İslam’ın insanlara anlatılmasının ve ulaştırılmasının temel iki yol ve usulü vardır ki bunlar Davet ve Tebliğdir. Belki davet ile tebliğ çoğu kimse tarafından aynı kabul edilmektedir. Fakat hakikat böyle değildir. Tebliğ ile davetin ortak ve ayrı yönleri söz konusudur.
Tebliğ; Ulaşılması gereken en son noktaya ulaşmayı, mesajı en son yer ve kişiye ulaştırmayı, mesajı duyurmayı ifade eder. Tebliğ, risaletin-mesajın insanlara ulaştırılması suretiyle onların bununla adeta baliğ hale gelmeleridir. İyi ile kötüyü birbirinden ayırt edebilecek akli ve kalbi melekeye sahip olan kimseye “bâliğ” adı verilir. Yani bu kimse artık varması gereken noktaya varmış, sorumluluk altına girmiştir.
Tebliğde mesajın, tebliğci bir zat aracılığıyla ulaşması temel bir kaidedir. “sana düşen apaçık bir tebliğdir” ayetinde geçen “Mübin” Rasulullah’ın (sav) kendisidir. Çünkü Mübin, açık, zahir ve somut olarak ortaya çıkan manasındadır. Bu da ancak tebliğ eden şahıs üzerinden tahakkuk eder. Buna göre İslam mesajının şahıstan soyut bir şekilde bir kimseye ulaşması davettir ama tebliğ değildir. Çünkü bunun tebliğ olabilmesi için tebellüğ edenin tebliğ edeni görmesi, tebliğ ettiği mesajın pratiğini kalbi ve ruhi yansımalarını net bir şekilde tebliğcinin üzerinde müşahede etmesi gerekir. Eğer mesaj bunun dışında bir yolla örneğin mektup, duyuru v.s ulaşmışsa bu davettir, tebliğ değildir.
Tebliğ eden bir şahıs üzerinden gitmesi durumunda tebliğ, Mübin vasfına haizdir. Çünkü ancak bu yolla mesajın pratiğinin, nazari ile ameli yönünün açık ve kesin bir şekilde müşahede edilmesi mümkündür. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’de “Onlar ki risaleleri tebliğ ederler”(Ahzap:39) buyrulur. Yani risaleler ancak tebliğ ile karşıdakini bâliğ hale getirir, onu sorumluluk altına sokar. Kendisine tebliğ yapılmayan kimse adeta bâliğ değildir.
Allah (c.c), “Rasul-elçi göndermedikçe bir kavmi azaplandıracak değiliz” buyurur. Burada dikkat edilirse risalete-mesaja değil, rasule vurgu vardır. Bu da tebliğin ancak resul ve onun varisi tebliğciler eliyle olabileceğini hükme bağlıyor.
Davet bir çağrıdır. Buna icabet etme sorumluluğu vardır ancak bunun sorumluluğu tebliğe göre daha zayıftır. Çünkü davette iddia boyutu vardır ve bu iddianın ameli olarak, pratik olarak ispat edilmesi gerekir. Peygamber (sav), “davet edildiğinizde icabet ediniz” (Buhari-Müslim)buyurur. Buradan da anlaşılıyor ki tebliğde mesajı insanlara ulaştırmak, davette ise insanları hakkın sofrasına çağırmak vardır. Davete icabet etmeyen kimse, buna icabet etmediği için sorumludur. Ancak gerçek sorumluluk tebliğ ile meydana gelir. Çünkü insanın kendisine geleni reddetmesi edepsizliktir. Hak Teâlâ rahmeti gereği insanların sorumluluk altına girmeleri için tebliği esas almıştır.
Davetçi, davet ettiği yerin ve toplumun şartlarını dikkate almak zorundadır. Kime, nerede, neyin anlatılması gerektiğine, mesajın hikmetine dikkat etmek zorundadır. Tabiri caizse davette, davet edilenin damak zevkine hitap etmek zarureti söz konusudur. Buna mukabil tebliğde mesajın tam ve net ulaşması asıldır. Burada tedrice dikkat edilir.
