İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Mâvi Zindânda Bir Gurûb Vakti...

2016-06-18
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Yazmak için önce durmak, susmak ve durulmak ve dahi duygulanmak lazım… Zamanın ruhunu yakalamak; içinde bulunduğu ân’ı çok iyi okumak,mucibatını anlamak; acı-tatlı bütün boyutlarıyla yaşamak ve farkında olmak lâzım…
“O, iman edip sâlih ameller işleyenlerin duâlarına icâbet eder ve fazl-ı kereminden daha ziyâde lütfeder.” (Şurâ Sûresi,26)

“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” (Müslim, Zühd,1)

“Cennette yay kadar bir yer, üzerine Güneş’in doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.”

 “Allah’ım! Gerçek hayat ancak âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikak, 1, 51, cihâd, 5-6)
                                              
Yazmak için önce durmak, susmak ve durulmak ve dahi duygulanmak lazım… Zamanın ruhunu yakalamak; içinde bulunduğu ân’ı çok iyi okumak,mucibatını anlamak; acı-tatlı bütün boyutlarıyla yaşamak ve farkında olmak lâzım… Yazmak, gönül âleminde tebellür eden hissiyatı ibârelere sığabildiği kadarıyla satırlara yansıtmak ve aynı mana’ya âşinâ çile dostlarıyla paylaşmaktır… Mektûb ise hususi mana’da yazıldığı ân’a mahsus tehassüsâtın hulasâ-i kelâmıdır… Mektûb, bir anlık teveccühatın in’ikâsıdır; yaşanan o anlık duygu selinden kâğıda düşen sadece bir damladır… Zira tamamını yazmaya takat yetmez; kimse de okumaya tahammül etmez… Tıbkı kabir ehli gibi, herkes kendisine mahsus ahvâli yaşar; kimisi gülerken, kimisi de gözyaşı döküp ağlar…

Bazan müşâreket-i ahval mevzu bahis olsa da, herkes kendi ahvâline mensubdur… Ahvâl-i insan ân be ân değişir durur; bazan suskun ve durgundur; bazan neşeli; bazan da mahzundur… Mâvi zindânda akşama doğru gün batımı kareye düşen en son notlar ve yansımalar: Günün son ışıkları da gözden kaybolurken bu satırları karalıyorum… Arada pencereye bakarak yavaş yavaş çekilen son aydınlığı izliyorum… Ufukda kaybolmaya yüz tutan akşam güneşi hızla sarıdan kırmızıya munkalib olurken, aydınlık da giderek yerini karanlığa terkediyor… Ölümün beş rengini temsil eden mavi zindanda, her günün akşamı hasret vaktidir… Adetâ dünyâ’ya vedâ saati gibi, tahammülü zor hasret sancıları çekilir… Batan güneşle birlikde zindanın rengi değişir; zamân ve mekân hızla karanlığa gömülür… Her akşam vakti insan sanki biraz daha ölür… Akşama doğru zindânın ağırlığı iyice artar… Adetâ tonlarca demir ve beton kütle mahbusun üzerine yığılır da insan bu ağırlığın altında çaresiz kalır… Zindânda gün batımı tarifi imkânsız duygular yaşanır; bu duygular ne yazıyla ne de sözle anlatılır… Mavi zindân’da her akşam ölümün farklı bir rengi vardır… Zaten zindan hayatla memat arasında bir fasıladır…

Esâret, mevtin ikiz kardeşi gibidir; ölüm, bütün renkleriyle zindanda mütecellidir… Mavi zindan, hüzün, hasret ve hicran vadisi, sessiz bir ölüm dehlizidir… İnsan zindanda ân be ân ölür ve dirilir; aslında ne ölü ne de diridir… İkisinin arasında acâib bir hâldedir… Zindanda gün batımı âdeta ölüm vaktidir… Zindana ağır bir kasvet çöker; zaman ve mekân sanki kaybolur gider; mahbus kendini yapayalnız, garip ve çaresiz hisseder… Zindanda gece sükût hengâmıdır; sessiz ve sözsüz kendi vicdanıyla başbaşa konuşma zamanıdır… Acıyı, ayrılığı, yalnızlığı; hüzün, hasret ve hicrânı yaşamak; iliklerine kadar esâret çilesini duymak ve kaybın farkına varmakdır… Zindanda gece, tarifi zor bir zamandır… Yalnızlık, acı ve ızdırap insanı çepeçevre sarıp kuşatır; bazan dayanılmaz hasret sancıları yaşanır; hatırladıkça da çoğalır ve ağırlaşır… Derken yeniden hayâl ummanına yelken açılır… Hayâl denizinin dalgaları arasında ân’dan mâziye, bazan da mechûl bir âtiye doğru muhayyel bir yolculuk başlar… Her mahbus, tıbkı kabir ehli gibi, kendi mâzisine mütenâsib bir hâl yaşar…

Hayatın, binden bire mâvi zindân’da esâret gerçeğinin en dehşetli resmi çizilir; tıbkı ölüm acısı gibi, esâret sancısı niliklerine kadar hissedilir… Adeta ölmeden önce ölüm bütün renkleriyle müşâhede edilir; suretâ mâvi zindan dünyanın bittiği yerdir; artık maddeden manâ’ya ve suretten öteye intikal edilir… Mavi zindân’da geçen zaman sanki berzahda bekleyişdir.

Mâvi zindânda berzah âlemine mahsus acaib hâller yaşanır ama bu ahvâli kelimelerle anlatmak imkânsızdır: sadece yaşayanlarla kayıtlıdır…

Zindân, ölüm gerçeğinin şu fâni dünyâda cisim ve madde gözüyle görülebilecek en müşahhas timsalidir… “Dirilerin kabri” nâmıyla şehirlerin en dışına inşâ edilen zindân, muvakkaten de olsa kabristana denkdir… Duyular âleminde etiyle-kemiğiyle diri canlı yaşayan bir insanın hükmen ölü sayılarak mezara gömülmesi demektir… Zindan gerçeği en yalın manasıyla ancak bu kadar anlatılabilir… Bundan ötesi ancak yaşanarak idrâk edilebilir; tıbkı baş ağrısı, diş ağrısı, dahası ölüm acısı gibi, tatmayanın asla bilemeyeceği bir hisdir… Zindan, âdetâ ölmeden önce ölümü canlı canlı hissetmek, ân be ân dünyâ gözüyle ölümü çepeçevre görmekdir… Çile, uzlet, tecrid ve gurbet, zindânın kaçınılmaz gerçeğidir… Zindan, tarifi imkânsız bir hasretlik vâdisidir…

Zindân, aynı kabristân gibi, elemi ve neşesi de kendi içinde saklı, dış dünyâ’ya kapalı bir mekândır… Ehl-i zindanın hâlini ne ziyaretçiler ne de idareciler anlayabilir… Mezar bekçisiyle mezar ziyaretçisi sadece kabirlerin dışına bakar; içinden tamamen habersizdirler ve ilgilenmezler de… Dünyâ gözüyle bakanlara göre, kabristanda yatan ölü, zindanda sessiz sedasız yatan da eli kolu bağlı çaresiz bir hükümlüdür… Ehl-i zindân, ehl-i kabristan gibi, muvakkat bir zamana kadar boyut dışı, mâverâî bir hayat yaşar… Her ne kadar nisbî bir cismâniyet mevzubahis olsa da, mekâniyeti itibariyle zindanda ruhâniyet daha ağır basar… Zindâna mahsus asgari seviyede kısmî ve cüz’î bir hayatiyetle birlikde, neş’e ve elem cihetiyle daha ziyade ruhâni algılar ön plana çıkar…

Zindânda arada sırada mektûb, ziyâret ve sohbet gibi nisbî dünyevi faaliyetler mümkün olsa da, asl olan tecrid ve uzlettir… Tecrid=istihâle demektir… Tecridin insan rûhiyesi üzerinde muazzam dönüştürücü bir tesiri vardır… Çilenin özünde saklı mana ancak akıbette ortaya çıkacaktır… Doğrusu çile, sırr-ı manâsını idrâk edeni manen büyütürken; sırr-ı manâsını idrâk edemeyip zâyi edeni ufalayıp öğütür ve küçültür… “Her şey aslına döner!” manası fehvasınca, çile ve musibet insanı aslına döndürür… Nitekim insân ölüm dehlizinden geçip de kabir âlemine intikâl ettiğinde, kalbinde yerleşmiş olan i’tikad ve işlediği ameller, mahiyetine mütenâsib suretlere bürünüp ortaya çıkar… Kabir aynasında insan kendi içini ve kendi gerçeğini görür… İşte bu hâle mümâsil şekilde, insan dış dünyanın keşmekeşinden bir derece tecerrüd ederek zindâna girmekle, çilenin tesiriyle aslî hâline rücu eder…

Zindan çilehânesinde ister istemez eşya ve hâdiselerden tecerrüd eden insan, ekseren kalbine hâkim olan itikada ve ameli tercihine göre bir yol izler…

Elbette çilenin dönüştürücü tesiri, ancak esaslı bir intibah kıvılcımıyla uyanış ve arayış olması hâlinde geçerlidir… Zira her arayan bulamasa dahi, bulmak için aramak elzemdir… Arayanın bir gün bulması ve muradına kavuşması ümid edilir… Hiç aramayan nasıl bulabilir?! Arayış olacak ki, buluş olsun… Bu açıdan bakıldığında zindân, hem uyanış hem de arayış mekânıdır… Yola çıkanın hedefine varması ve arayanın da bulması umudu vardır… Hakkıyla değerlendirilmesi hâlinde zindân müstesna bir doğuş zâidgâhıdır… Maddî ve dünyevî kayıp ne olursa olsun, manevî ve uhrevî kazanç imkânı çok daha fazladır… Zindandaki en ziyâde imkân zamandır: kazanç ve kayıp ise bu zamanı Lâyık-ı veçhiyle değerlendirip değerlendirememekle alâkalıdır…

Zaman, mekân, maddî ve manevî her tür imkân, değerlendirebilen için kâr ve kazanç; değerlendiremeyenler için ise zarar ve kayıpdır… Bütün mesele: bakmak, görmek, anlamak ve değerlendirmektir…

Zindânda, medyatik sanal uyuşturuculardan uzak durmak şartıyla, müstesna bir uyanış, keskin bir bakış, hassas bir duyuş ve görüş imkânı vardır… Dış dünyanın zihni bulandırıcı ve saptırıcı tesirlerinden arındıkça, duygular yatışır, düşünceler berraklaşır, insan bakış ve anlayışta derinlik kazanır… Zindanda düşünce ufku son derece açıktır; insanın düşünecek yeterince zamanı vardır… Eğer düşünceye istikamet kazandıracak sağlam bir mihenk, rota ve pusula varsa, zindan tefekkür ufkunda yolculuk mekânıdır. İlk adımda uyanış, kaybın farkına varış ve ebed hayatını kurtarmak için yola çıkış güzergâhıdır.

Muvakkat bir ölüm mesâbesinde olan zindân, ölmeden önce ölmenin şuur ve intibahıyla gafletten uyanıp kendine gelme ve kabre girmeden önce hakikati görüp tevbe ve inâbe ile Hakk’a dönme mekânıdır… Zindân, sureta kabristân ve esaret de ölümün yarısı veya provasıdır… İnsân zindana dahil olmakla, adetâ ölümü tatmış ve acı kaybın farkına varmıştır… Narkoz tesiri yapan aldatıcı dünyâ hazlarından uzaklaştıkça daha çok uyanır ve şuûrlanır… Şuûr seviyesi arttıkça, daha fazla gerçeğin farkına varılır… Bir noktadan sonra Hakk’ın inayetiyle akl-i meâd(uhrevî şuûr) uyanır ve insan ebedi hayata müteallık asıl kazancın ve kaybın farkına varır… İşi anlar ve daha fazla geç kalmadan yola çıkar… Dünya kaybının acısıyla gaflet uykusundan uyanmaya muvaffak olan ehl-i zindan için artık ebedi bir kazanç fırsatı doğar.

Hakk’ın inayetiyle bu fırsatı değerlendirebilenler, cisim ve maddenin kör karanlığından ve zindânların darlığından kurtulur hakîki seadetin yolunu bulur…

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Haziran 2016 (141. Sayı)
 

Yusuf Akyüz

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS