Okunmuş kalemim nerede? diye seslendi annesine delikanlı. Anne, bir yandan saatlerdir aradığı kalemi aramaya devam ediyor, bir yandan da göz ucuyla yelkovanla akrebin yarış turuna göz atıyordu. Kalemi bulma umudunu büsbütün yitirmişti. Son bir umutla hiç bakmadığı çekmeceyi açtı, yarım bir oh çekti.
Hamdullah Yıldız
“Okunmuş kalemim nerede?” diye seslendi annesine delikanlı.
Anne, bir yandan saatlerdir aradığı kalemi aramaya devam ediyor, bir yandan da göz ucuyla yelkovanla akrebin yarış turuna göz atıyordu. Kalemi bulma umudunu büsbütün yitirmişti. Son bir umutla hiç bakmadığı çekmeceyi açtı, yarım bir “oh” çekti.
Okunmuş kalemi bulmamıştı, ancak aynı kalemden bir deste kalem duruyordu çekmecede ve sınava yaklaşık bir saat kalmıştı. Bir çırpıda yolu hesapladı, yarım saatte sınava girecekleri yere rahat ulaşırlardı. Kalemlerden birini çıkardı. Besmele çekmeyi ihmal etmedi. İçindeki tedirginlik dinmek bilmiyordu. Çektiği "oh"un bir rahatlamadan öte bir anlam ifade etmediğinin farkındaydı. Çünkü okunmuş kalemi oğluna vermediğini biliyordu. Başvurduğu hile, sadece oğlunun stresini almaya yarayacaktı.
İçinden “ya ters teperse” diye geçirdi. Hâlbuki oğlu, sınav öncesi şekerin okutulmasını istemişti, ancak anne oğlunun kalemi sınav boyunca yanından ayırmayacağını düşünerek kalemde diretmiş, delikanlı da sonunda pes etmek zorunda kalmıştı. Anne yüreğinin derinliklerindeki nedamet duygularını gizleyerek:
“Oğlum, kalemini buldum!” dedi.
Bu sözle birlikte delikanlıyı bir rahatlama aldı. Az önceki tedirginlik, yerini zorlu bir savaştan galip ayrılan bir pehlivanın rahatlığına bırakmıştı. Yokuşa doğru çıkan umutlar bir anda düzlüğe inmiş ve tırıs giden umut atı, rahvan bir biçimde yol almaya başlamıştı.
Çok şeyin farkındaydı delikanlı. Çalışmamıştı, sınava hazırlıksızdı, ancak buna rağmen rakiplerinden şanslıydı. Çünkü nefesi kuvvetli bir hoca tanıyordu ve elinde bu hocaya az bir paraya okuttuğu kalemi vardı. “İki milyon öğrenciyle yarışmak zordur ama kaç öğrenci benim hocayı bilir, kaçında benim okunmuş kalemimden var?” diye düşündü. Yüzünde bir gülümseme belirdi.
***
Korku ve heyecan karışımı bir duygu içindeydi. Annesinin elinden aldığı kalemi, sınav giriş kartını ve nüfus cüzdanını cebine koydu. Annesinin özene bezene hazırladığı börekten iki üç dilim aldı ve annesiyle beraber dışarı çıktı. Alelacele arabaya doğru yürüdü. Arabanın ön kapısını açmıştı ki, annesi:
“Hayatta olmaz, bugün ben süreceğim!” dedi.
“Neden anne, ben her gün zaten sürüyorum. Ehliyeti alalı bir yıl oldu.”
“Hayır, katiyen olmaz. Sınava gidiyoruz, Allah muhafaza ya bir kaza olursa!”
“İyi de anne, sen sürerken kaza olamaz mı?”
“Hayır, hayır oğlum, çok karışık rüyalar gördüm.”
Annesinin inadını bilen delikanlı geri adım atmaktan başka çaresinin olmadığının farkındaydı.
“Tamam anne, sen kullan.” dedi.
Anne oğul, birlikte okula doğru yol almaya başladılar. Tam okula varmışlardı ki, delikanlı:
“Anne!” dedi.
“Söyle canım benim!”
“Keşke iki rekât namaz da kılsaydım.”
“Aslında iyi olurdu, sınav dönemlerinde kılmakta yarar var.”
“Sen niye hatırlatmadın anne?”
“Oğlum, kılacağını tahmin etmedim ki, neyse ben senin yerine iki rekât kılmıştım oğul. Neyse, bildiğin duaları oku.”
“Sadece Fatiha ve İhlas’ı biliyorum anne!”
“Onları oku, onları oku!”
Okula vardıklarında okulun önü ana baba günüydü. Her ebeveyn, bir rehber öğretmen kesilmiş, çocuklarına son taktikleri veriyordu. Ellerindeki kitapçıklardan bir şeyler okuyanlar, ringe gönderilecek boksöre son talimatı veren antrenör gibi son nasihatleri yapanlar… Kımıldanan dudaklar ve dualar… Dualar… Dualar...
Delikanlı son defa annesine sarıldı ve bahçede toplanan yarış atlarının arasına karıştı.
Kapı görevlileri sınava gireceklerin üstlerini aramaya, onları birer ikişer içeri almaya başlamışlardı.
Delikanlı, oldukça rahattı. Ne de olsa kimsenin tanımadığı nefesi kuvvetli bir hocası ve bu hocaya okuttuğu okunmuş kalemi vardı.
Tam okunmuş kalem, okuyan hoca hayallerindeyken görevlinin:
“Bu ne?” sesiyle, hayal dünyasından gerçekler dünyasına rücu etti.
“Kaleem!” dedi.
“Ben de biliyorum kalem de, bunun yasak olduğunu bilmiyor musun?”
“Hayır, nesi var ki?”
“Yasak kardeşim yasak, ÖSYM bu yıldan itibaren size kalem, silgi ve açacak veriyor.”
“İyi de ben bunu kullanmak istiyorum.”
Güvenlik görevlisi, “hayır” der demez kalemi kırıp çöp kutusuna attı.
Kalemin kırılması delikanlının hayallerinin kırılmasıydı bir anlamda, dünyasının kararmasıydı. Çöpe atılan sadece bir kalem değil, delikanlının geleceğiydi, umutlarıydı. Bir yıl boyunca çalışmayıp umudunu bağladığı kalem, kendini bilmez bir güvenlik görevlisi tarafından kırılıyor ve çöpe fırlatılıyordu. Sınav ve başarı artık hak getire. Sınava girip girmemek arasında bir tereddüt geçirdi. Alnında biriken boncuk boncuk terleri sağ elinin tersiyle sildi. Şansını denemekten başka bir çıkar yol olmadığını düşünüp salona doğru ağır adımlarla yürüdü.
Kitapçığı aldı, grubunu okumaya çalıştı. O da ne! Okuyamıyordu. Bilmediği bir alfabenin harfleriyle karşılaşırcasına sayfaları çevirmeye başladı. Çevirdiği her sayfa, bir öncekinden daha karmaşık, daha kasvetli geliyordu. Soru sayısına bakmak istedi. Sayıları okuyamadığını fark etti. İçinde patlamaya hazır yanardağ birden özgürlüğüne kavuştu. Gözyaşları sel gibi gözpınarlarından dökülmeye başladı. Kitapçığını ve optik okuyucusunu parçalayıp çöp kutusuna attı. Sınav görevlilerinden izin almadan hızla merdivenleri ikişer üçer inmeye başladı. Dışarı çıkar çıkmaz gözleri annesini aramaya başladı. Dışarıda bekleyen velilerin şaşkın bakışları arasında annesinin “oğluuumm!” sesiyle annesine yöneldi.
“Oğlum, ne oldu sana?”
“Anne, sınavım yalan oldu, okunmuş kalemle sınava giremedim.”
“Nasıl yani?”
“Anne, güvenlik görevlileri kalemimi kırıp çöpe attılar.”
Anne, birden sabahleyin çekmeceden çıkardığı kalemin okunmuş kalem olmadığını, içinden bir şeylerin ters gideceğini düşündüğünü hatırladı. Birden:
“Benim yüzümden, benim yüzümdeeeenn!” diye bir vaveyla kopardı.
Hamdullah Yıldız / İnzar Dergisi - Haziran 2016 (141. Sayı)
Anne, bir yandan saatlerdir aradığı kalemi aramaya devam ediyor, bir yandan da göz ucuyla yelkovanla akrebin yarış turuna göz atıyordu. Kalemi bulma umudunu büsbütün yitirmişti. Son bir umutla hiç bakmadığı çekmeceyi açtı, yarım bir “oh” çekti.
Okunmuş kalemi bulmamıştı, ancak aynı kalemden bir deste kalem duruyordu çekmecede ve sınava yaklaşık bir saat kalmıştı. Bir çırpıda yolu hesapladı, yarım saatte sınava girecekleri yere rahat ulaşırlardı. Kalemlerden birini çıkardı. Besmele çekmeyi ihmal etmedi. İçindeki tedirginlik dinmek bilmiyordu. Çektiği "oh"un bir rahatlamadan öte bir anlam ifade etmediğinin farkındaydı. Çünkü okunmuş kalemi oğluna vermediğini biliyordu. Başvurduğu hile, sadece oğlunun stresini almaya yarayacaktı.
İçinden “ya ters teperse” diye geçirdi. Hâlbuki oğlu, sınav öncesi şekerin okutulmasını istemişti, ancak anne oğlunun kalemi sınav boyunca yanından ayırmayacağını düşünerek kalemde diretmiş, delikanlı da sonunda pes etmek zorunda kalmıştı. Anne yüreğinin derinliklerindeki nedamet duygularını gizleyerek:
“Oğlum, kalemini buldum!” dedi.
Bu sözle birlikte delikanlıyı bir rahatlama aldı. Az önceki tedirginlik, yerini zorlu bir savaştan galip ayrılan bir pehlivanın rahatlığına bırakmıştı. Yokuşa doğru çıkan umutlar bir anda düzlüğe inmiş ve tırıs giden umut atı, rahvan bir biçimde yol almaya başlamıştı.
Çok şeyin farkındaydı delikanlı. Çalışmamıştı, sınava hazırlıksızdı, ancak buna rağmen rakiplerinden şanslıydı. Çünkü nefesi kuvvetli bir hoca tanıyordu ve elinde bu hocaya az bir paraya okuttuğu kalemi vardı. “İki milyon öğrenciyle yarışmak zordur ama kaç öğrenci benim hocayı bilir, kaçında benim okunmuş kalemimden var?” diye düşündü. Yüzünde bir gülümseme belirdi.
***
Korku ve heyecan karışımı bir duygu içindeydi. Annesinin elinden aldığı kalemi, sınav giriş kartını ve nüfus cüzdanını cebine koydu. Annesinin özene bezene hazırladığı börekten iki üç dilim aldı ve annesiyle beraber dışarı çıktı. Alelacele arabaya doğru yürüdü. Arabanın ön kapısını açmıştı ki, annesi:
“Hayatta olmaz, bugün ben süreceğim!” dedi.
“Neden anne, ben her gün zaten sürüyorum. Ehliyeti alalı bir yıl oldu.”
“Hayır, katiyen olmaz. Sınava gidiyoruz, Allah muhafaza ya bir kaza olursa!”
“İyi de anne, sen sürerken kaza olamaz mı?”
“Hayır, hayır oğlum, çok karışık rüyalar gördüm.”
Annesinin inadını bilen delikanlı geri adım atmaktan başka çaresinin olmadığının farkındaydı.
“Tamam anne, sen kullan.” dedi.
Anne oğul, birlikte okula doğru yol almaya başladılar. Tam okula varmışlardı ki, delikanlı:
“Anne!” dedi.
“Söyle canım benim!”
“Keşke iki rekât namaz da kılsaydım.”
“Aslında iyi olurdu, sınav dönemlerinde kılmakta yarar var.”
“Sen niye hatırlatmadın anne?”
