1
Kabul edelim veya etmeyelim, bana göre üzerinde durup düşüneceğimiz kadar kayda değer bir okuma zafiyetimiz vardır. Tabii yeni bir şey değildir bu… Ve birçoğumuz da bunun farkındayız. Ama sadece farkındayız… İşin üzücü tarafı, bunun aslında en çok okuması gerekenler üzerinde müşahede ediliyor olmasıdır. Okuması gerekenlerden kastım, davetçiler ve onların öncüleri konumunda olanlardır. Tamam, toplumun geneline kıyasladığımız zaman durumumuzun o kadar da kötü olmadığını kabul edebiliriz belki, fakat biz bu açıdan değil “olması gereken” açıdan meseleye bakıp değerlendirmek durumundayız. “Olması gereken” açıdan baktığımızda ise, vahametin birçok boyutuyla ortaya çıkıp kendini gösterdiğini görmüş olacağız.
Okuma ilgi ve alışkanlığımız daha çok ibtidai ve rastgele – düzensiz bir okumadır; bilinçli, programlı, seçici ve sistematik değildir. Meleke halini alma derecesinden bir hayli uzaktır. Okumaya su ve ekmek gibi bakmıyoruz, temel ihtiyaçlar arasında değerlendirmiyoruz. Bu da bizi – farkında olalım ya da olmayalım- okumaya karşı müstağni bazı duygu ve yaklaşımlar içine sürüklemektedir. Dolayısıyla zaaflı bir okuma anlayış ve bakışıyla karşı karşıyayız. Bu cümleden, mesela okurken, okumayı düşünce ve tefekkürle derinleştirip kalıcı hale getiremiyoruz, belki de bunu hiç düşünmüyoruz. Aynı şekilde okumayı hayata, yaşamaya ve mücadeleye dair çözümsel prensip ve ameli programlara da dönüştüremiyoruz. Okuyorsak şayet okumayı satırlarda ve kitabın kapakları arasında bırakıyoruz, oradan çıkarıp anlamlı eylemlere, salih işlere çeviremiyoruz. Bu da planlı ve şuurlu değil, rastgele bir okuma anlayışımızın olduğunu göstermektedir.
Öte yandan okumayı değil konuşmayı seviyoruz, ya okumuyoruz ya da az okuyor ama Allah var çok hem de pek çok konuşuyoruz. Okuma ve dolayısıyla bilgiye dayanmayan bir konuşma ise genellikle boş bir konuşma olarak değerlendirilir. Bu açıdan ekseriyetle boş konuşuyoruz. Boş konuşmanın potansiyel bir günah ve vebal deposu olduğunu söylememe gerek bile yok. Ama işin o tarafına girmeyeceğim onu Allah korkusu ile atan kalplere havale ediyorum.
Hep söyleyip yazıyoruz Kuran’ın ilk emri “oku”dur diye. Böyle diyoruz ama meseleyi bir ibadet anlayış ve şuuruyla ele almıyoruz, belki de alamıyoruz. Yani “namazı kılın… Orucu tutun… Zekâtı verin… Hacca gidin…” emirlerinde olduğu gibi bir hassasiyet ve duyarlılıkla meseleye yaklaşmıyor yaklaşamıyoruz. “Oku”manın da namaz ve dua gibi yapılması emredilen ibadetlerden bir ibadet olduğunu, aynı onlar gibi mendup, sünnet, vacip ve farz olarak taabbudi derecelere ayrıldıklarını, an ve zamanların bulunduğunu nedense hiç hesaba katmıyoruz. Kitle psikolojisinin yanında toplumumuzun birkaç asırdan beridir yaşadığı ilim, irfân mahrumiyetinin bu mesele üzerinde mutlaka etkisi vardır. Ne olursa olsun mevcut imkânları değerlendirmek suretiyle bu hastalıklı anlayışı bir an önce atlayıp aşmak durumundayız.
2
“Yarım doktor candan yarım hoca imandan eder” diye meşhur bir söz var. Çoğumuz bunu biliyoruz gelin bildiğimiz bu sözü başka bir sıkıntımızın çözümü için anahtar yapalım. Yine okumayla ilgili bir sıkıntı…
Gerçekten biraz bir şeyler okuyup yarım âlim olanlar eş zamanlı olarak başkasını beğenmeme havasına girerler. Nereden çıkarıyorsun demeyiniz! Kendimizden biliyoruz. Az veya çok her birimiz bunu çokça tecrübe etmişizdir. Bu yüzden kendi yazdıklarından ve düşüncelerinden başka doğru bilmeyenler ve de kabul etmeyenler, tabiatıyla başkalarının yazıp düşündüklerine de değer affetmezler. Bu bakımdan toplum olarak biz yarım doktor ve yarım hocaya çok benzeriz. Maalesef toplum olarak böyle bir kompleksimiz var. Ve yine maalesef bu kompleksin toz-tebarı bu ülkenin okumuş veya okuma alışkanlığını edinmiş kesimine de konmuş. Hatta bu kompleks bu kesim üzerinden daha fazla müşteri bulunmaktadır. Bunu geçiyoruz. Bizi üzen İslam davasının mensupları olarak bizim de böyle bir tehlike ile karşı karşıya oluşumuzdur. Az ya da çok her birimizde bundan biraz bir şeyler var gibi… İnsan karşılaşınca, yaşayınca daha net anlayıp idrak eder. Birkaç kitap okumakla çok şey bildiğimizi zannederiz veya zannetmeye başlarız. Ancak bununla nasıl bir felaketin kapısını açtığımızı anlamayız. Böylece karakter tekâmülü dediğimiz yolun üzerine bizzat kendimiz engeller koyuyor önümüzü kendi amelimizle, anlayışımızla kapatmış oluruz da farkında olmayız. Musibetlere giden yolların biri buradan geçer. Aşamadığımız anlayışımızdan olacak ki okuyup da anlamadığımız bazı kitapları veya yazıları anlayamadığımıza değil de kalkıp o kitapların veya yazıların hanesine kusur olarak kaydederiz. Böyle bir vaziyet… Bence çözüm kolay ve bir o kadar da açıktır…
Sohbetimizi/yazımızı bir hadis-i şerifin farklı bir yorumu ile noktalayalım istiyoruz. Bir Müslüman olarak dahası “usve” (örnek) olmaya aday bir davetçi olarak “iki günü birbirine denk olan zarardadır.” Hadis-i şerifini bir kez daha ama bir kez daha okuma ve anlamaya tabi tutmalı ve okumalarımızdan asla usanıp kaçmamalı, kaytarmamalıyız. Okuma ve anlamaya dair alternatif ve çeşitli pencereler/açılar/boyutlar açmak suretiyle çabamızı derinleştirebilmeliyiz.
İki günün birbirine denk olmaması demek sonraki günün bir önceki günden daha iyi ve faydalı geçmiş olması demektir. Yani YARINımızın bu günümüzden daha mükemmel daha verimli daha dolu ve bereketli olması demektir. Siz de fark etmiş olmalısınız, bu hadisin verdiği manalardan biri doğrudan doğruya tekâmül konumuna işaret edip parmak basmaktadır. “İnsanı kamil”e giden yolun yöntemlerini öğretmektedir. Çünkü yarınımızın bugünümüzden iyi olması sonraki günümüzün de yarınımızdan daha iyi olması sonucuna götürecektir bizi… Dolayısıyla böyle diri bir şuur ile yapılacak yürüyüş tedrici bir üslupla kemalin zirvelerine kadar taşıyacak bizleri…
İslam’ın talim ettiği bu fıtrî anlayış sadece ferdin kemalini esas almıyor, ferdle birlikte cemaat ve toplumu da kemale doğru itip yönlendiriyor. Bir aileyi, bir cemaati ya da bir toplumu erdemli özelliklerle donatan, onları oluşturan bireylerin bu özellikleri taşıyor olmalarıyla alakalı bir husustur. Binayı muhkem ve mükemmel kılan sadece ustanın sanatkârlığı ile izah edilemez. Binayı bina yapan temel ve detay malzemeleri de hesaba katmak gerekir.
Bu muazzam anlayışı ders veren İslam elbette bir işin yol ve yöntemlerini de hazırlar, hazırlamaya müstaittir. Biz bugün birçok şeyi bilmiyor olabiliriz ama bu demek değildir ki bu böyle devam edecek. Hayır, gelecekte (yarın mesela, on yıl, yirmi, otuz veya elli yıl sonra) yeni imkânlar ortaya çıkacak ve bizim bugün çözemediğimiz, üstesinden gelemediğimiz problemler çözüme kavuşacaktır.
Bazı âlimler bu ve benzeri hadisler ışığında ümmetin istikbali ile ilgili büyük müjdelerde bulunmuşlardır. Bu yaklaşım aynı zamanda ye’s ve ümitsizliği zîr ü zeber eden atom kudretinde etkili bir anlayış ve yaklaşımdır. Ferdi, cemaatsel ve bu ikisine bağlı olarak toplumsal çıkmazlarımız, açmazlarımız ve imkânsızlıklarımız olsa bile bu bugünün kaçmazları olur; yarının ne getireceğini ise ancak Allah bilir. Hadis-i şerifin bundan başka anlamları da var ve olabilir ama bir de işin bu tarafından meseleye bakalım istedim. Burada hatırda tutulması gereken husus söylediklerimizin ekseriyeti okuma ile alakalı söz ve tespitlerdir.
Bir tüccarın “bugün kazancım ne oldu?” diye kendine ve ailesine tevcih ettiği soruyu biz şöyle formüle edebiliriz.
“Bugün Allah için ne yaptın?” Gelin bu soruyu sonucu bereketli sistematik bir okuma, yaşama anlayışıyla taçlandıralım. Var mısınız?
Allah’a emanet olunuz.
Muhammed Şakir / İnzar Dergisi – Ocak 2015 (124. Sayı)
Muhammed Şakir