İnsanlık tarihinin en bahtsız çağı olduğu fikrini artık herkesin kabul etmesi gereken bir olgu… Modernizm çağından önceki bütün çağlarda dünya her ne zaman bir bunalıma girmişse o bunalımdan çıkışı peygamberler aracılığıyla gideriliyordu. Yaşadığımız çağ hariç bütün çağlar nübüvvet ve vahiyle donatılmıştı. İnsanlık tarihinin elem verici gelişim süreç ve evrelerini karıştırıp baktığımızda kilim motifleri gibi yaşamı güzelleştiren, kuşkonmaz dikenleri gibi yaşamı zorlaştırıp çirkinleştiren kahramanlık ve zulümle dolu resim tablolarını andıran tasvir edilmiş tablolar görürüz.
Sanki bir rüyanın serencamından uyanmış gibi o rüyayı hatırladığımız oranda net ve resmedilmiş manzara gibi milletlerin medeniyet ve devletlerin yoktan var olup yok oluşlarını görürüz. Bizim için insanlık tarihini bir rüya gibi görüp canlandırmak kadar heyecan verici bir şey olmaz. Doğal afetleri yok edip nesilleri kuruttuğu nice insan medeniyetlerinin izlerini yaşadığımız arzın altında gömülmüş olarak, kazılarda görürüz. Şunu anlarız ki doğal afetlerin yani doğanın gücünün karşısında ne gücün ne de bireysel yaşamın önemi var. Doğa yasaları yani sünnetullah durmaksızın kendi kanunlarını insanlık için ortaya koymaktadır. Doğanın efendisi olarak yaratılmış insan doğaya hâkim olan onun her türlü nimetlerinden yararlanıp yaşamını ikame ettirenin insan olmasına rağmen sünnetullaha aykırı hareket edip doğa kanunlarını ortadan kaldırmak istediğinde doğanın ve onun kurduğu medeniyeti ortadan kaldırmak için harekete geçmesinin önünde duramayan aciz, çaresizliğini görüyoruz. Ayet insanı tanımlarken şöyle betimler: “İnsanoğlu çok aceleci yaratılmıştır”
Uygun olmayan doğal şartlara rağmen aklın bir yansıması olarak hayal gücümüzü kullanarak, onun varlığının bir görüntüsünü doğaya yansıtır ve gerçek kamilliğini doğada arayıp bulması gerekirken azgınlaşıp haddi aşıp doğayı kirletip yok etmek için bilinç altındaki iblisvari fıtratını ortaya çıkarır, diğer canlılara göre dünyaya gelişini fiziksel olarak tamamlamamış olarak doğan insan kamil ve fiziksel olgunluğa kavuştukça hayvani fıtratına geri dönmüş oluyor.
Kendini korumak için yaratılışta hiçbir savunmayı gerektirecek silahlarla donatılmamıştır. Koku alma duyusu ve kaçma kuvveti çok azdır ama zamanla bu duygular kemale erdikçe doğaya hakim olmada hiçbir fırsatı kaçırmayan, kimi zaman rahmani veya zulmani bir medeniyetin mirasçısı oluyor. İnsanlığın geçmişini insanın keşfinin sonucunda soyunun tarihine ilişkin rasyonel bir görüş doğurabilmektedir. Hâlbuki önceleri tarih sürecinin, herhangi bir içsel düzen ve amaç olmaksızın teker teker zamanın karnından varlık meydanına çıkıp sahne almaları anlaşılmaz olaylar, vakalar zincirinden başka bir şey olmadığından düşünülüyordu.
İlahi tabiatın aşkınlığını anlatan peygamberler, elçiler tarihiyle insan aklının anlattığı kendi ve tabiatının tarih bilinç şuuru vardır. Elçilerin sahne alıp yaşayıp yorumladıkları milletlerin, insanlığın tarihi var oldukça insana ait her şey yaşam bulacaktır. İnsanın sahne alıp yaşadığı ve yorumladığı ulusların tarih şuuru vardır. Bunlar tarihte bir kere sahne alırlar tıpkı bir insan gibi doğup gelişip kemale erip yaşlanırken bir insan ömrünü andırırlar ve bir daha tarih sahnesinde yeni bir rol almazlar, tarihin esatir, miti haline gelirler.
