İslam denince aklımıza ilk özgürlükler mi gelir yasaklar mı? Samimi olmak gerekirse aklımıza/akıllara önce yasaklar geliyor. Tabi bana bazı itirazların yükseldiğini duyar gibiyim. Ancak gerçeğimiz bu maalesef. Hele müslüman olmayanların aklına yasaklardan öte şeyler geliyor/getirtiliyor.
Hatta biz bile bir insana İslam’ı anlatırken önce yasaklarla başlarız işe. Alışageldiği yaşam biçiminin tamamını bir çırpıda değiştirme ile başlarız. “şu yasak, bu günah…”, “şunu yapma , bunu içme, şunu giyme…”
Müfsidlerce dayatılmış toplumun yaşama biçimine; giyim-kuşama, yeme-içmeye, dinlenme-eğlenmeye itiraz ile başlarız işe. Hatta itirazdan öte düzeltme ve imkan var ise engelleme ile başlarız. Elbette ki bu yaşam modeli belli itirazlarımıza konu olacak kadar ifsad edilmiştir. Ancak başlangıç noktamız asla olmamalı. Hele dayatma, zorlama söylem ve pratiklerimizin tamamen dışında olmalı. Belki akademik mülahazalara konu olur ki o da toplumun gündemini meşgul etmeyecek tarzda ve hassasiyette olmalı.
Maalesef bu yanlış başlangıç hem bizde hem muhataplartımızda İslam’ın yaşam alanlarını ve özgürlükleri sınırladığı kanaatine hizmet etmekten başka işe yaramamıştır.
Oysa en büyük esaret düşünsel/zihinsel esarettir ve en büyük işgal zihin işgalidir ve en büyük özgürlük düşünsel/zihinsel özgürlüktür.
Biz İslam’ı kadına, köleye, yoksula, siyaha, ticarete, ibadete, seyahate getirdiği özgürlükler ile tanımadık mı? İlk müslümanların gündeminde hep bu yok muydu? Onları yeryüzünde sınırlayan, prangalayan bütün dayatmalardan kurtulma çabası birincil öncelikleri değil miydi? Dar düşünce kalıplarını ve bu kalıpların dayattığı inanç modelini alaşağı etme gayreti değil miydi onları Muhammed Mustafa (s.a.v) etrafında toplayan.
İslam, insanı yaşamsal ve düşünsel bütün beşeri sınırlamalardan kurtarma ile işe başlar/başlamıştır. Her mağdurun, her mazlumun, her mahkumun imdadına koşan bir dindir İslam. İslam dininin sahibi olan Allah, zatı ile ilgili hususlar başta olmak üzere her konuyu aklederek serbestçe düşünmeyi önerir.
Düşünme ve ifade etmede hiçbir sınır yoktur zannımca İslam’da. Allah akletmeyi ve Allah’ı bulmayı elbette salık verir. Çabalamayanı ve bulmayanı ya da bulduğu halde red edeni de sadece diğer dünyanın cezasıyla(azabıyla) korkutur o kadar. Bu dünyada bir müeyyidesi yoktur. Düşüncenin ve ifade etmenin önünde hiçbir engel yoktur.
Hal böyle iken; Kur’an’da “akletme” ve “düşünme”ye teşvikten daha fazla talep yok iken, yani yeryüzündeki sistem, düşünce ve ideolojilerin üstünde bir özgürlük alanını düşünceye açmışken, nasıl oluyor da İslam “yasaklar” ile tanınıyor. Kur’an’da yüze yakın yerde “aklediniz, aklınızı kullanınız, akletmez misiniz, akılsızlar, beyinsizler, aklınızı başınıza almaz mısnız?, akıl erdirmezler…” gibi akla mutlak bir belirleyicilik biçen ifadeler geçiyor. Akletme şeklinde mana verilebilecek metinleri saymıyorum bile. Akletmeyi, düşünmeyi, düşünce üretmeyi merkezine almış bir dinin düşünce ve ifade özgülüğünü kısıtlaması mümkün mü? Elbette hayır.
Maalesef bu algıda/yanlışta Garbın dezenformasyonu büyük ise de bizim yanlış pratiğimiz de bu algıda, bu yanlışta önemli bir paya sahiptir. Tabiri caiz ise Müslümanları hep minderin dışına çektiler ve maalesef çoğu zaman biz de minderin dışını “yurt” edindik.
Oysa İslam’ın yasakları başta içki, kumar, zina, katl, hırsızlık olmak üzere bir elin parmağı kadar değildir ve bu yasaklar sapkın olanları hariç yeryüzünün tüm inanç, ideoloji ve düşünce sistemlerinde yasaktır. Kaldı ki bu yasakları da otorite olduğunda gündemleştireceği ve toplumun durumuna göre uygulayabileceği pratikler iken, nasıl oluyor da başkaca rejim ve otoritelerin pratiklerinin yasakçısı gibi görünebiliyor. Örneğin yüz yıllık rejim bütün aksayan ve kötü pratiklerini İslam’a ve müslümanlara mal etmeyi başarmıştır. Başkasının tezgahında üretilen kötü malın müdafii olma alışkanlığımızın da bunda payı çokçadır. Yasaklarla savaşmaya gelen bir din asla yasaklarla anılan bir din olmamalı/olmamalıydı.
Oysa Kur’an literatürü düşünme, akletme ve ifade etme özgürlüğü üzerine inşa olmuştur nerdeyse. Düşünmeyi tekrar tekrar öneren bir inançtan daha özgürlükçü bir sistem olabilir mi? Yasakçı zihniyetlerin tamamının düşünceyi engelleyici/yasaklayıcı yöntemlere yönelimlerini hep birlikte görüyor ve yaşıyoruz.
Elimizde çok iyi bir kumaş var ama sahte ve kalitesiz kumaşlarla bir türlü yarışamaz olduk. Tamam “kumaşımıza” çokça belden aşağı vurmalar vardır, kendi kumaşlarını yalan dolan ile pazarlama kabiliyetleri vardır evet! Ama esas bizi yıkan da şu, kumaşımızı asırlardır yenilemeden giyip eskitip püsküten kimi avarelerin üzerindeki kirli hali değil mi?. Bunlar ne yenilemeyi düşünürler ne de atmayı. Çoğu zaman bunlar kumaşımızın kalitesine emsal gösteriliyor maalesef. Oysa ince ince dokunmuş kozamızdan üretilen ipekten her seferinde çok mahir ustaların elinden çok albenili kumaşlar üretmeli ve rengarenk desenlere büründürerek sunmalı bu kumaşı...
Kaynağı Kur’an ve Peygamberin uygulamaları olan İslam, Allah’a iman ve hayata dair öneride bulunur. Mükafatı da müeyyideyi de ahiret yurduna bırakır. Cennet ve cehennem tasviri ile izah eder. Bu dünyada kişinin son nefesine kadar düşünmesini ve doğruyu bulmasını yalvaryakar bekler ve ümit eder İslam.
Dünyanın en demokrat(!) ülkesinde, dünyanın en mahrum ve mazlum zencisi Malkom X’i dünyanın en özgürlükçü kahramanı yapan İslam’ı özgürlükçülüğü ile değil yasakçılığı ile anmak hain bir planın ve yanlış bir pratiğin sonucu olsa gerek.
İslam alenen olmadığı sürece gizli işlenen çoğu günah ve yasaklara gözlerini kapatmış ve faillerini akıl ve vicdanları ile uyararak ahiret cezası ve mükafatı ile tehdit etmiştir. Açık yapılan ve toplumun diğer kesiminin hem huzurunu hem de ahlakını bozan zina, içki, hırsızlık gibi fiilleri de ancak otorite olunca ve kılı kırk yararak yasaklamıştır. Ancak müslüman olmayanların içki içme hakkının da muhafızı olmuştur. Yani insanlığın varolduğu günden beri kötü kabul ettiği bu ortak yasakları ancak otoritenin o yasağa giden bütün yolları kapattıktan sonra cezalandıracağı gibi muazzam bir insan hakkı dersi vermiştir. Aç ve yoksul bırakılmış birinin hırsızlığından çok o hırsızlığa götüren mesuller/yöneticiler ile uğraşmayı hedef edinmiştir İslam ve aç bırakılan hırsızı asla cezalandırmayı öngörmemiştir.
Siz bakmayın özgürlükçü görünen modern sistemlerin taktıkları maskelerine ve kullandıkları makyaja. Farklı ve muhalif düşüncelerin modern linç ve imha yöntemleriyle bertaraf ediliyor olması, direk yasaklama ve cezalandırma yöntemlerinden daha gaddar ve tahripkar pratikleridir. Yasayı dolanma, basın gücü, mahalle baskısı, zorluk çıkarma, aşağılama, dışlama, eşit imkan tanımama, manipüle teme, dezenforme etme, yalan, iftira gibi yol ve yöntemler, farklı düşünceleri direk yasaklama ve cezalandırma yöntemlerinden daha ağır ve gayri ahlaki yöntemlerdir. Ve modern dünyanın yegane silahı da budur maalesef.
İslam yeryüzünün neresinde bir mazlum, köle, mağdur, aç, yoksul, ezilmiş varsa koşup sığınacağı bir liman iken; yasaklarla anılması, zorba güçlerin Ebu Cehil’e özentisinin sonucundan başka bir şey değildir.
Elbette İslam insanın yaradılış kodlarıyla uyumlu yaşam modelini sunar ve önerir. Bu modele uymanın manevi mükafatını ve uhrevi cezasını da hatırlatır tabi. Yani hak, adalet, eşitlik, dayanışma, merhamet ve asaleti önerirken bu dünyanın mutluluğunun yanında, inananlara ahiret yurdunun saadetini de vaat eder kimi ideolojilerden farklı ve üstün olarak. Yani saadet-i dareyn iddiası vardır İslam’ın.
Sonuç olarak müslümanlar ne yapıp edip Kur’an’da ifadesini bulan ve Perygamber’de hayat bulan adalet, eşitlik, merhamet, paylaşma, yardımlaşma dini olan İslam’ı “yasakçı” algılardan kurtarıp özgürlük ve kurtuluş dini olan vasfını görünür kılmalıyız.
Bu nedenle, uygulama imkanı bulmadığımız ve bir kısmı uygulanamaz hale gelmiş fıkhi meseleleri gündemimizden çıkarıp İslam’ın insana bahşettiği, eşit, adil ve özgür yüzünü alnımızın çatısına vurmalıyız.
Mehmet Gülsever
Mehmet Gülsever