İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Ölüme sevdalı savaşçı ruhlar

2011-01-22
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Kaçımız Âdemoğullarının muvakkat bir ömür, belirli bir ecel, geçici bir yaşam ile dünyaya gönderildiği gerçeğini hayat serüvenimizin başkahramanı olarak algılıyoruz acaba? An be an kendisine doğru çeken ölüm girdabına doğru savrulurken, kaçımız isyandan arınmış muti köleler gibi boyunlarımızı uzattığımızın farkındayız acaba Ölüm Meleğine doğru? Kabristanlar her yaştaki ölüleri barındırıyorsa eğer bağrında ve standart bir ölüm yaşı yoksa insan için, ne zaman anlayacağız acaba kaçış ve kurtuluş yolu olmadığını ölüm Meleğinden? Daha ne zamana kadar yaşayacağız Ölüm Meleğinin gelişini gözlemenin sadece yaşlılara has bir görev olduğu divaneliğini? Kaçamadığımız ve hiç beklemediğimiz bir anda yüzleşmek zorunda kalacağımız ölümden böylesine kaçmak niye? Neden bin bir çeşit korku canavarlarıyla doldurduk ölüme giden asude yolu? Fıtratımızdaki ebedilik arzusunu dünyaya tamahla, nefsimizin aç gözlülüğünü sonu elem olan lezzetlerle doyurma gafletini ne zamana kadar yaşayacağız daha? Neden en açılmaz kördüğümlerle bağlandık böylesine dünyaya? Aradıklarımızı bulamadığımız, arzularımıza kavuşamadığımız, hayallerimizi gerçekleştiremediğimiz dünya ile dostluğumuzu kesip neden ölüm köprüsünden bir an önce geçerek her aradığımızı anında bulacağımız, elem ve sıkıntı nedir bilmeyeceğimiz, her anı mutluluk ve saadet olan bir memlekete gitmeyi tercih etmeyiz? Oysa çok değil, hemen biraz ötesinde dünyanın, hiçbir şeyle kıyas kabul etmez bir güzellik ve mutluluk yurdunun varlığını bilmekteyiz hepimiz... Böyle iken Ahiret yurduna özgürce geçebilmek için neden atmayız yüklerimizi sırtımızdan? Kalplerimiz ve ruhlarımız özgür havayı ciğerlerine çeksin diye neden kırmayız bizi dünyaya bağlayan zincirlerimizi, niçin parçalamayız yürümemizi engelleyen bukağılarımızı, neden çıkarmayız boynumuzdan esaret kemendini? Ta ki ölüme sevdalı âbidan olabilelim Rabbimizin yaratılış gayesine uygun olarak ve ta ki odaklansın gözlerimiz ötelerin ötesindeki asıl vatanımıza… Madem bir kez doğarak geliyoruz bu dünyaya ve bir kez de ölüp gidiyoruz bu dünyadan… Madem ölümden başka bir son ve ölümden öte başka bir ölüm yoktur bizim için… Ve madem her nefis muhakkak varacaktır, kaçıp durduğumuz bu son menzile… O halde bu korku, bu endişe, bu kaçış, bu direnç niye? Gelin, yüreğimizin üzerine çöreklenen bütün korkulardan kurtulmak için yalınkılıç dalalım korku canavarlarının arasına ve meydan okuyalım, bütün dünyevi lezzetlerimizi acılaştıran ölüme… Gelin, ölümüne bir mübarezeye girişelim ölümle ve ölümsüzler kervanına katılmak için boyun eğdirelim ölüme… Gelin, her biri acımasız birer canavar gibi ölümlü bedenimizi ölümden kaçırtan dünyevi arzu ve ihtiraslarımızı ehlileştirelim iman, takva ve ihlâs tılsımlarıyla… Ta ki ölüm, sırtına eğer vurulmuş uysal bir at gibi, Ahiret yakasına ulaştıran binitimiz olsun önümüzde… Çocuk, kadın, genç, ihtiyar hepimiz Allah’a ait isek ve Sahibimize dönüşümüz ölüm ile olacaksa eğer… Bize emanet edilen canlar, ihsan edilen evlatlar ve hibe edilen mallar Allah’ın ise ve O, kendisine ait olanları karşılığında cenneti vermek üzere satın almışsa bizden yine… Kıldığımız namazlar, yaptığımız ibadetler, bütün yaşantımız ve sonuçta gelip çatacak olan ölümümüz Allah için olacaksa eğer… O halde ölümü de yaşam kadar sevmeli ve ölüm anımızı en kudsi bir ibadet anına çevirmeliyiz, yeşil kuşun kursağında bağıstan–ı cinana yolculuk yaptıran… Yani ölümümüz; Allah yolunda bir öldürülme olsun, ölümsüzlüğe kapı aralayan… Bütün sorgu ve hesaplardan azade kılan, cennet nimetleriyle