Mü`minlerden öyle erler vardır ki, Allah`a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir. ﴾23﴿
Kıymetlisini adak yapmaktır… İman ettiğinin yol alması ve insanlığa, özlenen saadeti getirmesi için… Tufeyli yaşayanların nimetlendikleri pınara taş atılmasına ses çıkarmadıkları bir dönemde şehrin varoşlarından koşarak gelip ezalara rağmen milletine kurtuluşun yolunu göstermektir ya da… Kim bilir belki de bazen insanlara değerlerinden soyutlandıklarını, değerlerini tüketip kenarda bıraktıklarını hatırlatmadır, Suriyeli bebelerin haykırdıkları gibi…
Ama herhalde en önemlisi ve yiğitçesi ve de mümincesi hiçbir karşılığı olmasa bile Allah’a verilen bir ahd vardır, onun yerine getirilmesidir… Allah’ın, O’nun dininin, O’nun Resulünün ve hatta bir hiç muamelesine maruz bırakılan kullarının uğurlarında ölmeyi hak ettiklerinin haykırılmasıdır.
Şehitlik veya şehadet söz konusu olduğu zaman Kur’an-ı Kerim’de üç ayet akla gelir. Bunlar;
Bakara Suresinin 154. Ayet-i kerimesi olan; “Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” ayetidir ki burada insan psikolojisinin ölüme karşı duyduğu ürkekliğin tedavisi amaçlanıyor.
Diğeri; Al-i İmran Suresinin 169. Ayet-i kerimesi olan; “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah`ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar.” ayetidir ki burada ölüm tehdidinin bertaraf edilmesinin yanında ek olarak fedakârlıklarına karşılık büyük bir mükâfatın kendilerine hesap günü gelmeden verildiği haber veriliyor ki yaptıkları fedakârlığın karşılıksız bırakılmadığı gerçeği dile getiriliyor.
Üçüncü ayet-i kerime ise söz konusu ettiğimiz, tefsirini yapmaya çalışacağımız ayettir. Ayetin tefsirine girmeden önce bu üç ayet-i kerimeyi Hz. Ali (r.a)’nin ibadetler hakkında yaptığı tasnif ile kıyasını yaparak öylece tefsirine girelim. Hz. Ali (r.a) Nehcü’l-Belağa’da ibadetler hakkında şöyle buyuruyor; “İbadetler konusunda insanlar üç kısımdır. İnsanların bir kısmı cehennem korkusundan ibadetler ederler. Yaptıkları ibadetlerle cehennem azabından halas olmayı hesap ederler ki bu ibadet kölelerin yaptığı ibadettir. Bir kısmı ise cennet nimetlerine ulaşmak sevdası ile ibadet ederler ki bu ibadetlerle cennetin nimetlerine ulaşmayı ümid ederler ki bu da tacirlerin ibadetidir. Bir kısım kullar da var ki bunları ibadete sevk eden ne cehennemden duydukları korkudur ne de cennet nimetlerine ulaşmak gayesiyle cennete duydukları özlemdir onları ibadete sevk eden. Onlar sadece ve sadece Allah azze ve celle ibadet edilmeye layık olduğu için ibadet ederler. İşte bu da hürlerin ibadetidir.”
Hz. Ali (r.a)’nin bu tasnifi ışığında birinci ayet-i kerimenin hedefinde ölüm korkusu var. Salim bir fıtrat, bozulmamış bir psikoloji için ürkütücülüğü aşikâr olan bir hakikat… Hem öyle bir hakikat ki hiç kimsenin hal çaresini bulamadığı ve de bulamayacağı bir hakikat… Bakara suresinin 154. Ayeti kerimesi tek ve kesin çözümü veriyor inanan bir insan için o da eğer Allah yolunda öldürülünceye kadar savaşmaya devam etmek. Bu uçsuz çöl deryasında susuzluktan kavrulan birinin acıklı bir ölümü beklerken hemen yanı başında ortasında ab-ı hayat barındıran yemyeşil bir vahayı bulmasıdır. Ölümden ürküp ölümsüzlüğü arayan her fıtratın kucağına koşacağı yegâne hakikattir.
Ali İmran süresi 169. Ayet ise vad edilen mükâfatın çok daha ötesi bir kazancın bu işin sonunda olduğunu vad ediyor. Hem ölüm tehdidi için sürekli bir arayış içerisinde ve önüne çıkan fırsatları değerlendirememenin akil birinin kârı olamayacağını bilen birinin red edemeyeceği bir tekliftir bu Baki olandan fani olana sunulmuş. Fırsatları değerlendirmemek şer`en caiz değildir, külli kaidesinden haberdar olan bir müminin ise asla red edemeyeceği bir tekliftir.
Bu ayet ise insanın insaniyet-i kübra olan İslamiyet mektebinde ulaşabileceği en üst makam sahiplerine seslenen onları seslendiren, onların namlarını zahir ve batın âleme haykıran sermedi bir nidadır. Bunlar her şeyin Maliki olan Allah azze ve cellenin Halis kullarının makamıdır. Onları varlıkları feda arzına yatırdıkları vakit karşılığında alacakları düşünmemişler, düşünmezler. Onlar almayı değil vermeyi düşünenlerdir. Ebedi yaşamanın değil ebedi yaşatmanın düşüncesindedirler. Yücelere çıkmanın değil yüceltmenin endişe ve telaşı içindedirler. Ayet-i kerimenin nüzulü hakkındaki rivayet de bunun onaylayanıdır. Zira rivayet bizi Uhud`un yiğitler meydanına götürüyor. Enes bin Malik ayet-i kerimenin amcası Enes Bin Nadr hakkında nazil olduğunu rivayet ediyor.
Enes bin Nadr Uhud`un hengâmeli meydanında sahneye çıkmış İslam`ın en aziz evladıdır. Müslümanların çoğunluğunun dağıldığı bir zamanda Müslüman safları toparlamak için meydana atılmış yiğit bir resul aşığıdır. Atını müşrik safların üzerine sürdüğü bir esnada korkusuz Ömer bin Hattab`ın bir taşın üzerine oturup üzüntü deryasında gark olduğunu esefle müşahede ediyor. Üzüntüsünün sebebini sorduğunda ise "Resulün şehid edildiği cevabı ile karşılaşıyor." Eğer Resul öldürülmüş ise ondan sonra siz bu hayata ne yapacaksınız ki... Kalkın ve siz de onun uğruna öldüğü dava için ölün" diyor ve atını müşrik safların üzerine sürüyor. Cenazesini kız kardeşi uzun parmaklarından tanıyor. O kadar çok kılıç, mızrak ve ok darbesi almış ki cenazesini tanımak ne mümkün, şayet kız kardeşi onu uzun parlaklarından tanımamış olsaydı.
Yıllar sonra Hz. Ebubekir hilafeti döneminde bir kız çocuğu ile ilgileniyor. Yanında bulunanlar bu ilginin sebebini merak ediyorlar. Hz. Ebubekir; "Bu benden daha hayırlı birinin kızıdır. Bu çocuk yıllar önce Uhud`da kahramanca şehid olmuş Enes bin Nadr`ın kızıdır. Bu ilgiyi hakkediyor." Diye onlara cevap veriyor.
İşte Uhud`un fırtınalı sahnelerinde hüzne gark olmuş Hz. Ömer ve benzeri sahabeleri kendilerine getiren ve savaş meydanına tekrar süren; "Ey insanlar ben Abdullah`ın oğlu Muhammedim! Benim etrafımda toplanınız çağrısının öncü elçisi Enes bin Nadr`dır. Bu ayet-ı kerimenin nüzul sebebi bu kahramanca sahnedir.
Her ayetin özel bir sebebi nüzulü vardır. Ama aynı şekilde genel bir sebebi nüzulü de mevcuttur ve kanaatimce ayet-i kerime özel olarak Enes bin Nadr`ı işaret ediyor olsa bile Uhud Muharebesinin umumu ayet-i kerimenin nüzul sebebidir. Zira Ashab-ı Kiram için biçilmiş yücelik kaftanı hiç bir dönem Uhud Muharebesi kadar kendilerine yakışmamış.
Ve aynı şekilde kanaatimizce diğer iki ayet-i kerime olağan mücadele ve savaş ortamlarını kapsarken bu ayet-i kerime Uhud Savaşı gibi İslam`ın ölüm kalım savaşını verdiği özel anlara işaret ediyor. Hiç bir hesap kitap işine girmeyecek olan yiğit müminlere sesleniyor, onların özelliklerini onların namını nida ediyor. Yüceliğin zirvelerine otağ kurmuş, yücelik kaftanını giyinmiş olanlar işte bunlardır.
مِنَ الْمُؤْمِنينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ (Müminlerden öyle erler vardır ki Allah`a verdikleri
söze sadık kaldılar) ibaresi hakkında Ashap`tan bir taifenin; "Şayet Allah Resulü ile beraber savaşa tutuşurlarsa şehadete ulaşıncaya kadar Allah Resulünün yanından ayrılmayacaklarına dair kendi aralarında Allah`a söz vermişler. Talha bin Ubeydullah ve kıssasını verdiğimiz Enes bin Nadr bu taifedendiler. Enes bin Malik`in şehadete koşarken gösterdiği kahramanlık Talha bin Ubeydullah ve diğer arkadaşlarının Resulullah`ı korurken gösterdikleri fedakârlık bu ayet-i kerimenin mücessem hale gelmiş en güzel sahnesidir. Özellikle Talha bin Ubeydullah`ın gösterdiği fedakârlık hatta Resulü hedef edinmiş oku havada yakalamada tereddüt geçirmemesi insanlığın belki de bir daha yaşayamayacağı ve şahid olamayacağı sahnelerdir. Bu ibarede verilen ahde sadık kalmaktan kastedilenin bu olduğunu ifade ediyor Zamahşeri...
نَحْبَهُ
Nezr manasındadır. (Onlardan kimisi nezrini yerine getirmiştir) ibaresi muhtemeldir ki "Şehit oluncaya kadar çarpışıp şehit olarak Allah`a vasıl olmuşlar manasında olabileceği gibi Resulü sonuna kadar savundular ve bundan geri adım atmadılar manasında olma ihtimali de vardır. Zira Allah`a verdikleri ahd şehadete ulaşıncaya kadar Resulü terk etmemek üzerinedir. Şehid olmasalar bile Resulü yalnız bırakmamış olmaları onların verdikleri söze sadık kaldıkları manasına gelmektedir. Nitekim Hz. Resulullah (SAV) Hz. Talha`nın gösterdiği sahabeye yaraşır fedakârlığı üzerine "Talha icabet etti" diye buyurmuştur. Hatta daha sonraları "kim yeryüzünde dolaşan bir şehide bakmak isterse Talha bin Ubeydullah`a baksın" diye Talha ve onun şahsında verdikleri sözü tebdil etmeyen Ashabının ulaştığı yüce mertebeleri haber vermiştir.
وَمَا بَدَّلُوا تَبْديلاً
İbaresi hem mümin saflara bir güven, bir itminandır ve hem de İslam düşmanlarının üzerine gönderilmiş büyük bir tehdittir. Zira verdiği söze sadık, gerektiğinde bunun için en değerlisini fedadan kaçınmayan birinin yapacakları, yapabilecekleri her aklı başında olanın malumudur. Hele bir de canını feda üzerine Allah`a ahdetmiş biri olursa bunun önünde duracak herhangi bir güç icat edilmiş değildir. Ahde sadakat gösterenlerden olmanın temennisi ile...
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Ocak 2014 (113. Sayı)
Faruk Hamza