Doksanlı yılların kasvetli günleriydi. Zulüm bulutlarının her tarafı çepeçevre kuşattığı, Müslümanların üzerine öfke ve kin yağmurlarının yağdığı zamanlardı. Firavunun askerlerinin, sokaklarda, evlerde, Hz. Musa’yı aradıkları gibi, modern firavunlar da, Musa’nın davasını omuzlananları arıyordu sokak sokak, ev ev, okul okul, cami cami. Firavun torunları aralarındaki kavgayı bırakmış, ırkları, dilleri farklı olmalarına rağmen, Müslümanların sesini kısmak, İslam’ı insanların yaşamlarından, sokaklarından, caddelerinden, okullarından, işyerlerinden ve nihayetinde zihinlerinden sökmenin gayreti içerisine girmişlerdi. Öyle ki, bırakın bir insanın Müslüman olarak yaşamasını, İslami bir sembole dahi tahammülleri kalmamıştı. Aç kurtların kan kokusu alması gibi, onlar da havadan Müslüman kokusu alıyorlardı.
Bu zalim güruhun en çok düşmanlık ettikleri mekanların başında camiler geliyordu. Gündüzleri firavun askerlerinin gündüz vardiyası, Müslümanları zindanlara tıkıyor, geceleri de, gece vardiyası onları katlediyordu. İkisi görünüşte düşman gibi gözükseler de anlayışta aynıydılar. İkisinin de hedefi İslam’ın ve Müslümanların kökünü kazımaktı. Firavun torunlarının unuttukları bir şey vardı ki, firavunlar var oldukça Musalar da var olacaklardır.
Firavunun gündüz vardiyasındaki askerleri, camilerden öğrencileri ve onlara ders veren hocaları topluyorlardı. Sandalyede kelepçeledikleri hocalarına tüm öğrencilerin teker teker tükürmesi için onlara emirler yağdırıyor, bunu reddeden o küçük yaştaki çocukları dayaktan geçiriyorlardı. Kendilerince böyle yapmakla hocaları ders vermekten alıkoyacak, öğrencilerin de camiye gitmelerine engel olacaklardı. Ve gerçekten de başardılar. Tüm camilerde Kuran eğitimi durdu. Kuran kursları kapandı. İmam hatiplerde öğrenci kalmadı. Ama bu geri zekâlı ahmakların unuttuğu bir şey vardı. Bu dinin sahibi Allah’tır. Ve istese bu dini bir zalimin eliyle dahi galip kılabilir.
Bir seydamız vardı. Dedi ki biliyor musunuz binlerce Müslümanın zindanlara girmesinin hikmeti nedir? Bakın dedi, eğer içlerinde çeşitli meslek dallarından insanların bulunduğu bu kadar insana biz deseydik ki, haydi işinizi bırakın gelin sizlere İslami ilimler öğreteceğiz. Acaba kaç kişi işini bırakıp gelirdi. Haydi diyelim ki, 15- 20 bin insanın hepsi bu teklifimizi kabul etti. Bunca insanı alacak bir mekanı nasıl bulacaktık. Hadi diyelim ki onu da bulduk. Bunların yeme, içme, ısınma, elektrik, su vs. ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaktık? Bakın bugün bu kadar insan, bu zindanlarda İslami ilimleri tahsil ediyor. Dışarıda firavun askerleri terör estirirken, içeride onlar tüm bu korkulardan emin bir şekilde ilim tahsil ediyorlar. Dışarıda bunu yapanlar, vahşi işkencelerden geçirilirken, onlar hücrelerinde özgürce bu ilimleri tahsil ediyor. Yiyecekleri ayaklarına kadar geliyor. Yemek yapma vs ile de vakit kaybetmiyorlar. Onların her türlü hizmetleri gardiyanlar tarafından yerine getiriliyor. Sanki şunu diyordu gardiyanlar: Siz ilimle uğraşın biz sizin hizmetinizi yaparız. Askerler de kimse onları rahatsız etmesin diye nöbet tutuyor. İşte bakın, normalde 10 yılda tamamlanabilen İslami ilimler eğitimini, bu insanlar birkaç sene zarfında bitirebiliyorlar.
