İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Muannid Küfre Karşı Ancak Takva Sahipleri Durur

2014-03-12
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Evvela; Kur`an, özeti olan Fatiha’dan sonra girişi insan topluluklarını ana hatları ile tanıtıyor. Bu insan toplulukları yeryüzünü imar ile tavzif edilmiş ve yeryüzünde Allahu Teâlâ’nın ahkâmını icra ile memur olan muttakiler, sırf muannidlikleri yüzünden hiçbir tehdide aldırış etmeyen muannid kâfir topluluğu ile “müzebzebine beyne zalik” ibaresi ile tabir edilen nifak ehli olan topluluklardır. Bu son topluluk Üstad Bediüzzaman’ın tabiri ile insanlardan çıkmasına şaşırılması gereken taifedir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحيمِ
الٓمٓ ﴿١﴾ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فيهِ هُدًى لِلْمُتَّقينَ﴿٢﴾ اَلَّذينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقيمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ﴿٣﴾ وَالَّذينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ﴿٤﴾ اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Elif Lâm Mîm. Bu, kendisinde hiçbir şüphe olmayan kitaptır. Muttakiler için yol göstericidir. Onlar ki gaybe inanırlar, namazı ikame ederler, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler. Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar Rab`lerinden (gelen) bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır. (1-5)

Eğer Fatiha suresini saymazsak -ki aslında Fatiha Kitab’ın bir özeti olduğu için giriş mesabesindedir- tefsirlerini yapmaya çalışacağımız ayetler Kur`an’ın ilk ayetleri sayılırlar. Ayrıca şu hatırlatmada bulunalım ki biz bu yazımızda tefsir yapmaktan ziyade ayet-i kerimelerin zımnen belletmek istediklerine inandığımız bazı önemli hususları dillendirmeye çalışacağız. İnşallah muvaffak oluruz.

Evvela; Kur`an, özeti olan Fatiha’dan sonra girişi insan topluluklarını ana hatları ile tanıtıyor. Bu insan toplulukları yeryüzünü imar ile tavzif edilmiş ve yeryüzünde Allahu Teâlâ’nın ahkâmını icra ile memur olan muttakiler, sırf muannidlikleri yüzünden hiçbir tehdide aldırış etmeyen muannid kâfir topluluğu ile “müzebzebine beyne zalik” ibaresi ile tabir edilen nifak ehli olan topluluklardır. Bu son topluluk Üstad Bediüzzaman’ın tabiri ile insanlardan çıkmasına şaşırılması gereken taifedir.

Allahu Teâlâ evvel emirde bu taifeleri tanıtıyor. Takva sahibi müminleri, muannid kâfirleri ve bir bu tarafa bir diğer tarafa yamanmaya çalışan ama hiçbir tarafta istikrar bulmayan nifak ehlini… İlk önce müminleri tanıtıyor, zira Kur`an’ın ilk muhatabı ve hamili olan, onun ahkâmını icra ile memur ve onu tüm insanlığa ulaştıracak olan taife ilk önce kendini tanımalı, kim olduğunu bilmeli daha doğrusu kim olması gerektiğini bilmeli… “kendisini bilen rabbini bilir” hadis-i şerifinin işaret ettiği gibi Rabbini bilmek, hak ve hakikate ulaşmak kendini bilmekten geçiyor. İnsanlık tarihinin tüm akıl sahipleri insanın en büyük hedefinin kendini tanımak ve kendini bilmek olması gerektiğini dillendirmişlerdir. Yunus Emre’nin; “İlim kendin bilmektir” sözünün benzerini Çin’den Yunanistan’a kadar birçok düşünür dile getirmişlerdir.

Kur`an hamilinin kendini tanıması için de intisap ettiği cemaati/topluluğu tanıması gerekir. Zira kişinin intisap ettiği cemaat onun üst kimliğidir. Onun kimliğinin ana hatları ve kırmızıçizgileridir. Bireysel kimliği ancak bu üst/çatı kimliğin sınırları/çerçevesi dâhilinde şekillenir ve bunlar da detaylardır. Uzaktan fark edilmesi imkân sınırlarını zorlayacak kadar ince detay ve rötuşlardır. Ve ancak yakın çevresini ilgilendirir. Kişi üst kimliği olan intisap ettiği cemaati tanıdığı zaman kendisini de bilir şahsiyetini de bilir olması gereken şahsiyeti ve kimliği de bilir. Bundan sonra bireysel kimliği düzenlemesini bu çerçevede gerçekleştirir.

Kur`an hamilinin tanıması gereken diğer bir kimlik ise; karşısında yer alan ve tarih boyunca intisap ettiği davaya düşmanlık etmede geri kalmadığı gibi kıyamete kadar da düşmanlık etmede geri kalmayacak olan taifedir. Ki bunlar da muannid küfür taifesidir. Düşmanını iyice tanımayanın tarih sahnesinde, mücadele alanında yer alması, tutunması mümkün olmadığına ve müminin de bu alanı terk etme gibi bir tercihi olmadığına göre mücadele meydanında ebedi düşmanını iyi tanıması gerekiyor. Zira insanlığın atası ve iman ehlinin ilk önderi Hz. Âdem babamız düşmanını henüz iyi tanımamasının bedeli olarak cennetten çıkarılıp yeryüzünü indirilmiştir. Tarihi, bu iki taife oluşturacak…

Üçüncü olarak ve tanımada ehemmiyet açısından en önemli olan taife… Sinsi nifak çetesi… Ne iman edecek kadar erdem sahibi ne de küfrünü izhar edecek, inandığının arkasında durabilecek kadar cesaret sahibi… Halk dili ile tabir edilecek olunursa omurgasızlar taifesi…

Kur`an hamili için en tehlikeli olan taife… Öyle ise iman ehlinin bunu iyi tanıması gerekiyor. Müfessirler, Kur`an’ın beş ayet ile müminlerden, iki ayet ile kâfirlerden söz ettiği halde nifak ehlinden yirmi iki ayetle söz etmesini bu hikmetle izah etmeye çalışmışlar. Zira bunlar pirincin içerisindeki beyaz taşlarla izah edilmeye çalışılıyorlar. Fark edilmesi, tedbir alınması en zor olan taife…

Hiçbir yerde karar kılmadıkları için tespitleri zordur. Olmaması gereken bir taifedir, ama maalesef vardırlar. Savaş meydanına dâhil olan üçüncü bir taifedirler. Oysa savaş iki taraf, iki taife arasında, iki cephe arasında yapılır ama bunlar açılmış olan üçüncü bir cephe, üçüncü bir taifedirler. Arkadan hançerlemeye çalışan hainlerdirler. O yüzden tehlikeleri büyüktür. Dolayısı ile iman ehlinin uyarılması da bu tehdide eş değer olmalıdır.

Şimdi de Kur`an’ın, ana hatları ile çizdiği iman ehlinin üst kimliğinin hatlarını izah etmeye çalışalım.

Evvela şunu dillendirmekte yarar var ki; Kur`an’ın önderliğinde hidayet yolunda ilerleyeceklerden söz edilirken “muttakin” ismi ile anılıyorlar. Buna binaen Tabatabai bu hidayetin küfürden imana gelme hidayetinden ayrı bir hidayet olduğunu dillendiriyor. Biz ise burada şu hususu özellikle dile getirmek istiyoruz; tarih, iman ehli ile muannid kâfirlerin hayat sahnesinde vuku bulan mücadelelerinden ibaretse, ki bizim bakış açımız böyle olduğunu söylüyor, bu mücadele meydanında bu muannid küfürle baş edebilmeyi ve ona karşı mücadeleyi devam ettirmeyi sağlayacak en güçlü silah takva silahıdır. İman ehli takva silahı ile mücehhez olduğu oranda muannid küfre karşı verdiği savaşta muzaffer olma şansı vardır. Evet, her mümin mutlaka takva sahibidir, ama özellikle “muttakinler” olarak tanıtılmaları hem hidayet yolunda Kur`an’a tebeiyetin ve hem de savaş alanında muzaffer olmanın en büyük ve güçlü silahının takva silahı olduğunun gösterilmesi içindir. Öyle ise müminlerin bu teçhizatla olabildiğince mücehhez olmaları dinlerini, ırzlarını ve geleceklerini muhafaza için elzemdir.

اَلَّذينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

İman ehlinin üst kimliğinin temelini gayba iman oluşturuyor. Diğer bütün unsurlar bu temel üzerine inşa ediliyor, bu temel üzerine yükseltiliyor. Eğer insan kompleks, çok boyutlu bir mahluk ise bu onun zahir olmayan gayb yönü sayesindedir. Buna binaen gayba iman insanın kendini bilmesinin en azından yarısıdır. Hakikatte ise gayb insandan soyutlandığı vakit insandan geriye kalan; eğer Allah’ın yarattığı bedeni tahkir etmek olarak değerlendirilmeseydi; bir küspeden başka bir şey değildir, diyecektim.

İnsanın kendisi ile alakalı olan gaybın bilinmesi ona inanılması bu kadar ehemmiyet teşkil ediyorken kâinatın bütünü ile ilgili olan gaybın bilinmesinin ona iman edilmesinin ehemmiyetini siz düşünün.

İnsan zahiri ile diğer mahlûkattan ayrılıyor ama bu kesinlikle gaybı ile kıyaslanmayacak derecede tali farklar olarak kalıyor. Öyle ise insanın kendini bilmesinden söz edilip gaybının kabul edilmemesi sırf İslam düşmanlığından kaynaklanmıyorsa büyük bir “kendini kaybetme”den başka bir şey değildir.

وَيُقيمُونَ الصَّلٰوةَ

Namazın ikame edilmesi insanoğlunun var olalı ulaştığı yüce mertebenin yâd edilmesi ile beraber hakikatini idrak noktasında ulaşabileceği mertebeyi, ulviyetler cihetinde edinmesi gereken hedefi sürekli canlı tutmasıdır. Varlık içerisinde sahip olduğu yüce makamı sürekli yâd ederek, hatırda tutması, yücelik tahtında oturtulduğunun idrakinde olarak kendisine yakışmayan davranış ve hareketlerden uzak durmak için bütün cehd ve gayretini seferber etmesi gerektiğinin hatırlatılmasıdır. Bu noktada namaz insanoğluna takdim edilmiş bir ödüldür. Terki ise nankörlüktür, kendine zulümdür, yüceliğini bir tarafa bırakıp çamura saplanmadır.

Ruhun/kalbin gıdası olan namazın gün içerisinde bedenin gıdasından öğün olarak fazla olması ruhun gıdaya olan ihtiyacının fazlalığından ve sürekli beslenmesi gereken bir cevher olduğuna işarettir. Tıpkı beden gibi…

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Allah’ın rızık olarak verdiğinden insanlara infak etme, insanlara dağıtma peygambervari bir ahlaktır. Zira gökten verileni yeryüzüne dağıtma, infak etme peygamberlerin mesleğidir. Bu peygamber mesleğini de en güzel icra edecek olan Allah’ın gazabından ürken ve rızasına meftun olan takva sahipleridir.

Malumu ilam etmek olsa da şu hatırlatmayı da dile getirmekte yarar vardır. Rızık insanın ihtiyacını karşılayacak her şeydir. Bu bazen bir ekmektir, bazen bilgidir, bazen de beden gücüdür ya da Allah tarafından hibe edilmiş bir yetenektir.

Diğer sıfatlarını daha sonra değişik vesilelerle hatırlatmaya devam edeceğiz inşallah…

Faruk Hamza / İnzar Dergisi / Mart 2014 (114. Sayı)
 

 


Faruk Hamza

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS