Müslümanların mukaddesatı, İslam’ın kendisidir. İslam, neye iman etmeyi, neyi yaşamayı, kime ve nereye saygı duymayı emretmişse tamamı Müslümanların mukaddesatıdır.
İslam’da en büyük mukaddes, bir adı da “Kuddüs” olan yüce Allah’tır. Ama mukaddesat O’nun zatı ve sıfatları ile sınırlı değildir. İmanın şartlarında yer alanlar mukaddesattır. İslam’ın şartlarında yer alanlar mukaddesattır. Ezan, mescit, tesettür gibi, İslam’ın şiarları mukaddesattır.
Müslüman toplum, öncelikle İslam’ın mukaddesatına iman eden toplumdur. İslam toplumu, İslam’ın mukaddesatı etrafında oluşur, onunla var olur.
İslam’ın mukaddesatı, Müslüman toplumun varlığının esasıdır. İslam’ın mukaddesatı söz konusu olmadan Müslüman bir toplumdan söz edilemez.
Müslüman toplum oluştuktan sonra ise İslam’ın mukaddesatına yönelik saygısızlık ve hücumlara karşı koyma görevini zorunlu olarak üstlenir. İslam’ın mukaddesatı, Müslüman toplumun varlığına vesile olduğu gibi o mukaddesatı koruma hissiyat ve gayreti de Müslüman toplumu bütünleştirir, yaşatır. Dolayısıyla İslam’ın mukaddesatını korumak, Müslüman toplumun esasen kendisini korumasıdır. O korumayı hakkıyla yapmadığında mukaddesat yerinde kalır ama kendisi ortadan kalkar. Bu bağlamda İslam’ın mukaddesatını sahiplenmek, ona karşı hücum ve saygısızlıkları tepkisiz bırakmamak Müslüman toplum için hayati bir öneme sahiptir, bir beka meselesidir.
Mukaddesata Karşı Müslümanın Vazifesi
Genel olarak Müslümanın mukaddesata yönelik dört vazifesinden söz edilebilir:
Müslümanın mukaddesata karşı ilk vazifesi ona inanmaktır, ikinci vazifesi imanının gereğini yapmaktır. Fiillerle ilgili olan mukaddesatı hakkıyla yaşamaktır; namazı kılmaktır, zekâtı vermektir, hacca gitmektir, kadınlar olarak tesettüre bürünmektir. Üçüncü vazifesi, mukaddesatı anlatmak, başkalarının da ona inanmasını ve onun fiiliyata taalluk eden yönlerini yaşamasını sağlamaktır. Dördüncü vazifesi ise mukaddesatı, lâfzî ve fiili saygısızlıklardan, hücumlardan korumaktır. Misalen camiyi temiz tutmak, mukaddesatı korumaktır, camiye yönelik hücumları bertaraf etmek de ondandır.
Mukaddesatı Korumak
İslam, mukaddesatından herhangi birine yönelik saygısızlığı reddeder, mukaddesatına yönelik hücumu tepkisiz bırakmaz. Tepkinin boyutunu ise Müslüman toplumun gücüyle ilişkilendirir.
Mekke günlerinde İslam toplumu henüz zayıftı. Allah inancına, Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem’in şahsına ve diğer mukaddesata hakaret edildiğinde Müslümanların tepkisi hakaretin yapıldığı mekânı terk etmek şeklindeydi.
Medine’nin ilk günlerinde de özellikle Yahudiler, Mekke müşrikleriyle aynı boyutta olmasa da İslam’ın mukaddesatına hakaret etmişlerdir. Onlara karşı tavır da o dönemde maslahat gereği Mekke günlerindeki tavra yakın olmuştur. Zira Mekke’de Müslümanlar mazlum oldukları gibi, Medine’nin ilk günlerinde de henüz İslam, güç olarak kökleşmemişti.
Mekke’de Hz. Resûl-i Ekrem ve Müslümanlar, hakaretin yapıldığı meclislerde oturmaktan, müşriklerin taptıklarına sövmekten menedilmiştir.
