikmet ile davet: Muhatapların durumlarını ve şartlarını göz önünde bulundurmayı, her defasında ne kadar anlatılmasının uygun geleceğine, ağır gelmeyeceğine dikkat etmeyi, insanları hazırlamadan, onlara yükümlülükler yağdırmamayı, onlara nasıl hitap edileceğini iyi seçmeyi, şartlara ve durumlara göre bu hitap yöntemlerini ve yollarını çoğaltmayı gerektirir. Acelecilik, duygusallık ve tepkisellikle işi zora koşup bu konuların hepsinde ve diğer konularda hikmetin sınırlarını aşmamayı gerektirir.
Güzel öğütle davet: Yumuşak şekilde kalplere girmeye, tatlılıkla duyguların derinliklerine inmeyi gerektirir. Gereksizce azarlama ve zorlamaya başvurmamayı icap ettirir. Bilgisizlikten veya iyi niyetten kaynaklanmış olabilecek hataları yüze vurmamayı, deşifre etmemeyi zorunlu kılar. Zira öğüt vermedeki yumuşaklık çoğu zaman katı kalpleri bile doğru yola iletir, birbirinden nefret eden gönülleri kaynaştırır.
En güzel bir şekilde tartışma ile davet: Bu davette muhatabın üzerine yüklenmek yok, onu horlamak, çirkin görmek yoktur. Böylece muhatap, davetçinin amacının tartışmada üstün gelmek olmadığına kesin kanaat getirmeli ve bunu hissettirmelidir. Tek amacının gerçeğe ulaşmak olduğunu anlamalıdır. Her insanın kendine özgü bir gururu ve inadı vardır. Yumuşaklıkla yanaşılmadıkça, muhatap -batıl olduğunu bilse bile- savunmakta olduğu düşüncesinden vazgeçmez. Tartışmada savunulan görüşün değeri ile kişinin kendi onurunun değeri çabucak birbirine karışır. Bu sefer görüşünden vazgeçmeyi onurundan, saygınlığından ve değerinden ödün vermek şeklinde değerlendirir.
İşte en güzel bir şekilde tartışmak bu hassas dengeyi korur, gurur duygusunu garanti altına alır. Muhatap kişi, kendi kişiliğinin korunduğunu, değerinin ve onurunun garanti altında olduğunu, davetçinin bir gerçeği dile getirmekten ve Allah için bu gerçeği iletmekten başka bir amacının olmadığını, kendi kişiliğini güçlendirmek, görüşünü sağlamlaştırmak ve muhatabın görüşünü çürütmek için çalışmadığını görünce mesajı zevkle ve belki muhabbetle dinler.!
Şu halde dil ile davet ve delillerle tartışma dairesi dışına çıkılmadığı sürece davetin metodu ve ilkeleri bunlardır. Ama davet edenlere fiili saldırı yapıldığında durum değişir. Saldırı sıcak bir savaşı ifade eder. Hakkın onurunu korumak, batılın üstünlüğünü bertaraf etmek için misilleme ile karşılık vermek gerekir. Burada karşı saldırıya geçerken sınırlar aşılmamalı, aşırılıklara varmamalıdır. İslâm, adalet ve itidal dinidir. Barışı ve saldırmazlığı öngörür. Kendisini ve Müslümanları saldırılardan korur. Fakat kendisi saldırganlık yapmaz.
Davette asıl olan, apaçık tebliğdir. Tebliğ yolu açık olduğu müddetçe şiddete asla başvurulmaz. Cihada başvurmak, tebliğ yolunu açmak içindir. Ancak tebliğ yolu kapanınca cihad kaçınılmaz olur. Bu her iki yolu iyi belirleyen, yerinde ve zamanına göre uygun hareket edenlerden olmanız dileğiyle…
Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Aralık 2013
Mehmet Şenlik