Biri sünnetullahın zorunlu kıldığı tarih anlayışı bunun habercisi nebevi elçilerin vahiy eksenli yazılım tarihi; diğeri ulusun abartılı kahramanlıkları üzerine bina edilmiş zulmü ve adaleti aynı anda barındıran ulusların masalsı tarih bilinci. Nebevi tarih bilinci ile ulus tarih bilinci arasındaki farklılıklar net bir şekilde ayrılmaktadır. Herhangi bir çıkar ilişkisine dayanmıyor. Nebevi tarih oluşumu ulus tarih oluşumundan ayrılan farklılığı milliyet, görüş ve bakış açısının ulus bilincinden farklı olmasıdır. Nebevi milliyet anlayışı ne dil birliğine ne vatan birliğine ne de ekonomik ortak çıkarlara dayanır. Oysaki peygamberlerin ve peygamberimizin kurmuş olduğu tarih şuurunun içinde olmamızın sebebi, aynı yaratılış tarih bilincini paylaşmamız ve kâinat hakkındaki inanç bakışımızın aynı olması birliğini ve vahdetini taşımamızdandır. Nebevi tarih şuuru tüm maddi bağlardan uzak onun ulus anlayışı doğasında çoğalıp yayılma potansiyeli olan bireyler topluluğunun kendine özgü kültürel oluşumuna dayanır. İlahi dinlerin ulus, milliyet anlayışı herhangi bir ulusun karakter ve geleneklerine bağlı değildir. İlahi dinler zaman ve mekân sınırlarından bağımsızdır.
Hiç kuşkusuz İslam’ın doğduğu Arap toplumunun ulus politik gelişiminde büyük pay sahibidir. Ancak İslam bilim, sanat, felsefe ve hikmet gibi insanlığın üstün hayat nitelikleriyle ilgili olanlarda Arap olmayan uluslar oluşturmuştur. Bu yüzdendir ki dünyanın hangi coğrafyasında elçi olarak gönderilen toplumların kültür ve medeniyeti ilahi vahyin çağrısına göre şekillenmişse tüm coğrafya ve kıtalardaki toplumların ortak tarihi olarak benimsenip kabul edilir.
Modernizm çağında önem atfedilip benimsenmiş belirli sınırlar dâhilindeki ulus devlet anlayışı, kendi içinde sonunu getirecek virüsler barındırmaktadır. Çağdaş ulusçuluk anlayışı küçük zümrelerin oluşumuna dayanan küçük gurupların siyasi anlayışıyla şekillenmiş vatan anlayışı vardır. Ulus devlet anlayışında açıktan veya gizli olarak şirk anlayışı vardır. Ulusçuluk kavminin gelenek ve ananelerine ters düşmeyen din anlayışını benimser, dini özünden saptırarak ulusçu bir din ortaya koyar. Oysaki İslam, yeryüzü coğrafyasındaki her türlü açık ve gizli şirki yok etmek için ortaya koyduğu tevhidi din anlayışıyla tüm ulusları ve milletleri bir potada eritip nebevi bir anlayış vermiştir. Ulusçulukta vatan toprak kutsallığı ayrımcılığa ve ırkçılığa dayalıdır. İslam’ın vatan tanımlaması herhangi bir kavmin, ulusun, görüş ve düşüncesine bağlı kalmadan Allah’ın arzı kabul ederek sınırları olmayan bir vatan anlayışına sahiptir. Ulus bakış açısı biz Müslümanların milli tutuculuğuna laf ederler oysa kendi ırkçı ve kafatasçı milli tutuculuğunu kendi gibi düşünmeyen topluma ve kavimlere dayatırlar.
Kısacası bireysel hayata gereksiz yere müdahale etmeyen dini düşünce, İslam toplumunun yapı taşlarından en önemlisidir. Auguste Comte şöyle der: “ Din, bütün varlığımızı kuşattığı için din tarihi gelişim tarihimizin özeti olmalıdır.” Bizler modernizm çağının nesilleri bir tarih bilincinin sonuncusu olduğumuzdan birçok açıdan şanslı gibi gözüksek de peygamberlerin gelmeyeceği bir çağın sonunda yaşadığımız için insanlık neslinin en şanssız nesilleriyiz. İlk insanın yeryüzüne adım attığı günden beri dünya medeniyetleri, ulus veya kavimler bir belaya, bir musibete duçar olduklarında onları o buhrandan kurtaracak bir nebi ya da peygamberin gelecek olma inancı onların umutlarını her daim diri tutmuş, yaşamış oldukları buhranın sona ereceğine canı gönülden inanmışlardır.