Davette, davetçinin tercihi ön plandadır. Fakat yine de Allah (cc) bunun güzel ve lezzetli olmasını, iddiasını ispat etmeye yardımcı olmasını buyurur. “Allah’ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır”(Nahl:125) ayeti bunu ifade ediyor. Buna göre davette bulunan kişi davet ettiği kişinin lezzet alacağı, aşina olduğu hususlara öncelik vermelidir. Hikmet, bir şeyin sırasına ve yerine ve maksadına uygun olmasını ifade eder. Hikmet, atlamadan ve zorlamadan her şeyin sırasına ve yerine uygun bir şekilde yerleştirilmesidir. Allah’ın Aziz ismi ekseriya Hakiym ismi cemiliyle birlikte geçmektedir. Burada Hakk şu mesajı vermektedir, “Ben Aziz olduğum, her şeye kadir olduğum, mutlak güç ve otorite elimde olduğu halde tasarruflarımı sırasına ve yerine uygun bir şekilde icra ederim.” Buna göre hikmet davetin, tedriç de tebliğin esasıdır. Tebliğ eden kimse tedrice riayet ederek neyi, nerde tebliğ edeceğine dikkat emelidir. Nitekim peygamberlerin hayatı, tarihi seyir içinde bu manada tedrice en güzel misaldir. Çünkü her bir peygamberin mücadele yönü ayrıdır ve bütün bunlar birlikte son Peygamberin mesajını teşkil etmektedir. Yani Peygamber (sav), tebliğ ve davet silsilesinin son halkasıdır, bu silsile onunla tamama ve kemale ermiştir. Kendisinden önceki peygamberlerin tebliği Onun için ve bizim için tedricin birer halkasıdır.
Peygamber (sav), “Benim misalim yemek sofrası hazırlayan o kimse gibidir. Gelen ondan yer, gelmeyen ondan yemez.” Bu, davetin en veciz tanımıdır. Fakat Peygamber (sav) insanları davet etmekle kalmamış aynı zamanda onlara tebliğ de etmiştir. Örneğin Rasulullah’ın Taif’e gitmesi davetten ziyade bir tebliğ hareketidir.
Peygamber (sav) tebliği esas aldığı için veda hutbesinde üç defa “Tebliğ ettim mi?” diye sormuş “Evet” cevabını alınca da üç defa “Şahit ol ya Rab!” diyerek bundan memnuniyetini ifade etmiştir.
Bu konuda şu temel kaideler ortaya konulabilir;
-Davette hikmet, tebliğde tedriç esastır.
-Davette çağırmak, tebliğde gitmek esastır.
-Davette sofrayı davetçi hazırlar ve davet edilenin damak zevkini dikkate alır. Buna mukabil tebliğde mesajın net ve anlaşılır bir şekilde ulaşması esastır.
-Tebliğde genel ve rasgele bir konu anlatılabilir, Fakat davette uzmanlık esastır ve özel durumlar söz konusudur.
Nebevi hareket metodu konusunda eser telif eden hemen hemen bütün müellifler burada sadece Rasulullah’ın hayatını Mekke ve Medine dönemini esas almış ve Nebevi daveti bundan ibaret zannetmiştir. Oysa nebevi tebliğ metodunda bütün Peygamberlerin hayatı esas alınmak zorundadır. Nebevi tebliğin sadece Mekke ve Medine dönemlerinden ibaret zannedilerek hazırlanan eserler, bunları okuyarak yetişen nesillere son derece dar ve kalıpsal bir zihinsel yapı kazandırmıştır. Bu da Müslümanlar arasında metot tartışmalarından kaynaklanan ciddi ihtilafların ortay çıkmasına sebep olmuştur. Bu şekilde örneğin Muhammed Munir Gadban’ın “Nebevi Hareket Metodunu” ve Ramazan el-Buti’nin “Fıkhussiyre”sini okuyan kimse İslami davet ve tebliği tamamen Mekke ve Medine dönemleriyle sınırlandırabilmektedir. Oysa Kur’an-ı Kerim’de kıssaları geçen bütün Peygamberlerin hayatı İslami davet ve tebliğe dair hayati hükümler içermektedir. Hem davetçinin hem de tebliğcinin bir bütün olarak bunları bilmesi şarttır.
Nebevi hareket metodunu sadece Mekke ve Medine dönemlerine hasredenler farkında olmadan hareket metodu konusunda ihtilafa yol açıyor. Çünkü Nebevi hareket metodunu sadece bu iki merhaleden ibaret bilen kimse kendisinin içinde bulunduğu durumu bu iki merhaleden birine uyarlamak zorunda hissediyor, bunun dışında bir merhaleye tamamen karşı çıkıyor. Dünyada ne tam olarak Mekke ne de tam olarak Medine’ye benzeyen yerlerin olduğu göz önünde bulundurulursa bunun nasıl bir sıkıntıya yol açtığı daha iyi anlaşılacaktır.
Nebevi hareket metodu, davet ve tebliğ, Kur’an-ı Kerim’de geçen bütün Peygamberlerin hayatlarının toplamıdır. Hareket metodu, davet ve tebliğ bütün Peygamberlerin hayatı esas alınarak belirlenmelidir. Aksi takdirde metot tartışmaları ve bundan kaynaklanan ihtilaflar Müslümanlar için çok ciddi sorunlara sebep olacak, daha işin başında ciddi güç ve enerji kayıplarına yol açacaktır. .
Abdurrahim Güneş / İnzar Dergisi – Aralık 2013 (111. Sayı)
Abdulhakim Sonkaya