“Âyetlerimiz konusunda alaylı tartışmalara dalanlar: -Onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma.” (En’am, 68)
“Allah’tan başkasına tapanlara kötü söz söylemeyin; sonra onlar da bilmeden, taşkınlık yaparak Allah hakkında kötü sözler söylerler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini çekici gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’am 108)
Hakarete maruz kalmak, onur kırıcıdır. Hakarete karşı sessizlik insanı zillete alıştırır. Hz. Resûl-i Ekrem ve Ashabı, hakarete tahammül edemezlerdi. Bunun için hakaretin olduğu meclislerde oturmamaları ve müşrikleri hakaret konusunda kışkırtmamaları emredilmiştir.
Medine’de bu hükümlerin yanında kâfirlerle dost olmanın yasak olduğu da vahiy üzerinden Müslümanlara hatırlatılmıştır.
“Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri dostlar (veliler) edinmeyin. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan korkup sakının. Onlar, siz (birbirinizi) namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır.” (Maide, 57-58)
Ayetlerdeki hükümler gayet açık:
-Müslüman, hakaretin yapıldığı mecliste oturmamalı.
-Müslüman, kâfirleri hakarete kışkırtmamalı.
-Müslüman, İslam’a hakaret edenlerle dost olamamalı.
Özetle, Müslüman, çok zayıf da olsa hakareti kanıksamamalı, yok sayamamalı, tepkisiz bırakmamalı.
Müslümanın hakaret karşısındaki tutumunun ölçüsünü ise Müslümanın gücü belirler. Müslümanlar, Medine’de güçlendiklerinde hakarete karşı tutumları da sertleşti:
Hicretten yirmi ay kadar sonra, Beni Kaynukalı bir Yahudi, çarşılarında alışveriş yapan bir Müslüman kadının tesettürüne elini uzattığında orada bulunan bir Müslüman, Yahudiyi öldürdü, Yahudiler de onu şehid edince Resûl-i Ekrem, onlara savaş açtı ve onlara en ağır cezayı verdi.
Anlaşılacağı üzere tesettür ve Müslüman kadının mahremiyeti, Müslümanlar açısından mukaddes kabul edilmiş ve ona hücum karşılıksız bırakılmamıştır.
Daha sonra Yahudi şair Kab b. Eşref de Resûl-i Ekrem’e hakaret ettiğinde en ağır şekilde cezalandırılmıştır.
Mekke’nin fethinden sonra affedilmeyecek olanlar listesinde yer alan Abdullah b. Ziba’ra, Ka’b b. Züheyr; kadınlardan Sare, Ümmü Sad, Erneb, Fertane İslam’ın mukaddesatına hakaret etmelerinden dolayı haklarında en ağır hüküm verilmiştir.
Onlardan Sare, Fertane, Ümme Sad gibi cariyelerin efendilerinin gözüne girmek ve onlardan menfaat elde etmek için İslam’a hakaret ettikleri malumdu. İslam, bunu bir mazeret olarak görmemiş, sanatını İslam’a hakaret için kullananlara karşı tavizsiz bir tutum içinde olmuştur.
Müslümanlar tarih boyunca mukaddesatlarına yönelik hakaretlere karşı ödünsüz bir tutum içinde bulunmuşlardır.
Osmanlı Dönemi, kayıtların muhafaza edilmesiyle bize Müslümanların hakaret karşısındaki tutumlarını duyurması açısından oldukça dikkate değerdir.
Osmanlı kadıları, Resûl-i Ekrem’e yönelik her tür hakareti ciddiyetle irdelemiş, şahitlerin bulunması ve tövbenin ciddi bulunmaması durumunda en ağır cezayı vermişlerdir. Tanzimat günlerinde dahi bu ciddiyet korunmuştur.
Osmanlı ayrıca, kendisinden önceki diğer Müslüman yönetimlerde olduğu gibi kendi hâkimiyet alanı dışında da İslam’ın mukaddesatına yönelik bir hakaret söz konusu olduğunda müdahale etmiştir.
Osmanlı, bunun için dış basın ve etkinlikleri titizlikle takip ederdi, sefaretler de bu yönde istihbarat bildirirlerdi. Örneğin, 1888’de Londra Sefareti’nden gönderilen bir yazıda Londra’da basılan bir mecmuanın Allah’a ve Hz. Resûl-i Ekrem’e hakaret içeren yazılar neşrettiği, bu hususta gerekenin yapılabilmesi için son nüshasının gönderildiği ifade edilmektedir.
Aynı yıl, Fransız yazar Vickonte Henri de Bornier’in (1825-1901) yazdığı ‘‘Muhammed’’ adlı 1800 mısralık iftira ve uydurmalarla dolu bir piyesin Fransa, İngiltere ve ABD’de oynatılmak istediği belirtilmiş, bunun üzerine başta II. Abdülhamid olmak üzere Osmanlı yönetimi engelleme girişimlerinde bulunmuştur. Fransa Cumhurbaşkanı Karlo, Müslümanlardan yana tutum takınınca katkılarından dolayı Osmanlı nişanı ile ödüllendirilmiştir.
Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Erzurum’da dış istilaya karşı Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Ancak henüz dış istila devam ederken “halkçı” adı altında bazı sosyalistlerin İslam’a hakaret ettikleri haber alınmıştır. Bunun üzerine cemiyet, Muhafaza-i Mukaddesât ve Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti olarak adını değiştirmiş ve mukaddesata yönelik saygısızlıklara karşı tavır alınmıştır.
Cemiyetin kuruluş tüzüğü, Müslümanların mukaddesat karşısındaki tutumları açısından önemlidir. Söz konusu tüzüğün 2. Maddesinde cemiyetin kuruluş sebebi olarak; milletin beş altı seneden beri dış istilanın her tür felaketine maruz olduğu bir dönemde, birilerinin “sosyal ihtilal (sosyalizm)” adı altında bütün mukaddesatı, dini değerleri, ahlakı tezlilen ayaklar altına alması ve milletin yegâne dayanağı olan mefkûre-i diniye ve kuvve-i maneviyeden yoksun bir hayvan sürüsü gibi değerlere hücum etmesi olarak ifade edilmiştir.
Mukaddesata hürmetsizlik, Şeyh Said Kıyamının da temel gerekçeleri arasında sayılmıştır.
Bugün Niye Hakaret Ediyorlar?
Günümüz dünyasında Ka’be-i Muazzama beton yığınları ile kuşatılmış; Mescid-i Aksâ mütemadiyen hakarete uğramaktadır. Pek çok ulus devletten Hindistan’a, Müslüman kadının tesettürüne yönelik hücumlar yapılmaktadır.
Bunlar yetmediği gibi her gün herhangi bir Batı medyasında veya onların İslam dünyasındaki uzantılarında çoğu zaman sanat adı altında Müslümanların mukaddesatına yönelik en ağır hakaretler yapılmaktadır.
Müslümanların tarihsel süreç içinde en zayıf oldukları bir çağda, onların mukaddesatına yönelik bu hücumlar nedendir?
Öncelikle bu hakaretler keyfi ve bireysel değildir.
Müslümanlar, kendilerini her ne kadar çok zayıf görseler de dünya küfrü, İslam’ı hâlâ ilk gün olduğu kadar canlı ve güçlü görmekte, bundan derin bir huzursuzluk hissetmektedir. Öte yandan Müslümanların zayıf olmalarına rağmen vakarlı duruşları ve mukaddesatlarına sahip çıkmak kararlılıkları onları kahretmektedir.
Buna karşı hakareti şunun için silah olarak kullanıyorlar:
Dr. Abdulkadir Turan
- İslam’ı gözden düşürmek ve İslam’a duyulan alakayı kırmak istiyorlar. Özellikle Müslümanların içinden (kökleri Müslüman olan) kişilere hakaret ettirerek İslam’dan dönenlerin bulunduğunu duyurma derdindeler. Böylece halkalarına “İslam hak din olsaydı, müntesipleri ondan dönmez ve ona hakaret etmezlerdi” diyorlar.
- Bütün dünya onlara uygarlık bağlamında itaat etti, sadece Müslümanlar, direniyorlar. Müslümanların da kendilerine itaat ettiğini ispatlamak istiyorlar. Bununla dünya hâkimiyetlerinin tamamlanacağını düşünüyorlar.
- Müslümanların onurunu kırıp onları tahkir ederek modern esarete alıştırmaya çalışıyorlar.
Dr. Abdulkadir Turan