“Oğlum, kılacağını tahmin etmedim ki, neyse ben senin yerine iki rekât kılmıştım oğul. Neyse, bildiğin duaları oku.”
“Sadece Fatiha ve İhlas’ı biliyorum anne!”
“Onları oku, onları oku!”
Okula vardıklarında okulun önü ana baba günüydü. Her ebeveyn, bir rehber öğretmen kesilmiş, çocuklarına son taktikleri veriyordu. Ellerindeki kitapçıklardan bir şeyler okuyanlar, ringe gönderilecek boksöre son talimatı veren antrenör gibi son nasihatleri yapanlar… Kımıldanan dudaklar ve dualar… Dualar… Dualar...
Delikanlı son defa annesine sarıldı ve bahçede toplanan yarış atlarının arasına karıştı.
Kapı görevlileri sınava gireceklerin üstlerini aramaya, onları birer ikişer içeri almaya başlamışlardı.
Delikanlı, oldukça rahattı. Ne de olsa kimsenin tanımadığı nefesi kuvvetli bir hocası ve bu hocaya okuttuğu okunmuş kalemi vardı.
Tam okunmuş kalem, okuyan hoca hayallerindeyken görevlinin:
“Bu ne?” sesiyle, hayal dünyasından gerçekler dünyasına rücu etti.
“Kaleem!” dedi.
“Ben de biliyorum kalem de, bunun yasak olduğunu bilmiyor musun?”
“Hayır, nesi var ki?”
“Yasak kardeşim yasak, ÖSYM bu yıldan itibaren size kalem, silgi ve açacak veriyor.”
“İyi de ben bunu kullanmak istiyorum.”
Güvenlik görevlisi, “hayır” der demez kalemi kırıp çöp kutusuna attı.
Kalemin kırılması delikanlının hayallerinin kırılmasıydı bir anlamda, dünyasının kararmasıydı. Çöpe atılan sadece bir kalem değil, delikanlının geleceğiydi, umutlarıydı. Bir yıl boyunca çalışmayıp umudunu bağladığı kalem, kendini bilmez bir güvenlik görevlisi tarafından kırılıyor ve çöpe fırlatılıyordu. Sınav ve başarı artık hak getire. Sınava girip girmemek arasında bir tereddüt geçirdi. Alnında biriken boncuk boncuk terleri sağ elinin tersiyle sildi. Şansını denemekten başka bir çıkar yol olmadığını düşünüp salona doğru ağır adımlarla yürüdü.
Kitapçığı aldı, grubunu okumaya çalıştı. O da ne! Okuyamıyordu. Bilmediği bir alfabenin harfleriyle karşılaşırcasına sayfaları çevirmeye başladı. Çevirdiği her sayfa, bir öncekinden daha karmaşık, daha kasvetli geliyordu. Soru sayısına bakmak istedi. Sayıları okuyamadığını fark etti. İçinde patlamaya hazır yanardağ birden özgürlüğüne kavuştu. Gözyaşları sel gibi gözpınarlarından dökülmeye başladı. Kitapçığını ve optik okuyucusunu parçalayıp çöp kutusuna attı. Sınav görevlilerinden izin almadan hızla merdivenleri ikişer üçer inmeye başladı. Dışarı çıkar çıkmaz gözleri annesini aramaya başladı. Dışarıda bekleyen velilerin şaşkın bakışları arasında annesinin “oğluuumm!” sesiyle annesine yöneldi.
“Oğlum, ne oldu sana?”
“Anne, sınavım yalan oldu, okunmuş kalemle sınava giremedim.”
“Nasıl yani?”
“Anne, güvenlik görevlileri kalemimi kırıp çöpe attılar.”
Anne, birden sabahleyin çekmeceden çıkardığı kalemin okunmuş kalem olmadığını, içinden bir şeylerin ters gideceğini düşündüğünü hatırladı. Birden:
“Benim yüzümden, benim yüzümdeeeenn!” diye bir vaveyla kopardı.
Hamdullah Yıldız / İnzar Dergisi - Haziran 2016 (141. Sayı)
Hamdullah Yıldız