اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ ﴿١﴾ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ في دينِ اللّٰهِ اَفْوَاجاً ﴿٢﴾ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّاباً ﴿٣﴾
Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla
Allah`ın zaferi ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların fevç fevç Allah`ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O`ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir. ﴾1-3﴿
Sünnetullahta cari kanunlar vardır. Allah (cc) “bast”, “kabz” ve “şak” şeklinde bu kanunlara müdahale etmediği sürece olaylar bu kanunlar çerçevesinde gerçekleşir. Allah (cc) bu sure-i celilede gerçek fethin sünnetullahtaki yerini açıklıyor.
Allah (cc)’ın iki şeriatinden biri olan Kevni Şeriat (sünnetullah) zafer ve başarı için uyulması zorunlu olan küll-i kanunlar listesini oluşturur. Kevni şeriat ile Vad’i şeriat meşru bir zafer ve başarı için birbirlerinin mütemmimidirler. Vad’i şeriat meşruluğun mihengidir, Kevni Şeriat ise başarının anahtarıdır. İnsanlar içerisinde Vad’i şeriatte olduğu gibi Kevni Şeriate(sünnetullaha) de en fazla riayet eden Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemdir. Oysa Kevni Şeriat (sünnetullah) insanlar içerisinde en fazla Onun için iptal edilmiştir.
Bu sure-i celile evvelinde mutlak bir zafer ve başarının kevni kanununu izah ediyor. Mutlak zafer fetihe dönüşen zaferdir. Fetih de ancak kalplerin İslam’a açılması ile mümkün olan bir şeydir. Bu da zaferle, İslam ordularının düşman ordularına üstün gelmesiyle, İslam tebliğinin önündeki engellerin kaldırılması ve kâmil mürşidlere yol açılması ile başlar. İslam’ın tebliğ ve diğer kurumlarıyla o coğrafyaya yerleşmesi ile devam eder ve nihayetinde ihlaslı mübelliğler tarafından -eğer karşı taraf üzerlerine kelimenin hak olduğu taifeden değilse- kemale erdirilir.
İslam beldeleri bu şekilde fethedilmiş. İslam’ın ana merkezi olan Mekke’nin bile bu şekilde fethedilmesi bu Kevni Kanuna riayet etmenin önemini beyan için kâfidir. En kâmil fetihtir Mekke fethi… Evvela Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bu şehrin üzerine o zamana kadarki en güçlü ordularını harekete geçirmiş. Bütün destekçilere haber salınıp ordu takviye edilmiş. Bütün savaş ve caydırma teknikleri kullanılmış. Kan dökülmesin, yıkım olmasın diye de bütün tedbirlere başvurulmuş. Ve nihayetinde tertemiz bir şekilde şehir ele geçirilmiş. Büyük zaferden sonra İslam’ın insanların akıl ve kalplerine sirayetinin önündeki engeller ortadan kaldırılmış. Bütün putlar başta Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem olmak üzere Müslümanların elleriyle temizlenmiş. Ardından kalpleri fethedecek olan o büyük afv ve yüce ahlak şehrin ahalisine ilan edilmiş.
Benden nasıl bir muamele beklersiniz diye soran yüce Resule, “Sen kerim bir kardeşin kerim oğlusun. Senden hayırdan başka bir şey beklemiyoruz” karşılığının verilmesinden sonra “Bugün Benden Yusuf’un kardeşlerinin Yusuf’tan gördüğünün dışında bir şey görmeyeceksiniz. Bugün size kınama yoktur.” Yüceliğiyle o güne kadar en mahir kilitlerin bile açamadığı kalpler İslam için fethedilmiştir.
Bu yüzden bu sure-i celilenin Mekke’nin fethi hakkında Mina’da nazil olduğu ifade edilmiş ve bu yüzden Allahu Teâlâ Mekke’nin fethine “Allah’ın Zaferi ve Fetih” ismini vermiştir. Zira bu fetih Allah (cc)’ın hem Kevni Şeriatı (sünnetullah) hem de Vad’i Şeriatının en üst perdeden riayet edilip uygulandığı bir projenin ürünüdür. Fetihler içerisinde numune-i imtisaldir ve “Allah’ın zaferi ve Fethi”dir. Zaferler ve fetihler bu minval üzere geldiği oranda “Allah’ın zaferi” ve “Allah’ın Fethi” ünvanını almaya müstahaktır. Ve dolayısıyla nezihtir ve kalıcıdır.