rızıklandıran, Rabbimizin rızasına müteveccih yapan ve ölümü iki kaşının ortasından vurup öldüren bir ölüm olsun, ölüm anımız… Her çağda ve her devirde tarihe damga vuranlar, ölüme meydan okuyup arzu, ihtiras ve korkularına galebe çalanlardır… Nice devletler serdengeçti ölüm sevdalılarının ölümüne hamleleri ve kahreden kılıç darbeleriyle tarihe gömülürken, nice devletler de Tevhid sancaklarının gölgesinde, ölüm binitli ak süvarilerin savaş meydanlarına yıldırımlar yağdırmalarının ardından çıkmışlardır tarih sahnesine… Anadan, yardan, serden geçip gerçek bir sevgiliye vurulan… Mal–mülk, makam–mevki, şan–şeref ihtiraslarını bırakıp ötelerin ötesindeki nimetlere ve rızayı ilahiye meftun olan… Evlat, eş, asude yaşam ve nefse hoş gelen diğer arzulardan ayrılık korkularını en Sevgiliye vuslat arzusuyla değiştiren kara gözlü bir ölüm süvarisinin önünde hangi güç zafer şansını görür kendisinden yana? Hangi dağlar yol olmaz, hangi sarp uçurumlar geçit vermez, hangi çöller yeşermez olur şimşek kanatlı, secde alınlı, nur yüzlü, şehadet kokulu ölüm fedaisinin geçtiği yerlerde?!. “Ya zafer, ya şehadet!” parolasıyla can silahını kuşanan, bütün korkularını atının toynakları altında çiğneyen, ölümün siperden sipere kaçacak yer aradığı cesaret abidesi bir İslam fedaisi için zaferden başka bir not düşülmüş müdür acaba zamanın hatıra defterine? Ölüme meydan okunarak girişilen her savaş zaferle, her mücadele başarıyla sonuçlanmıştır her zaman… Savaş meydanlarında ölümün peşinde koşanlara övünç dolu bir hayatın yanı sıra, dünyanın efendiliği de bağışlanmıştır çoğu zaman… Ölümü, sevgilinin elinden hayat veren bir şerbet içimi tadında arzulayanlar, her iki cihanın mesut ve bahtiyar insanları olmuşlardır daima… İşte bundandır ki; damarlarında şehadet kanı fokurdayanlar, serde mücahitlik barındıranlar, gözlerinde cennet hülyası olanlar, rüyalarını yeşil kuşun kursağında görenler “savaşacak kadar genç, ölecek kadar yaşlı” olmuşlardır her zaman… Savaşçı ruhlarımız; düşmanlarımızın boyunlarına kılıcımızı indirmek, isyankâr başlarını gürzlerimizle ezmek, necaset bulanmış yurtlarını atlarımızla çiğnemek için savaş meydanlarını aramamalıdır sadece… Çünkü düşman sadece savaş meydanlarında çıkmıyor artık karşımıza… Ve düşman, eskisi gibi önümüzde mübarezeye çıkma cesareti gösterecek kadar da mert değil ne yazık ki… Düşman saflarını tahkim etmeye çalışan iblis, ordusunu bölüklere ayırmıştır bugün ve her bir bölük en şeytani oyun, hile, desise ve tuzaklarıyla örmektedir ağlarını… Ta cephe gerisinden savaşçı ruhumuzu köreltmek, cihad sevdamızın önüne başka sevdalar çıkarmak, şehadet arzumuzu dumura uğratmak, cennete olan özlemimizi dünyaya bağlılıkla değiştirmek ve sonuçta bizi içten çökertmek için nefsimize yönelik atışlar yapmaktadırlar durmadan… Bu yüzden de ölüme sevdalı savaşçılığımız, sadece görünen düşmanlara değil, asıl görünmeyen düşmanlara karşı tetikte olmalıdır her an… Zaman kaybetmeden gücümüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlamalı, buna yönelik araç–gereçlerimizi gözden geçirmeli ve savunmamızı güçlendirmek için surlarda açılmış olan gedikleri kapatmalıyız, henüz vakit varken… İman, takva, ihlas, İslam’a bağlılık kalelerimizi hiçbir zaman düşmana kaptırmamak için ölüm nöbetlerini tutmanın bugünden daha tezi yoktur artık. Dikkat edin; Allah yolunda düşmanı gözetleyen göz, cehennem ateşinden azad olan iki gözden biridir ve her birimiz o gözlere sahip olmak zorundayız bugün… Ölümü, şehadetle öldürüp Allah’a verdikleri sözlerinde durarak canını vermiş olan azizlerin ardından, sözlerini değiştirmeyip bekleyenlerden olma dilek, dua ve temennisiyle…
Naşit Tutar

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS