Bedevîler "İman ettik" dediler. De ki: "İman etmediniz. (Öyle ise, "iman ettik" demeyin.) "Fakat boyun eğdik" deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah`a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." ﴾14﴿
İman; kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve salih amelle izhar etmedir. Her kim ki kalbi ile tasdik edip dili ile ikrar ettiği halde ameli ile uygulamazsa o fısk üzeredir, her kim ki dili ile ikrar edip ameli ile ortaya koyduğu halde kalbi ile tasdik etmezse o nifak içindedir, ne kalbi ile tasdik edip ne de dili ikrar etmeyen ise küfür üzeredir.
Kalp ile tasdik ise kalbin mutmain olması, ikna olması ve ıttıraptan kurtulması halidir. Eğer kalp bir türlü gel-gitlerden kurtulmuyorsa, ufak bir saldırıda zelzeleye tutuluyorsa bu durumda kalbin ideal tasdikinden söz edilmez. Kalbte imanın mütemekkin olması, kalbin itminan bulması için yapılması gereken bazı tedaviler vardır. Bunlar yapıldıktan sonra kalbin itminan bulması ve şüphelerden arınması umulur. Bunların başında da Allah ve Resulünün her söylediğine teslim olma gelmektedir. Kanaatimizce bu ayet-i kerimenin ana mihverini bu mesaj içermektedir. Aksi halde nifaktan söz etmek gerekecektir ki İslam münafıklara karşı bu kadar müsamahalı değildir.
Müfessirlerin hemen hemen hepsi; Zamahşeri, Kurtubi, Tabatabai, Seyyid Kutup ve diğer müfessirlerin hepsi bu ayetle ilgili olarak yaptıkları tefsirlerde henüz kalben iman etmedikleri halde, ama nifak gibi bir niyetleri de olmadığı halde “iman ettik” diyen Arap Bedevileri ile ilgili nazil olduğunu; bunlar henüz iman etmedikleri halde mücahitlerin tehdidinden emin olmak için aslında iman etmekten ziyade Müslümanlara teslim olduklarını ifade ediyorlar. Hatta bu Arap Bedevileri Resulullah ile savaşa da tutuşmamalarını bir minnet konusu yapma eğiliminde olduklarını, ayetin buna binaen indiğini ifade ediyorlar ve tefsirlerini bu doğrultuda yapıyorlar.
Seleften ayrı bir düşünce serd etmeksizin ama ek bir manayı daha ihtiva ettiğini (eğer edepsizlik olmuyorsa) ifade etmenin yarar sağlayacağına inanıyoruz.
Evvela Hucurat suresi baştan sona kadar toplumsal hastalıklara temas eder. Hatta bazı hastalıkların basit görüldüğü halde aslında çok çirkin şeyler olduğu ifade ediliyor ve tahribatlarının büyük olduğuna işaret ediliyor.
Örneğin; birinci ayeti Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin önüne geçmemeyi emrediyor, iki ile üçüncü ayetler; müminlerin seslerini Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin yanında yükseltmemelerini, bunun amelleri heder edebileceğini, dört ile beşinci ayetler; evlerin arkasından seslenmenin kerihliğini, altınca ayet fasıkların sözüne itibar edilmemesi gerektiğini, on birinci ayet başkalarını alaya almanın çirkinliğini, on ikinci ayet başkaları hakkındaki zannın kötülüğünü ve ayrıca arkadan çekiştirmenin(gıybet) kötülüğünü işliyor.
Kanaatimizce bu ayeti kerimede sözü edilen Arap Bedevilerinin imandan önce İslam/teslim olmaları gerektiğini ifade ederken böyle bir noktaya dikkat çekmek istiyor ki; “bir toplumun mümin bir toplum olması, toplumun kalbine imanın yerleşmesi ancak Müslüman’ca yaşamdan sonra mümkündür. Bu da Allah’a ve Resulüne itaat etmekle olur. Zira bu Arap bedevilerinden söz eden rivayetlerde, bunların Medine sokaklarını bir birine kattığı, her tarafa necaset bulaştırdıkları ifade ediliyor.
Bize bakan tarafına gelecek olursak; cahiliyenin kokuşmuş adetleri içerisinde bocalayan, günahlar deryasında boğulan bir toplumun mümin olması iddiası bir birinden uzak düşen iddialardır. Böyle bir toplumun mümin olma vasfına doğru gitmesi de gerçeklikten uzaktır. Böyle bir toplum ancak cahiliyeye doğru gider, küfrün karanlıklarına doğru gider.
Ayetin işaret ettiği toplumsal gerçeklik; toplumun İslam’ı yaşamasından sonra mümin bir toplum ortaya çıkarabileceği, gerçekliğidir. Kişi yaşadığı gibi inanır, vecizesi de bu gerçekliğe işaret ediyor.
Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin nifak ehline karşı gösterdiği müsamahanın içerdiği hikmetlerden biri de bu hakikat olduğu kanaatindeyiz. Müslüman’ca yaşayan birinin günün birinde Salih amellerden etkilenip kalbine sirayet edeceğine, eğer kendisi olmasa bile çocuklarının Müslüman çocuklar olarak büyüyecekleri ve dolayısıyla iman taifesine dahil olacaklarını umuyordu. Nitekim İslam’ın sonraki dönemlerinde Medine’deki münafıkların soyundan gelenlerin nifakına dair bir şeyin geçmemesi bu projenin başarısını ortaya koyuyor.
Aynı şekilde bu ayetin mefhumu muhalefetinin işaret ettiği hakikate değinecek olursak; mümin bir toplumun akidesinin ifsadı da aynı şekilde amelinin ifsadı ile mümkündür. Bugün göz önünde bulunan gerçeklik başka deliller getirmeye ihtiyaç bırakmamıştır. Toplumun itikadına yönelik hamleler çok sinsi yapıldığı hatta çoğu zaman böyle bir hamleden çekinildiği halde ameli ifsad edildikten sonra daha rahat ve bariz bir şekilde saldırı yapılabiliniyor. Hatta bazen bunun için böyle bir saldırıya bile ihtiyaç kalmadığı halde toplumun akidesinde bozulmalar kendini gösterebiliyor.
Öyle ise cahiliyenin kalıntısı olan hiçbir şey ufaktır denip geçiştirilmemelidir. Toplumun bugünkü aşamaya gelmesinde bu ihmalkarlıkların etkisi büyüktür.
Ayeti kerimenin tefsirine gelecek olursak;
قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّا (bedeviler dediler ki; iman ettik); Üstad Bediüzzaman burada ince bir nükteye işarete dikkat çekiyor; قَالَتِ burada erkekler topluluğu söz konusu olduğu halde mazinin müennes(dişil) sigası kullanılmıştır. Zira bedeviler hiçbir zaman kendi aralarında ciddi bir birliktelik oluşturmazlar. Tıynetleri gereği cemaat olmaya elverişli değiller, emir komuta zinciri içinde hareket etmeye tahammülleri yoktur. Bundan dolayı birliktelik kuvvetinden yoksundurlar. Kadınlar kadar güçsüz olduklarına işareten müzekker sigası olan “قال” değil müennes sigası olan “قالت” kullanılmış. Bununla beraber Yusuf suresinde kadınlar topluluğundan söz ederken, kadın zaif olmaları hasebiyle zayıfların dayanışması güçlü olur usulüne binaen oluşturdukları güçlü bağları olan cemaate hürmeten Allahu Teala müennes sigası yerine müzekker sigası olan “قال” yi kullanıyor.” diyor.
قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُٓوا اَسْلَمْنَا (de ki iman etmediniz; fakat İslam olduk deyiniz); Zamahşeri; burada iman ile İslam’ı birbirinden ayırıyor ve şöyle bir izah getiriyor; iman; nefsin güven ve mutmain bir şekilde tasdikidir. İslam ise; selamete dâhil olma ve kelime-i şehadeti izhar etmekle müminlerle harb halinde olmaktan çıkmaktır. Zira burada Allahu Teala diyor ki; “henüz kalbinize iman girmiş değildir.”
Ayrıca burada ince bir edebe de işaret eden Zamahşeri; “Allahu Teala onlara “yalan söylüyorsunuz” demedi tam aksine “de ki; hayır iman etmediniz” burada hem davalarında doğru olmadıkları ifade ediliyor ama onları uyarırken kırmadan yapıyor.
وَاِنْ تُطيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْـٔاً (Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz amelinizden bir şey eksiltilmez) bu ibare ile ilgili olarak Mizan’ın sahibi; burada söz konusu edilen imanın kalbe girmemesinden kastın bildiğimiz nifak olmadığını bu ibare gösteriyor. Zira burada amellerin heder olmayacağına işaret vardır. Oysa bildiğimiz nifakın amellerinin kabul olmayacağı açıktır. Öyle ise burada kalbe imanın girmemesinden kasıt, İslam’a gerçekten teslim oldukları halde henüz imanı özümsememe kast ediliyor. Aksi halde eğer burada zahiren sırf müminlerden korunmak maksadı ile mümin gözüküp aslında henüz mümin olmamışlarsa o zaman hiçbir şekilde amelin kabul edilmemesi gerekli idi.
اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحيمٌ (muhakkak ki Allah gafurdur, rahimdir): kulların kusurlu dahi olsa hakka doğru attıkları adımlarını küçük dahi olsa kabul etmektedir.
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Ocak 2014 (112. Sayı)
Faruk Hamza