Ama bundan öte bu sure-i celile muzaffer kumandan ve askerlerin büyük zafer ve fetihlerden sonra takınmaları gereken ulvi tavrı, İslami duruşu izah ediyor.
Evvela bilinmesi gereken hakikat şudur ki; Müslümanlar için bir zafer ve fetih söz konusu ise bu Allah’ındır. Allah’ın zaferidir, Allah’ın fethidir. Hiç şüphesiz zafer için kulun üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi sünnetullah gereğidir. Ama zafer için gereklilikleri yerine getiren her kişi muzaffer olacak diye bir kaide yoktur. Sünnetullah kulun yükümlülükleri kadar zaman ve zeminin müsaitliğini de gerekli görür. Çok sayıda başarılı kumandan var ki ve aynı şekilde çok sayıda yiğit ve mahir asker var ki zaman ve zeminin acımasızlığına uğrayarak zafer nimetinden mahrum kalmışlar. Dolayısıyla eğer bir zafer söz konusu ise bu Allah (cc)’ın hediyesidir. Kur`an bu hakikati وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَزيزِ الْحَكيمِ (Yardım ve zafer ancak mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındadır.) vecizesiyle ifade etmiştir. Fetihe gelince, kalpler Allah (cc)’ın kudret parmakları arasındadır ve O kalpleri hangi yöne çevirirse kalp oraya meyleder. Belki zafer için kulun bireysel çabasının etki payı fazladır. Ama fetih için kulun bireysel çabasının payı çok cüz-i bir şeydir. Evet, Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin insanların sevgisini kazanmak için yaptığı nasihatler vardır ama bu nasihatler kâmil bir şekilde tatbik edilse dahi insanların kalplerinin İslam’a açılmasındaki payı çok cüzidir. Zafer Allah (cc)’tandır ve zafer Allah (cc)’ındır, ama fetih külliyen Allah (cc)’tandır ve Allah (cc)’ındır. اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ (Allah’ın zaferi ve fetih geldiği vakit) ayeti bu düşünceyi yerleştiriyor mümin kulun kalbine…
Sure evvel emirde bu şuur ve düşünceyi oturtarak başlıyor. Zira zafer ve fetihten sonra zafer fetihin baş döndürücü getirilerine karşı mümin kulun hazır olmasını istiyor. O da muzaffer kuman ve muzaffer davanın bir çekim merkezine dönüşmesi ve rüyet sınırlarını zorlayacak derecede insanların kitleler halinde o çekim merkezine doğru akmasıdır. Veya o çekim merkezi tarafından hiç umulmadık azamette kitlelerin kendisine doğru çekilmesidir. Hiç şüphesiz bu muzaffer kumandan ve askerler için baş döndürücü bir getiridir. Eğer mümin kul aklen, kalben ve ruhen bu muazzam akın için hazırlıklı değilse selim bir şekilde bu akını atlatması mümkün değildir. Bir vecize geçtiği üzere “Düşük karakterlilerin imtihanı zorluklarladır, ama yüksek karakterli insanların imtihanı ise bolluk, rahatlık ve nimetlerledir.” Allahu Teâlâ yüksek karakterli muzaffer kullarını bu imtihan için hazırlıyor. Ayakları kaydıran bir zemin olduğunu bu zemini hesaba katarak hareket etmeleri gerektiğini onlara bildiriyor. Kaygan zemin de zafer ve fetihin getirisi olan; وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ في دينِ اللّٰهِ اَفْوَاجاً insanların fevç fevç Allah’ın dinine girdiklerini, ona akın ettiklerini görmektir.
İşte bu şuur oturduktan ve bu kaygan zeminin farkına varıldıktan sonra müminin yapması gerekenleri de Allahu Teâlâ detayıyla izah ediyor. O da فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّاباً (Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O`ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.) hamd ile Allah’ı tesbih etmektir. Ve ondan tevbe ve istiğfar dilemektir. Zira zafer sarhoşluğu kalplerde istenmeyen hoşnutsuzluklar oluşturmuş olabilir. Olumsuzlukların en tehlikelisi kalpte meydana gelen olumsuzluklardır. Ya da savaş esnasında savaş atmosferinin insan iradesini kontrole alarak istenmeyen bazı hareketlerde bulunmalarına neden olmuş olabilir. Tüm bunlar Tevbe ve istiğfar gerektiren hallerdir. Mümini eriştiği makamlardan, Allah (cc)’ın lütfettiği nimetlerden alıkoyabilen hallerdir. Bunların hepsinin izale edilmesi gerekmektedir. Bu olumsuzlukların izalesi de ancak Tevbe ve istiğfar ile mümkündür.
