Arap dünyasında “Ilımlı İslam” adlı proje devreye konduğundan beri temelde bir savrulma yaşanıyor. Dün hem özgürlük ve demokrasiden söz edenler hem de hedonist bir liberal anlayışı savunanlar sözlerini uzak ülkelerde söylüyor, tepkilerini dile getiriyorlardı. Bugün hem yönetimlerde hem akademik çevrelerde hem de medyada siyasi ve kültürel alanda dine, tarihe ve değerlere hoyratça bir saldırı söz konusu.
Muhammed Bin Selman’ın yüksek sesle dillendirdiği projeler sonrası tepki gösteren ya da gösterme ihtimali olan klasik ulema tehdit ya da zindanla susturuldu.
Prof. M. Ali Büyükkara 25 Mayıs 2019’da yayınlanan yazısında özellikle “Sahve âlimlerini” ve yeni konseptte Suudi’nin onlara karşı tutumunu değerlendirdi:
“Sahve (uyanış) temayülünün köklerini bulmak için 1970’li yıllara geri dönmek gerekiyor: Mısır, Suriye, Irak ve Yemen’deki Nâsırcı, Baasçı rejimler dolayısıyla ülkelerini terk etmek zorunda kalan bir kısmı öğretim üyesi İslamcı âlime ve hareket adamına, Suudi Arabistan’ın bu dönemde kapılarını açtığını görüyoruz. Bir Vehhabi kraldan çok İslamcı bir lider kimliğine sahip Faysal, birçoğu İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) üyesi ya da sempatizanı olan bu kişileri Medine İslam Üniversitesi’nde, şeriat fakültelerinde ya da Râbıta benzeri resmi dinî kurumların bünyelerinde istihdam etmişti. İşte bu kurumlarda Suudi rejimin ideolojisi olan geleneksel Vehhabilik ile çağdaş siyasal İslamcılığın izdivacı gerçekleşti. Genellikle Selefi eğilimleri bulunan bu muhacir İslamcılar, Vehhabiliğin içe kapanık ve dışlamacı ideolojisinin etkisiyle ve (belki de diğer Arap ülkeleri gibi sömürge tecrübesi yaşamaması nedeniyle) siyasi ve radikal dini akımlarla henüz tanışmamış olan Suudi Arabistan’a İslamcılığın taşınmasında aracı oldular.”
Büyükkara, süreç içerisinde Sahve’nin daha “orta yolda” bir strateji izlediğini, Amerikan karşıtı bir kimlikle kendini gösterdiğini bunun da Suudi yönetimini rahatsız ettiğini belirtiyor. Bu âlimler arasında özellikle Selman el Avde, Sefer el Havali ve Aiz el Karni gibi isimler uluslararası etkileriyle öne çıkıyorlardı. Amerika ve İngiltere ile ciddi ilişkileri olan Kraliyet ailesinin arada bir yaptığı tutuklamalara rağmen İslam dünyasındaki bazı çıkarlarından dolayı bu alimlere “sabrettiği” gerçeğini sanırım herkes kabul etmek durumundadır.
Anlaşıldığı kadarıyla Büyükkara, Sahve hareketine fazla önem atfediyor ve baskıların ters tepeceğini düşünüyor. Eskiden yaşanmış bazı olayları baz alıyor:
“Sosyal medyada 14 milyon takipçisi olan Avde’nin ve Sahve’den arkadaşlarının bu süreçte devre dışı bırakılmak istenmesi makul bir strateji gibi görünüyor. 6 Eylül’de kuruluşunu ilan eden ‘15 Eylül Hareketi’ inisiyatifi yurtdışındaki Suudi muhalifler tarafından başlatıldı. Hareketin 15 Eylül Cuma günü halkı sokağa davet etmesi çok riskli bir karar olarak görünüyor. Karşılığının ne olacağını kestirmek güç. Fakat Sahve şeyhlerinin tutuklandığı 1994 yılında gerçekleşen ve tarihe Büreyde İntifadası olarak geçen büyük gösteriler hafızalarda hâlâ taze.
Veliaht Muhammed Bin Selman, iktidar yürüyüşünde demir yumruk siyasetini tercih etti. Ancak bu süreç hiç kolay geçmeyecek. Bin Selman zaten diken üstünde olan bölgede, zarar olasılığı yüksek kararlar almaktan çekinmedi. Muhtemelen en büyük güvencesi, Trump yönetiminden aldığı destek. Ancak desteğin daimi olup olmayacağı ve ne kadar işe yarayacağı, Ortadoğu’da sürüp giden karmaşık ilişkilerle doğrudan bağlantılı. Hem monarşi içindeki hem de sivil toplum bünyesindeki Suudi iç dengelerinin de mutlaka bu süreçte hesaba katılması gerekiyor. Sahve bu iç dengelerin önemli bir parçası olmayı sürdürecek.”