Dışarıda İslami ilimleri yasaklayanları Allah rezil rüsva etti. Onların elleriyle, onların yasakladıkları ilimlerin eğitiminin yapıldığı mekânları açtırdı. Tıpkı Musa (as)’ı öldürmek isteyen firavunun kendi eliyle kendi katilini büyütmesi gibi.
Firavunun gündüz vardiyasının alıkoyduğu bir genç de Amr B. Cemuh’umuzdu. Amr iki ayağından özürlü olan, yanlış hatırlamıyorsam 16-17 yaşlarında bir gençti. Mahallede herkes O’na “Kopo” diyordu. Çocuklar onu taşlıyor, alay ediyor ve kaçıyorlardı. Amr iki ayağından rahatsız olduğundan dolayı, bastonuyla onların peşinden koşamıyordu. Çocuklar da bunu bildiği için, onlar da kaçmıyordu. Amr camiye gelip İslami hizmet yapan insanlarla tanışınca dünyası değişti. Çünkü oradaki insanlar onun özürlü olmasına hiç aldırış etmiyorlardı. Bilakis ona ekstra rahmet ve şefkat gösteriyorlardı. Amr artık camiden çıkmaz olmuştu. Boş vakitlerinin hepsini camide ve İslami hizmetle geçiriyordu. Firavun askerlerinin gündüz vardiyası, Amr’ın ders aldığı camideki tüm hocalarını toplamıştı. Camide ders verecek kimse kalmamıştı. Firavunun askerlerinin gündüz vardiyası, üstlerine tüm camilerde eğitimin durdurulduğu müjdesini vermişlerdi. Ama o da ne? Haber kargaları, bir camide eğitimin devam ettiği haberini getirmişlerdi. Bu imkânsızdı. Çünkü ders veren hocaların tamamı yakalanmıştı. Hemen o camiye bir baskın yaptılar. Orada ders veren Amr’ı görünce şaşırdılar. Çünkü Amr ders verecek kapasitede biri değildi. Daha önce de hiç ders vermemişti. Hep ders almıştı. Amr’ı alıp götürdüler. Kendisinin özürlü olduğundan dolayı bu defa ona bir şey yapmayacaklarını, ama tekrarlanması durumunda asla tolerans tanımayacaklarını tehditkâr bir şekilde ona söylemişlerdi. Defalarca onu alıkoymalarına rağmen Amr bundan vazgeçmedi. En sonunda onu da hocalarının yanına gönderdiler.
Amr’ın babası bu duruma çok sinirlenmişti. Defalarca oğlunu uyarmıştı oysaki… Ama kalbi Allah için atan Amr, tıpkı Musab bin Umeyr gibi, Halık’a isyan noktasında hiçbir mahluka itaat etmemişti. Babasının sinirlenmesi, ona olan öfkesinden zinhar değildi. Ona olan şefkatinden ve onun da özürlü olmasından dolayıydı. Babası oğluna o kadar üzülmüştü ki, yıllarca zindandaki oğlunun ziyaretine gitmemişti. Amr, zor şartlar altında olmasına rağmen, hocalarıyla birlikteliğinden çok memnundu. Daha önce onlarla sohbete doyamadığı hocalarıyla şimdi gece gündüz beraberdi. Amr İslami ilimleri tahsil etmeye başlamış ve bunda da epey bir mesafe kat etmişti. Babasının onu ziyarete gelmemesine çok üzülüyor ona dua ediyordu.
5 yıla yakın bir zaman sonra, firavunun gündüz vardiyası, kendilerinden özür dilemeleri karşısında tüm hocaların serbest kalabileceklerini söylediler. Medrese talebeleri, hocaları bunu reddettiler. Çünkü özür dileyecek bir şey yapmamışlardı. Amr’ın özründen dolayı, onu bundan muaf tuttular. Çünkü Amr için bu medresede eğitim görmesi çok sıkıntılıydı. Hocaları Amr’a, kalbiyle değil, diliyle onların istediği sözü söylemesini salık verdiler. Amr ise bunu şiddetle reddetti. En son gün. Özür dileme süresinin biteceği 17:30’dan yarım saat öncesine kadar, Amr fikrini değiştirmemişti. Amr’ın hocası Amr’a, ey Amr sana gitmeni emrediyorum deyince, hayatı boyunca hocasına saygısızlık yapmayan Amr, bu emri yerine getirdi ve firavunun gündüz vardiyasının yanına gitti. Ona özür dilemesini, pişmanlık duyduğunu söylemelerini istediler. Amr ise, ben camiye gittim ders aldım ders verdim yanlış bir şey yapmadım demekle yetindi. Zaten oraya da hocasını kırmamak için gelmişti. Üç defa aynı cevabı verdi. İçlerinde, Amr’ın haline bakıp ona acıyan biri, yaz kızım, Amr özür diledim pişmanım dedi. Oysa Amr’ın ağzından öyle bir kelime çıkmamıştı.
Amr yıllarca kaldığı medreseden icazet alıp çıktı. Ama babası, aradan yıllar geçmesine rağmen ona halen kırgındı. Amr talebe olarak girdiği medreseden seyda olarak çıktı. Babası ise Amr’ı ayağından rahatsız olan eski kopo olarak görüyordu. Babası bazen oğlu Amr’la beraber bir yerlere gidiyordu. Amr’ı görenler ayağa kalkıyor onu başköşeye buyur ediyorlardı. Babasıyla gittiği meclislerde herkes Amr’ın önünde kalkıyor ona hürmette kusur etmiyorlardı. Babası bu işe bir anlam verememişti. Acaba bir hayal miydi gördükleri, yoksa gerçek mi? Bu insanlar oğlu için mi ayağa kalkıyordu. Dünün koposu olan Amr, seyda mı olmuştu. Buna ihtimal vermiyordu. Gel zaman, git zaman, Amr’ın babası artık anladı ki, artık oğlu kopo değil, Seydaye Molla Amr’dı. Bunu anlayan babasının onca yıllık kırgınlığı da geçmişti. O ana kadar babasını fazla kimse tanımıyordu. Herkes babasıyla tanınırken, babası oğluyla tanınıyordu. Herkes ona Molla Amr’ın babası diyordu. Bir gün ona sordum. Amca oğlun Amr ile aran nasıl? Diye. Ondan öyle bir cevap aldım ki, bu yaşıma kadar hiçbir babanın evladı için böyle bir söz söylediğine şahit olmadım. “ben oğlum Amr’ın ayakkabısından su içerim”
Topyekûn firavun askerleri, gece ve gündüz vardiyaları Kur’an’ın sesini, İslam’ın sesini coğrafyamızdan söküp almak istediler. Ama bunu başaramadılar. Bunu başaramadıkları gibi, oğullarının ayakkabılarından su içebilirim diyecek kadar saygı ve hürmet görülen binlerce alimin yetişmesine zemin hazırladırlar. Evet, firavunların bin yıl sürecek dedikleri iktidarları birkaç yıl dahi sürmedi. Şu an Amr, sokaklarından, caddelerinden İslam’ı söküp atmak istedikleri o sokak ve caddelerde izzetli ve onurluca geziyor. O’na bunu reva görenler ise zillet ve alçaklık içerisinde esamaleri bile okunmamaktadır. Bunlardan ölenler berzah aleminin karanlık dehlizlerinde Allah’ın görevli melekleri tarafından sorguya çekilmekte, hayatta kalanları ise karanlık hücrelerde rezil ve hor bir şekilde günlerini geçirmektedirler.
Rabim Amr’larımızın sayısını arttırsın. Onlara bu zulmü reva gören firavunların gece ve gündüz vardiyalarını, ataları firavunun akıbetine duçar etsin inşallah.
Mühacid Haksever
Mühacid Haksever