Yeryüzü coğrafyasında insanlık ne zaman zulme uğramışsa, firavun ve nemrut sezarvari yönetimler ortaya çıkmışsa mutlaka onlara kıyam eden bir İbrahim, Musa, İsa, Muhammed (s.a.v) tarih sahnesinde yer almışlarıdır. Zulüm ile insanlık onur ve duygusunu kaybetmiş toplumlara insan olma bilincini hatırlatarak kullara kul olmaktan kurtarıp sadece kendisini ve taptırıldığı şirk dinlerinin kurucularının da yaratıcısı olan âlemlerin Rabbine iman etmeye davet ederek köleleşmiş bilinci özgür bilinç şuuruyla yeniden kazandırmışlardır. Bu yüzden Âdem’in tarihinde gönderilen her peygamber tüm milletler tarafından çok sevilmiş, o sevgileri nesillerden nesillere aktarılarak bugüne kadar gelmiştir. Bugün Allah bize yeni bir peygamber göndermeyecek ama bize âlemlere rahmet ve merhamet tohumlarını öyle bir ekmiş ki kıyamete kadar hiç eksilmeyecek, tüm insanlık onu tanıdıkça sevgisiyle yeniden insan olma bilinci ve özgürlüğünü elde edeceği Hz. Muhammed (s.a.v.) tüm çağlara ve çağlar üstü bir Nebi olarak gönderilmiştir.
İslam medeniyetinin gerileyip ortadan kalkmasıyla ulusçu devlet anlayışları kurulmuş olduğu modernizm çağının yaşamış olduğu yönetim ve siyasi tıkanıklığı ortadan kaldırıp zulüm ve şirkin son bulacağı Muhammedî dinin takipçileri olarak insanlığa karşı suçlu durumdayız. Bugün dünya tekrardan şirkin karanlığına gömülmüş durumda. Biz Müslümanlar fıkıhsal konulardan kaynaklı ulusçu din anlayışımızdan dolayı birbirimizi boğazlayıp Habil’in Kabil ile olan savaşını unutup Habil’in Habil ile savaşına dönüştüren kardeş kavgası, bu dini tanımayıp bilmeyen yeryüzü coğrafyasındaki zulme uğrayan insanlara ulaştıramamanın suçluluğunun lekesi yüzümüze sürülmüş durumda… Kıyamet günü İslam dininden nasibini almamış, davetin ulaşmadığı kavim ve milletler bizimle mahkemeleşirlerse şaşman. Onlar yüce yaratıcıya şöyle derlerse biz Allah’a nasıl bir savunma yapabiliriz. Zulme uğramış milletler “Yarabbi tüm insanlığa göndermiş olduğun adalet, özgürlük ve barış dinini bize bunlar tebliğ etmediler. Hep kendi aralarında kardeş kavgası yapıp Habil’in Kabil ile olan savaşını bize anlatmadılar. Biz de bu dini bunların inanışı gibi bildik ve uzak durduk. Fakat uzak durmamız bizi zulümden kurtarmadı. Hayat boyu zulmün altında yaşayıp Senin dininden habersiz kalmamız bunların kendi aralarındaki kavgasından dolayıdır” dediklerinde vay halimize.
Bu yüzden alemlere rahmet olarak gönderilen İbrahim, Musa, İsa’nın müjdelediği Ahmed’i Muhammed’in dünyaya teşrifinin mübarek gün ve ayında gelin İslam coğrafyasında yeniden dirilişimizin gerçekleşmesi için yanlış din anlayışımızdan kaynaklı, ulusçu ve bölgesel geleneklere dayalı İslam inancı olmadığını Kur’an ve siyer-i nebi iklimini hayatımızın her alanına hakim mevsimler kılalım. Yeni bir tevhid medeniyetinin temellerini, Habil’in Habil’i katletmesinden vazgeçerek insanlık için dünyanın daha yaşanır bir yer olması için zulme baş kaldırmak, Nebi sevgisiyle önce nesiflerimizdeki putları sonra kavmimizin, ulusumuzun putlarını İbrahim’ce baltalayıp yeryüzünde zulüm altında yaşayan mazlum ve mustazaflar için ve tüm insanlık için Muhammedî dinin müjdeleyicisi olarak yeniden ikra diyerek nebevi bir medeniyetin tekrardan dünyaya adaleti hakim kılmasının davetçileri olalım.
Selam ve dua ile…
inzar
inzar