Muzaffer kuman ve askerlerin savaştan sonra takınacakları tavra gelecek olursak bu Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin Mekke’ye dâhil olurken takındığı mütevazı tavırdır. Allah Resulü Mekke’ye dâhil olurken, Allah’a hamd ve Onu tesbih ederek başı önünde olduğu bir halde dâhil olmuş. Daha düne kadar kendisini ve ashabını kendisine çok sevimli gelen bu memleketten çıkaran ona ve ashabına büyük eziyetler eden ahalisine bir Peygamberin öz be öz kardeşlerine karşı takındığı şefkati takınmıştır.
Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin bu yüceliğini Kudüs’ün ilk fatihi ve oranın anahtarlarını ilk teslim alan Hz. Ömer Efendimiz ve aynı şekilde zalim ve gaddar haçlıların işgalinden kurtaran Selahaddin Eyyubi de örnek almışlardır.
Bu sure-i celile ile ilgili olarak söylenmesi gereken bir husus da şudur ki bu sure Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin vefatını haber veren bir suredir. Zira bu surenin nüzulünden sonra Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem; “Bir kul ebedi hayat ile Yüce Dost’a kavuşma arasında muhayyer bırakıldı. O da Yüce Dost’a kavuşmayı tercih etti.” Deyince Hz. Ebubekir Efendimiz “Anamız babamız sana feda olsun Ya Resulallah!” diyerek sakalları ıslanıncaya kadar ağlamış.
Yine bununla ilgili başka bir rivayet ise şöyledir: “Hz. Ömer Efendimiz Hz. Abdullah bin Abbas’ı sürekli yanında bulundurur, gittiği meclislerde onu da beraberinde götürürdü. Hatta onu Bedir ashabı ile bir tutar, müşavere için topladığı meclislerine onu da katardı. Bu durum ara sıra ashab arasında söylenmelere neden olmuştu. Bundan dolayı Hz. Abdurrahman bin Avf (r.a) bir gün yine böyle bir mecliste Hz. Ömer Efendimizin Hz. Abdullah bin Abbas’ı yanına oturtup onu da istişareye katması üzerine; ‘Bizler Bedir ashabıyız. Müslümanların ilkleri ve önde gelenleriyiz. Kendisi yaşında çocuklarımızın olduğu Abdullah bin Abbas’ı bizimle eşit tutmanızı anlayabilmiş değiliz’ diye yaptığının hikmetini sorar. Hz. Ömer Efendimiz de onlara Nasr suresi hakkındaki görüşlerini sorar. Orada bulunan ashabın ileri gelenleri; ‘Allah, Resulüne bir yeri fethettiği zaman istiğfarda bulunmasını emrediyor’ diye cevap verdiler. Hz. Ömer Efendimiz Abdullah bin Abbas’a dönerek; ‘Sen ne dersin bu konuda ey ğavvas’ deyince, İbn-i Abbas; ‘Burada Allah, Resulünün vefat haberini veriyor’ diye cevap veriyor. Hz. Ömer Efendimiz de ‘Allah’a yemin olsun ki ben bundan başka bir mana bilmiyorum’ diye İbn-i Abbas’ın görüşünü tasdik ediyor.
Hz. Aişe annemizden yapılan bir rivayette bu emre binaen Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin ömrünün son demlerinde “Seni hamd ile tesbih ediyorum. Senden Tevbe ve istiğfar diliyorum” şeklindeki duasını çoğalttığı haber veriliyor.
Rabbimizden bize zorluklara karşı da bolluk ve zaferlere karşı sebat vermesini diliyoruz. Bizi istikamet üzere tutmasını, ne zorluk ve eziyetlerden ürküp kaçanlardan ne de zaferler dolayısı ile sarhoşluklara kapılanlardan eylememesini temenni ediyor ve diliyoruz.
Davamızın sonu alemlerin Rabbine hamd etmektir.
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Mayıs 2014 (116. Sayı)
Faruk Hamza