Gündemi fazlaca meşgul eden bir konu; mültecilik konusunu biz de bu ay ele alalım istedik. Bir katkı, bir fikir beyanı ya da bir iç rahatlatma mı denir bilinmez, bu minvalde bir yazıyı kaleme almaya niyet ettik…
Mültecilik; kimsenin tercih listesinde olmayan fakat kendisinin tercih listesi olan bir hayati gerçeklik… Öyle ki etliye sütlüye karışmayan normal bir vatandaşı da; yerde ve gökte övülen bir peygamberi de listesine alabiliyor.
Her dönemde gerek geçim sağlama gerek inancını yaşayabilme gerekse hakim olan yönetim ya da halkın baskıları nedeniyle çokça mecbur kalınan mültecilik, son zamanlarda savaş görünümlü işgallerin, saldırıların ve katliamların artmasıyla adeta hayatın bir parçası haline geldi. Öyle ki dünya halkının önemli bir kısmı ya mültecidir ya da herhangi bir mülteciyle tanış olmuş, yakın temas kurmuştur.
Bununla birlikte aslında mültecilik/muhacerat, yabancısı olmadığımız bir durumken bizden çok uzakmış gibi yaşamaya çalışmak da tuhaf bir gayrettir. Yaşadığımız ülke halkının birkaç kuşak evveline bakıldığında çoğunluğunun zaten farklı ülkelerden gelen kişiler olduğu görülecektir. Geçmiş yıllarda aldığı ve hala devam edegelen göçler, ülkemizin bir gerçeği olagelmiştir. Ancak alınan her göç, cennet misali vatanımızda güzel sonuçlanmamış.
Bununla ilgili geçmişten bir örnek kuşkusuz Boraltan Köprüsü Katliamıdır.
1945 yılı yani 2. Dünya Savaşı’nın son yılında dış ülkelerde savaşmak zorunda bırakılan ve bu durumda kaçıp Türkiye’ye sığınan askerlerin silahları alındıktan sonra onlar için hazırlanan kamplara yerleştirilirler. Askerlerin başka ülkeler için casusluk yapmasına ve savaşmasına karşı tedbirler alınır, aynı zamanda canları da saldırılardan korunur.
Yunanistan, Azerbaycan, Arap coğrafyası ve Orta Asya’dan gelen Müslüman askerler bu şekilde Türkiye’ye sığınır. Ancak ne var ki (kaynakların bildirdiğine göre) Sovyetler Birliği’nin liderliğinde bulunan Josef Stalin’in baskılarıyla Türkiye’ye sığınan bu askerler İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığında Bakanlar Kurulu kararıyla Sovyetler Birliği’ne teslim edilir.
Dönemin şartlarında başka ne kararlar alınabilirdi bilinmez fakat Stalin’i sakinleştirmek için feda edilen 195 kişinin iadesi, tarihe bir utanç olarak yazılacak sonun başlangıcı olur.
Sovyetlerin teslim aldığı sığınmacılar Erzurum’dan Kars’a, oradan da Kalkankale’ye geçerek sınır kapısına ulaşır. Sınırın diğer tarafında 2 sığınmacı kadın dışındaki herkes kurşuna dizilerek katledilir. 6 Ağustos 1945 tarihinde Boraltan Katliamı’nda mülteciler can verirken aynı gün Hiroşima’da masum sivillerin kendi yurtlarında ansızın katledilmesi de zulmün geldiği boyutu açıklıyor. (bkz. Doç. Dr. İsmail KÖSE, Boraltan Faciası)
Yaşanan bu hadise, iltica eden insanlara karşı yapılan en büyük hak ihlallerinden sadece bir örnektir. Yakın zamana gelindiğinde de “gelişmiş” ülkelerin mültecilerin haklarını ihlalleri doğrultusunda örnekler yazmakla bitmeyecek kadar çoktur.
Oysaki tüm insanların yeryüzü halkı olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda ve “herkesin, zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından faydalanma hakkı” (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Madde 14) olduğundan, mültecilere yapılan ev sahipliğinin lütuf değil bir zorunluluk olduğu görülüyor.
Boraltan Köprüsü örneğinin yanı sıra kadim geçmişimizin tarihinde kendisine sığınanlara karşı olumlu örnek teşkil eden durumlar da yaşanmıştır. Bunun en enteresan örneği ise 1709 yılında Osmanlı topraklarına sığınan İsveç Kralı’dır.
12. Karl Rusya’ya karşı bir savaş başlatır. Poltova Kalesi’ne kadar ilerleyip kaleyi almakla meşgul olan İsveç ordusu, Deli Petro lakabıyla anılan Rus komutanın karşı hamlesine maruz kalır. Deli Petro’nun bu hamlesi karşısında mağlup olan 12. Karl ve beraberindeki 2 bin asker, Osmanlı Devleti’ne sığınır. Yazının girişinde dedik ya mültecilik tercih edilmez diye, görüldüğü üzere mültecilik kral olsun asker olsun kişiyi seçip buluyor…
Sonuç olarak İsveç Kralı ve askerleri, Osmanlı himayesinde Moldova’ya bağlı Bender şehrinde 5 yıl kadar kalıyor. Ve tüm masrafları Osmanlı Devleti tarafından karşılanıyor. Sonraları ülkesine dönmek isteyen Kral, iyi bir misafirperverlikten sonra Osmanlı kültürünün ikramlarıyla ülkesine dönüyor…
Her ne kadar masal kitaplarından alınmış bir okuma parçası gibi dursa da bu hadise İslam’ın sığınmacılara verdiği önemi gösterir. Değil mi ki; dini, dili, ırkı, fikri, yaşama bakışı, makamı ne olursa olsun kişi mağdur konumuna düştüğü zaman el uzatılmalıdır.
Son dönemde mülteciler için söylenenler, uygulananlar ve takınılan tavırlar bizde bu iki örneği hatırlatma ihtiyacı uyandırdı. Belki de hikâyecilerimiz, öykü yazarlarımız, senaristlerimiz ve roman yazarlarımız hayal ürününden ziyade İslam tarihindeki cömertlikleri, bilgelikleri, fedakârlıkları daha yoğun şekilde yazmalıdır. Bu konular üzerine yapılan tezlerin değerlendirilip çocuk kitaplarında yer bulması ise fevkalade bir çalışma olur sanıyorum.
Sonuç olarak mültecilere “ülkenize dönün” çağrısı yapanlara bir soru yöneltelim: Mülteci olmak ister misiniz? Hayır mı? Emin olun onlar da istemediler… Selam ve dua ile…
inzar
inzar