İnsanın tarihsel süreci açısından bakıldığında, insanın kaderini belirleyen iki tarihsel süreç vardır. Bu iki tarihsel süreç insanın kendi seçimlerinin sonucunda onların kaderi olur. Yoksa yaratılış bakımından insan özgür ve hürriyeti kaderinin elinde olarak dünyaya gelir. Bu dünyaya gelişi, tarihsel akışının yol ayrımına rastlayıp da, iki yoldan birini seçme zorunda kaldığında, özgürlüğü reddeden hiçbir insan ve insan topluluğuna rastlamayız.
İnsan sanki her şeyin seçimini kendi yapıyormuş gibi gözükür. Oysa insanın kendi kaderini yaşama seçimini Allah yaratılış gereği onun fıtratına yerleştirmiştir. Seçimin her tercihini insanın kendi akıl ve özgür iradesine bırakmıştır. İnsan seçimini yaptıktan sonra, sanki her şeyi takdir ediyormuş gibi bir konumda hisseder kendini, buna kendi bilinçsel aklında özgürlük kodlaması yaparak isimlendirir. Sonra bu tercih gerçekleşti mi insan kendi gelecekteki ati kaderini seçmiş gibi bu gidişatın efendisi, hakimi olarak kendini konumlandırır. Her seçim kendiliğinden ağır, şiddetli tarihsel olay ve vakaları da beraberinde getirir. Bu seçimler yapıldığı andan itibaren insan kader gemisinin limanından demir alarak bilinmez bir okyanusa doğru rota belirsizliği içinde belirlenmiş gibi hareket etmeye, kaderinin yolculuğunun seyahatine başlar.
Bu gemi özgürlük için yola çıkmasına rağmen, köleliğini de seçecek bir seyahat olabilir. Bu açıdan bakıldığında insanın kendi özgürlük kader arayışı, onun lisanstan sonra yüksek lisans tezi olur, çünkü tez bir konu üzerinde bir çok kaynaktan yararlanarak özgün bir görüş veya buluş ortaya koymaktadır. İnsanın özgürlük arayışında bu antitez gibi değerlendirildiğinde her özgürlük ve hürriyet insanın kader anlam anlayışında yeni medeniyetlerin kurulması için tez hükmünde bir seçimin sonucunda ortaya çıkar. Bu hürriyet ve özgürlük arayışında insanın özgürlük tezinin oluşumunda sosyal ve iktisadi savaşın engelleri ortaya çıkar. Bu iki unsur olmadan insan özgürlüğünün seyahatinde yolculuk yapamaz.
İnsanın tarihi serüveninde, özgürlük bilincini bu temel üzerinde kurgulamıştır. İlk insanın yaratılışına bakıldığında kendi başına bırakıldığında, kendisine düşman olan, nefsi veya ilahi kelamın tarihi açısından bakıldığında nefsin işbirlikçisi iblis ile her türlü işbirliği içine girmekten çekinmeyen bir yapıya büründüğü görülür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah insanın yaratılışını tablolaştırırken, insanı cennette imtihana tabi tutarken, insanın kendi nefsiyle baş başa kalışını şöyle haber vermektedir.. “Dedi ki: Ey Adem! Sen ve eşin cennette oturun, orada dilediğiniz şeylerden serbestçe yiyin; ancak şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz. (2-35)”
Burada insanın yaratıcısıyla olan fitri bağının serbest kalınca fıtratın var olan kötülük bağı ortaya çıkmaya başlar, kötülük fıtratı iyilik fıtratına üstün gelmeye başlar. Zaten böyle olmasaydı, Allah insanlık tarihinin her yüz yılında bir uyarıcı ve kitap göndermezdi. İnsanın Allah’a olan isyanı, Allah’ın insana bahşetmiş olduğu hürriyet ve özgürlükten kaynaklanıyor. Çünkü insan özgür kaldığı andan itibaren, iblisvari hürriyeti ve özgürlüğü tercih ediyor. İlk özgürlük düşüncesini elde ettiği andan itibaren tüm fiil ve eylemler ilahi nefhanın rızası doğrultusunda hayata geçer sonra yavaş yavaş ameller sanata dönüştürülür. Sanat ilahi olmaktan çıkınca ademi olma düşüncesi insanın özgürlük ve hürriyeti yaratıcısına karşı isyana dönüşür.
Ayetin devamında Allah Adem’in neslinin gelecek açısında nasıl şekilleneceğini, nasıl bir fıtrata bürüneceğini şöyle betimliyor. “Fakat şeytan, onların ayağını kaydırdı ve bulundukları yerden çıkardı. Biz onlara birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde belirli bir süreye kadar yerleşme imkanı verdik. (2-36)” Bulundukları yerden çıkardıklarından kasıt, Allah’ın insana bahşetmiş olduğu ahlakın özgürlüğünden taviz verdiler mesajı ortaya çıkmaktadır.
İnsanın gerçek manada özgürlüğünü veren sadece ilahi dinlerdir. İlahi dinler dışındaki özgürlükler iblisvari, iblisin bahşetmiş olduğu özgürlük ve hürriyetin, isyan ve yaratıcı ahlakın fıtratından isyan ve başkaldırı vardır. İblisin insana vaadetmiş olduğu özgürlük aslında onun köleliğidir. Nitekim insan yeryüzüne adım attığı günden beri, insanı ilahi özgürlük ve hürriyetten uzaklaştırmak için gayret ve çaba içerisinde olmuştur. İnsanın hürriyetini nasıl tanzim edeceğine dair, Allah, elçi ve mesaj göndererek insana gerçek hürriyet ve özgürlüğü belirtmiştir. Nitekim insanın yeryüzünde fitne ve fesadı çıkarması hep iblisvari hürriyetin kölesi olmasından kaynaklanıyor. İnsanı hürriyeti insana adaleti, hakkı, mizanı, ahlakı ayakta tutmak içindir. İlahi hürriyette zulüm ve zalimliğe meyletme hiçbir zaman olmamıştır. İnsanın zulme meyletmesi, kendi yaratıcısının hürriyet ve özgürlüğünden müstağni görmesinden kaynaklanır. Firavunlar veya Nemrutlar hiçbir şekilde doğuştan zalimliğe ve zulme meylederek doğmamışlardır.
Bunları zulme meylettiren insanların iblisvari hürriyet köleciliğidir. İnsan ne zaman ilahi hürriyetten uzaklaşmışsa ahlaksızlığın, faizin, şirkin, zinanın ve insana zulmün her türlüsünü yaşatmaktan ar etmemiştir. Lut kavmi benzeri yaşantılar, şimdiki asrımızın iblis benzeri hürriyet ve özgürlüğünden kaynaklı mimsiz medeniyetin çağdaşlık olarak bizlere lanse edilmesinden insan neslini ifsat etmenin özgürlüğü olmuştur. Her iblisvari hürriyet ve özgürlük, İbrahimi dinlerin özgürlüğünün düşmanıdır. Nitekim Muhammed İkbal bir sözünde bizleri hürriyetten uzaklaştıran, insan medeniyetini Müslümanlar açısından şöyle belirtmiştir. “Şüphesiz Müslümanlar, büyük imparatorluklar kurmayı başardılar. Fakat bununla birlikte onlar putpereslik ruhunu siyasi değerlerine karıştırıp ve dinlerinde saklı bulunan bazı büyük imkanları zayi ettiler”. Şüphesiz bu medeniyet, tarihselliği açısından, Kuran’ın inşa ettiği aslı yapının bozulmuş bir biçimden meydana gelmiş sözde bir hürriyettir.
inzar
inzar