Sen tarihin her sayfasında ve her anındasın. Hakların çiğnenmiş, yalnız bırakılmışsın. Muktedirler iktidar kurmuşlar canın ve kanın üstüne. Aldatmışlar, yoldan çıkarmış ve de horlamışlar seni. Gâh kara derili bir zencisin Afrika’dan, Amerika’ya. Gâh mazlum bir yalın ayaklısın Avrupa’nın ta ortasında. Gâh mahrumlar ordusunda bir ferdsin, tarihin karanlık devirlerinde. Binlerce yıllık kölelik düzeninin mahkûmusun yine aristokratların, emperyalistlerin elinde. Kendi vatanının garibi ve mahrumusun, öz yurdunda garipsin, öz vatanında esirsin. Sen adı konulmayan adalet ve haksın. Sen elinden şekeri gasp edilmiş çocuksun. Sen babası katledilen yetim, bedeni ğarbula çevrilmiş can, malları gasp edilmiş öksüzsün zülüm toplumlarında…
Ey binlerce yılın ezilmişi, horlanmışı, yalnızı, Mustaz’af! Senin üstüne hesaplar yaptı zalimler, planlar kurdu. Kendi saltanatları payidar olsun diye, ezdiler seni, kırdılar gönlünü. Yaşam hakkı tanımadılar bedenine, ümit hakkı vermediler yüreğine. Seni sessiz bıraktılar yapayalnız ve bêkes. Dostlarından ayırdılar, muhacir kıldılar, vatanından sürdüler. Zindanlar meskenin oldu tarih boyunca, kuytular yuvan. Dehlizlerden işitildi feryadın, karanlıklarda sedan. Sen tarihin anlı ak kara çocuğu. Sen hak yolun yolcusu, hakikatin aşığı…
Bak yine yapayalnızsın, yalın ayak ve sahipsiz. Bir tarafta Hama’sın Esad’ın zulmü altında, binlerce atan yürekle… Bir tarafta Halepçe’sin, fosfor ve napalm bombaları altında. Bir yanda Roboski’sin zulmün tanıklığında, bir yanda Zilan veya Piran. Bir Filistinsin, Sabra veya Şatilla. Bir Beyrut’sun, bir Ebu Gureyb, bir Guantonamo. Hep ezilensin, hep horlanan, hep hakları çiğnenen…
Sen tarihin tanığı ve şahidi… Sen yalnızlığın adı ve kimsesizliğin şehidi... Sen piramitler altında ezilen can, sen zulümleri haykıran bir kan... Sen Ashab-ı Uhdud’sun ateş çukurlarında. Sen Ramda vadisisin işkenceler altında… Sen tarihin semasında binlerden müteşekkil yıldız… Sen Firavun, Nemrut, Şeddad ve Ebu Cehil’lerin zulmünde aç ve susuz…
Ey konuşulamayan dilin, söylenemeyen sözün, yaşatılmayan hakların sahibi! Ey göklerin öğrencisi ve yerlerin hadimi! Sen niye öyle mazlum durup da yürek yakıyorsun. Yoksa sen değil misin tarihin atan kalbi. Sen değil misin yerlerin öğretmeni, tarihin şahidi ve şehidi. Neden suskunsun, son asrın bağrında, yüreğinde. Neden yalnızsın sokaklarda, meydanlarda ve de dağlarda. Yoksa meydan okumayı mı unuttun ya da başkaldırmayı. Yetmedi mi yüzyıllardır süren sessizliğin, ezilmişliğin. Kalk ey can kalk ve dirilt ölü kalpleri. Can ver kurak topraklara, ölü bağırlara, sessiz yurtlara. Ses ver tarihin derinliklerinden bugüne, yarına ve umutlara. Sen yalın ayaklı bir ümmetin ferdisin. Sen yapayalnız milyonlarca yürekle, Ebu Bekir, Ömer ve Kutlu Nebinin derdisin. Sen inkılap güneşisin ve de özgürlük ateşisin. Yeter bitsin artık meskenetin, bekleyişin, sükûnetin. Gelsin artık hürriyetin, asaletin, izzetin.
Bitsin artık kara kışlar, erisin buzlar. Yıkılsın zülüm köşkleri, erisin buzdan yapılmış saraylar. Doğsun artık Hakkın güneşi, yalınayaklıların nefesi. Can versin nebatata, memata. Hayat versin baştanbaşa bütün cihana, bahar meydan okusun kışa. Devir senin devrin ey ezilmiş ve horlanmış yürek. Çağ senin çağın ey asırlardır müjdesi gelen kuvvet, mustaz’af bilek. Diril artık ve dirilt ölü ruhları. Bahar gelsin memlekete, dağlara ve bayırlara. Coşsun seninle dumura uğramış aza. Her şey hayat bulsun seninle, deveran olsun kan bedende. Cuşu huruşa gelsin gönüller, sevinç ile dolsun yürekler. Gel ey yokluğu ölüme denk. Gel ey gelişi âlemde ahenk.
Bir daha kurulsun mustaz’afların iktidarı şerefle. Son bulsun despotların düzenleri, yere serilsin güç ve de kuvvetle. Ferahlasın mahzun gönüller, silinsin gözlerden yaşlar. Sevinç dolsun buruk yürekler, dimdik olsun eğilmiş başlar. Zindanlar da esaret bitsin, kavuşsun babalar ve oğullar. Gel ey gelişi gözümdeki yaş. Gel ey seninle gelenlerin tümü benimle kardaş…
Zülfikar Fırat / İnzar Dergisi – Şubat 2014 (113. Sayı)
Zülfikar Fırat