Sahve alimlerinin büyük kısmı halen hapiste ve bir kısmı idam cezası alabilir. Bin Selman ile başlayan konseptte “razı ederek susturma” ya da korkutma değil de doğrudan “imha etme” devreye girmiş durumda. Kimileri de yayın organlarına çıkarak eski görüşlerinin tümüyle reddi anlamına gelecek şeyler söyleyerek kendilerinin ve ailelerinin hayatlarını kurtarma yolunu seçtiler.
Cemal Kaşıkçı’nın başına gelenler Avrupa ve Amerika’nın kimi medya çevrelerinde dehşet verici bulunsa da Bin Selman açısından istenen sonuçlara ulaştırdı. Artık “muhalif” olmanın ülke dışında da güvende olmama ile aynı anlama geldiği net olarak kabul edildi.
BAE’nin CIA ve Mossad üssü haline geldiği, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar operasyonel amaçlı olarak kullanıldığı herkesin malumu.
Suudi Arabistanlı yazar Abdullah Utaybi’nin Şarkul Awsat’ta yazdığı yazıda derin kırılmanın net bir fotoğrafı vardır.
“Filistin sorunu hakikat kriteri ile ‘adil bir dava’, gerçeklik kriteri ile ‘kaybedilmiş bir davadır.’
Yüzyılın başından günümüze kadar maalesef bu böyledir. Tarih boyunca ‘güçlü olmak, haklı olmak’ anlamına gelmiştir. Üzülerek ifade etmeliyim ki bu adeta tarihin kanunu haline gelmiştir. (…)
Birçok Arap ülkesi, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin bölge tarihindeki en uzun barış sürecini ilerletmek için girişimde bulunma çabalarını bu yüzden memnuniyetle karşıladı. (…)
Bugünün gerçekliği şunu söylemektedir: Filistin davasının kutsallığı yeni nesil Arapları ikna etmek için artık yeterli değildir.
Dolayısıyla kimse Filistin davasını geçmişte olduğu gibi sömüremez.”
Abdullah Utaybi’nin “gerçeklik” dediği şey küresel emperyalist sistemin piyonu olmayı gönüllü ve istekli olarak kabullenmek böylece de yeniden ortaya çıkması muhtemel bir “halk hareketi” karşısında kendi refahı ve efendilerinin tahtını güvende tutma çabasından başka bir şey değildir. Mevcut mücadelenin içinde olanlardan “Filistin davasını” sömürme gibi bir çaba içerisinde olan yoktur; ama ulusalcı ve sosyalistlerin bu davadan söz ederek maddi ve siyasi rant elde ettikleri herkesin malumudur.
Utaybi’nin barış dediği “ihanet anlaşması”nı Donald Trump’a ve dolayısıyla Amerika’ya bağlaması da acziyeti gizleme çabasından başka bir şey değildir.
Lübnanlı Gazeteci Racih Huri, ihanet anlaşmasının küresel siyonist organizasyonun ürünü olduğunu şu ifadelerle net olarak yazdı:
“Yüzyılın Anlaşması’nı hazırlayan mutfak üç Siyonist aşçı tarafından yönetiliyordu.
Jared Kushner kim? Trump’ın anlaşmayı hazırlamakla görevlendirdiği aşırı bir Siyonist.
Jason Greenblatt kim? Katışıksız bir Siyonist, Trump’ın Filistin-İsrail Barış Süreci Özel Temsilcisi’ydi. Filistin Devlet Başkanı, Filistinli kurbanların çocuklarına yapılan yardımları kesmesi çağrısında bulunduğu için onunla görüşmeyi reddediyor. Jason Greenblatt da talebinin reddedilmesi üzerine ABD’nin Filistin Kurtuluş Örgütü’ne yaptığı yardımları durdurdu. Yüzyılın Anlaşması mutfağında oldukça aktif bir rol oynadı.
Peki, David Friedman kim? ABD’nin İsrail büyükelçisi olarak atanan bir Siyonist yerleşimcidir. Söz konusu anlaşmada aktif bir rol oynayan ve Trump’ın 80 sayfada ayrıntılı bir biçimde hazırlanmış olmasıyla övündüğü anlaşmanın hükümlerini belirleyen kişidir. Bu hükümlerden her biri aslında Filistin davasının tabutuna çakılan bir çivi gibidir. Bir Filistin gettosu ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek yeterli değildir. Çünkü anlaşma, birbiri ile bağlantılı iki hususta yapmış olduğu çağrı ile fiili olarak Filistin’i coğrafi ve tarihi açıdan silme girişimi olduğunu kanıtladı.”
Mısırlı gazeteci Abdulmunim Said, Siyonist çetenin başarılarının kabul edilmesi gerektiğini, değişen dünya değerlerini anlamanın zor olmadığını, ahlak ve ilkelerden çok gücün önemsenmesini çok net kelimelerle ifade etti:
“Bu uzun çatışma sürecinin bize öğrettiği ilk ders; sahadaki emri vakilerin hukuki ve ahlaki iddialardan her zaman daha güçlü olduğunu kanıtlamış olduğudur. Bu ders, tarihi çatışmayı ele alırken Yahudi ile Filistinli siyasi seçkinler arasındaki temel farkı belirlemede yardımcı olmaktadır. Aralarındaki farkın, Yahudilerin kendilerine ait olmayan, fiili olarak Filistinlilerin yaşadığı bir ülkeye yerleşme ve yerleşim yerleri inşa etme başarılarının yanı sıra siyasi, ekonomik ve sosyal kurumlar inşa etme yetenekleri olduğu tartışılmazdır.”
Abdulmunim Said, Siyonist çete ile yapılacak bir barışın Sisi’nin dikta rejimine de rahatlık sağlayacağını ve uluslararası desteğe sebep olabileceğini düşünüyor olmalı. Bu çerçevede Siyonistlerle işbirliğine girilerek imar ve inşa konusunda tecrübelerinden faydalanılabileceğini, artık Arap aleminin bunu anlaması gerektiğini yazısının kalan bölümlerinde ima ediyor.
Peki, Abdullah Utaybi ve Abdulmunim Said gibilerinin “realite” diye sundukları ve “Arapların başka seçeneği yok” demeye getirdikleri bu tezlerin “Arap sokağında” gerçekten de güçlü bir karşılığı var mı? İslami hareketlerin artık söyleyebilecek bir şeyi kalmadı mı?
Tüm baskı ve yıldırma çabaları bunun tersini ortaya koyuyor. İslami hareketler, kimi savrulma ve sivrilmelere rağmen sıkıntılar karşısında “yenilenerek” çıkmayı becermişler, yeni bir dil ve gövdeyle varlıklarını devam ettirebilmişlerdir.
Tunus Nahda Hareketi lideri Raşid Gannuşi, 2013’te el Cezire portalında yayınlanan makalesinde bu konuda çok önemli tespitlerde bulunuyor:
"Batılı uzmanlar, İslamcılar ne zaman bir başarısızlık veya aksilikle karşı karşıya gelse bunu dünyaya hoparlörlerle “Siyasal İslam'ın başarısızlığı, çöküşü, bitişi” gibi duyurarak, bu ifadeleri sempozyumlarda, medyada gündeme getiriyor. Benzeri haberler Müslüman ülkelerde de yapılıyor. Son olarak Mısır'da yaşananlar, bu türden araştırma ve sempozyumlara malzeme verdi.”
“Siyasal İslam büyük gerileme mi kaydedecek, yoksa yaşadığı iniş çıkışlar genel manada yükselişe geçmesi için aldığı soluklar mıdır?” sorusunu yönelten Gannuşi, klasik iç tanımlamaya dönerek İslami hassasiyetleri olan kişilerin “Siyasal İslam” yerine “İslami hareket” terimini kullanmayı tercih ettiğini belirtti.
Gannuşi’nin makalesinde ifade ettiği şu görüşler umutsuzluğa yer olmadığını, eninde sonunda gelinecek yerin ne olduğunu anlatması açısından son derece kıymetlidir: "Hızlı sekülerleşme sonucu yalnızlığın ve endişe halinin büyüdüğü toplumlarda hükümetler, halkı koruma adına hızla istifaya yöneliyor. Bu durum insanları, 'ruh ile cesedi, kişi ile toplumu, din ile dünyayı, ulusal ile beynelmileli birleştirecek sistemler' aramaya itiyor. Bunu arzulayan kişiler, hepsinin İslam’dan başka hiçbir ideolojide toplanamayacağını görecektir."
Bazılarının “Arap sokağında” devreye koymaya çalıştığı “Modern Arap aklı” aslında zilleti kabul etmeye modern bir kılıf giydirme çabasından başka bir şey değil. İslami hareket bunun farkındadır ve bu zilleti kesinlikle kabul etmeyecektir.
Hasan Sabaz
Hasan Sabaz